headerimage
Trablus Muharebesi-1 (Piyes) Yazdır E-posta
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 
Yazar Cafer Cabbarlı   

Türkiye Türkçesinde yayınlandığı kaynak:

Cabbarlı, Cafer. 2008. "Trablus Muharebesi veya Yıldız". (Çev:Yaşar Ahıskalı)

Eğitişim Dergisi, Sayı: 19. Mayıs 2008.

 

TRABLUS MUHAREBESİ VEYA YILDIZ



Yazan:

Cafer CABBARLI

(Tiyatro)


[Trablus Muharibesi veya Ulduz]



Türkiye Türkçesine Aktaran:

Yaşar Ahıskalı


Bu oyun ve yazarı hakkında bilgi için lütfen tıklayınız


Bu piyesi şu adresten de okuyabilirsiniz.



(Trablus’ta Türklerle İtalyanlar arasındaki savaşın tasviri)


Beş perdelik trajedi


Oyun Kahramanları


Ramiz

Yıldız

Halit

Haris

Abdurrahman

Şemse

Şuayb

İzzet Paşa

Senusi

Enver

Cinner

Yaver

Bir subay

Arap


BİRİNCİ BÖLÜM


İstanbul etrafında dağlar arasında bir mağara. Haris ayakta, Yıldız ise rahatsız bir şekilde oturmuş.



Yıldız. Ah! Niçin Ramiz gelip çıkmadı? Akşamdan gittiler, sabah oluyor, hâlâ bu vakte kadar gelmediler. Allah’ım, başlarına bir şey gelmesin. . .

Haris. Neden sabırsızlanıyorsun? Gelirler, elbet. Diyelim ki gelmediler, ne yapalım?

Yıldız. Oh, Haris! Öyle söyleme. Yüreğim çatlayacak.

Haris. Yıldız! Ramiz bir hayduttur. Haydudun yaşaması zaten tehlike demektir. Her dakika ölüm korkusu var. Bu gün değilse yarın, öbür gün. Sonunda ya vurulacak, ya da tutuklanacak. Sen daha bir şey olmadan böyle huzursuzsun, ya öldürüldüğünü duyarsan ne yaparsın?

Yıldız. Kendimi öldürürüm! Benim bütün hayatım onun için değil mi? Ben sadece onun için yaşıyorum. Onsuz bir dakika bile nefes almak istemiyorum. Ah, hâlâ gelip çıkmadılar. Yarabbi, sen Ramiz’i koru! (dinler). Galiba dışarıdan ses geliyor. Belki de geldiler. (Gider)

Haris. Ah! Yıldız, sen Ramiz için yaşıyorsan ben de senin için yaşıyorum. Niye Ramiz senin gibi bir meleğe sarılır da ben sarılamam, niye? Haris insan değil mi? Yok yok! Yıldız benim olacak! Öyle sanıyorum ki, Ramiz ya vuruldu ya da tutuklandı ki, şimdiye kadar gelmedi. Şimdi tedbir almalı. Onun için de Yıldızı... (Yıldız üzgün halde girer)

Yıldız. Allah’ım, Ramiz niye gelmedi? Buradan bu kadar uzun ayrıldığı hiç olmamıştı.

Haris. Yıldız, niye böyle sabırsızlanıyorsun? Ramiz ve arkadaşları camiye namaza gitmediler ki, mutlaka geleceklerini bekliyorsun. Ramiz hırsızlığa gitmiş. Belki de vuruldu.

Yıldız. Hayır! Ramiz hırsızlığa gitmedi, Ramiz mazlumları savunmaya gitti. İkide bir ’’vurulmuş’’ demekten kastın ne? Beni daha fazla üzmek mi istiyorsun? Yoksa, sahiden böyle bir haber mi duydun?

Haris. Kastım seni her zaman, her şeye karşı soğukkanlı bakmaya alıştırmaktır. Yoksa, bir şekilde Ramiz’e bir şey olursa, kendini kaybedip başını belaya sokarsın. Başka bir Ramiz’le yaşamak mümkün olduğu halde!

Yıldız. Yeter! Bir daha benim yanımda böyle sözler söyleme, anlıyor musun? Ramiz’e bir şey olursa intihar ederim.

Haris. Bak, Yıldız, sana acıdığımı söylemek istiyorum. Bilmeni isterim ki, sana bir şey olursa, Ramiz’den başka da senin için kendini feda edecek birisi var. Yeter ki ona biraz cesaret ver.

Yıldız. Yanılıyorsun, defol karşımdan, şeytan! Sen Ramiz’e, kendi arkadaşına ihanet etmek mi istiyorsun? Hak yolunda mücadele edenlere hiçbir şey olmaz. Defol! Yüzüme nasıl bakabiliyorsun? Şimdi anladım. Sen burada kalmaya layık değilsin!

Haris. Yıldız, benim sözlerimi ihanet sanma. Sen bu dağlar arasında, engeller içinde, bense vatanımda büyük bir aşiret reisi, zengin bir adamım. Bu ince vücudu...

Yıldız. Defol! Uzak dur diyorum sana, şerefsiz! (Gider)

Haris. Yok, olmadı. Artık burada kalmak olmaz. Ramiz duyarsa beni öldürür. Yıldız söylediklerimi ona anlatacak. Ancak Ramiz bu kadar geç kaldığına göre vurulmuş olmalı. Onun için de konuyu açtım. Herhalde, başlanan şey bitmeli! (Bir şey görmüş gibi telaşla gitmek isterken Abdurrahman girer)

Abdurrahman. Haris, burada mısın? Niye Ramiz gelmedi? Bir şey olmasından korkuyorum...

Haris. Abdurrahman, gel seninle biraz konuşalım.

Abdurrahman. Dinliyorum.

Haris. Abdurrahman, sen Arapsın, değil mi?

Abdurrahman. Babam Arap idi, ben de ona benzer bir şeyim.

Haris. Şakayı bırak, dinle, söyleyeceklerim var. Sen de Arapsın, ben de. Burada sadece ikimiz Arap, dört tarafımızda ise Türkler! Onlar bizden birini incitirse, bizimkine yardım eder misin?

Abdurrahman. Mazlum kimse onu savunurum.

Haris. Ya özellikle bir Arap ise?

Abdurrahman. Ben ‘’özellikle’’ bilmem. Mazlum hangi milletten olursa olsun, mazlumdur. Ona yardım edilmelidir.

Haris. Öyleyse dinle, Abdurrahman. Biliyorsun ki, ben büyük bir aşiret reisiyim. Şeyh İdris gibi bütün Yemen diyarına hükmeden bir şahıs benim dayımdır. Ben Bingazi’de oturuyordum. Fakat, bu olay beni geçici olarak oradan alıp İstanbul’a gelmeye mecbur etti.

Abdurrahman. Onları boş ver. Bir şey söyleyecektin?

Haris. Dinle, ben İstanbul’a geldim. Seni çocukluktan tanıyordum. Seninle buluştum. Sen beni bu haydut mağarasına getirdin. İki aydır buradayım.

Abdurrahman. Burası haydut mağarası değil. Burada olanlar zulme karşı çıktıkları için cezalandırılıp, hükümet tarafından takip edilenlerdir. Onlar da mazlumları savunma heyeti kurmuşlar. Onun için burası hak taraftarlarının mağarasıdır.

Haris. Ne olursa olsun ismi haydutlar mağarasıdır. Bize “haydut” diyorlar, öyle değil mi?

Abdurrahman. Onun içindir ki, burası önceleri gerçekten de, haydutların yuvası idi. Biz de gelip onlara katıldık. Fakat, Ramiz geldikten sonra işler büsbütün değişti. Buraya gelen bir mazluma zulmettiğimizi gördün mü? Her zaman zalimleri ezip mazlumları koruduğumuzu görmüyor musun? Halkın sözüne ne bakıyorsun?

Haris. Her halde burada sadece ikimiz Arabız. Başkanımız Ramiz ve bütün yoldaşlarımız Türklerdir. Herhangi bir şey olursa, ikimiz, tabii ki birbirimizden yardım isteyeceğiz.

Abdurrahman. Burada hepimiz yoldaşız. Birisine gereken yardımı herkes yapmalıdır. Farz edelim ki ikimiz yardımlaşıyoruz. Söyle şimdi ne var? Bir şeye ihtiyacın varsa, başım gözüm üste.

Haris. Abdurrahman, Yıldız, kumandanımızın sevgilisi, beni seviyor. Ben de onu. Bu zamana kadar da sadece onun için burada kaldım.

Abdurrahman. Ne, Yıldız mı? Yıldız seni mi? Seviyor mu dedin? Hayır, hayır, yanılıyorsun! O, herkesi sever, herkesi güler yüzle, tatlı dille karşılar. Sen başka türlü görmüşsündür.

Haris. Ben çocuk değilim ki, beni seviyor diyorum sana. Hatta. . .

Abdurrahman. Asla! Yanılmışsın. Ya da yalan söylüyorsun. Yıldız mı? Seni ha? Rüya mı görüyorum? Sen Yıldız’ın kim olduğunu biliyor musun?  O bir Paşa kızıdır. Ramiz bir teğmen. Bunlar birbirini sevmişler. Paşa, kızını tabii ki, teğmene vermez. Bir de bu Yıldız sultan saraylarında şehzadeler tarafından hasreti çekilirken bile gitmedi. Halkın haydut dediği bu mahlukun arasına Ramiz’le beraber gelmeğe razı olmuş. Bu haydutlar, hayvanlar yürüyemediği dağların arasında, mağarada yalnız Ramiz’in hatırı için yaşıyor ve hayatından da memnundur. Babasını, annesini, ismini, hayatını bile yalnız Ramiz’e feda eden bir kız, şimdi seni mi seviyor diyorsun? Asla!..

Haris. Abdurrahman, Yıldız kim olursa olsun, fakat, bana inanmalısın. Abdurrahman, dış görünüş yüreğin aynasıdır.

Abdurrahman. Yüreğini de gördük! Kendi kumandanının, kendi arkadaşının helaline ihanet gibi bir namussuzluk ediyorsun, şerefsiz!

Haris. Abdurrahman!

Abdurrahman. Yeter, sus! Artık biliyoruz, arkadaşına ihanet eden bir haini bu mağara kabul etmez! Arap olduğun için sana dokunmuyorum. Sabaha kadar bu mağarayı terk et. Yoksa, seni it gibi mahvederim. (gider)

Haris. Bu da işe yaramadı. Fakat, işler zorlaştı (düşünür, aniden). Ha, ha, ha! Sen de git Ramiz’e şikayete. Ben kendimi kaybetmem Yıldız’ı alacağım, vesselam! (dışarıdan ses gelir.) İşte, galiba Ramiz geliyor. Ben şimdilik gideyim. Sonra. (gidiyor.)

Ramiz (dışarıdan). Hadi, kardeşler! Sabaha az kaldı. Gidin yatın, tatlı uykular! (Ramiz ve Halit girerler) Oh! Bu gün kendimden ne kadar memnunum. Yoruldun mu?

Halit. Tabii, efendim! Bu kadar çalıştıktan sonra insan yorulmaz mı?

Ramiz. Ben hiç yorulmadım. Zavallı Tevfik’in sevgilisini ağlayarak kucaklaması ve sevincinden dili tutulup teşekkür ederek, ayağıma kapanıp öpüşünü görünce kahroldum, ağladım. Ah, bir zamanlar ben de onun gibi sevgilimden zorla ayrılmıştım. Bu yüzden onu çok iyi anlıyordum. Gece gündüz bu yolda çalışsam yorulmam. Yıldız nerde acaba? Sevincimden kendimi o kadar kaybetmişim ki, Yıldız’ı göremedim. Hâlâ da nereye gittiğini sormuyorum. Halit, baksana Yıldız nerede? (Halit gider.) Ne yapmalı? Her şey bir korku yaratıyor. Hayatımız böyle, her dakikası bir azap, her azabı bir sevinç, her sevinci bir göz yaşı. Acaba, Yıldız nereye gitmiştir? Bakalım ne oldu? (çıkarken Halit girer.) Ne oldu? Halit, gördün mü?

Halit. Hayır, efendim. Abdurrahman ile gittiğini söylüyorlar.

Ramiz. Belki de geç gelmemden endişelenip beni aramaya gitti. Zavallı Yıldız! Sahiden de, ona çok acıyorum. Daha dün anasının koynundan ayrılan bu kızcağız, bu dağlar, kayalar arasında yaşıyor, sürekli bir azap, korku, tehlike içinde çırpınıyor, inciniyor. Onun bu halini görünce ciğerim parçalanıyor. Ama ne yapmalı? Ah, İzzet Paşa! Beni de bedbaht edip, dağa taşa attın, kendi kızını da! Ah, hâlâ da Yıldız gelmedi. Yüreğim daralıyor. Başına bir şey gelmiş olmasından korkuyorum. Halit, yorgunsun ama bir bak arkadaşlardan kim varsa birini onları aramaya gönder. Zahmet olacak ama. . .

Halit. Hayır, zahmet olmaz, efendim! (gider)

Ramiz. Zavallı Yıldız’ın benim için bu kadar incinmesi beni mahvediyor. Saraylarda şehzadeler ona hasret iken o, bu haydut adı taşıyan harabeye gelmiş, haydut denen bu kitle ile yaşıyor. Oh, haydut! Bu çirkin ad benim vicdanımı parçalıyor. Ben dün kimdim? Alnı açık bir asker! Bugün kimim? Yüzü kara bir haydut! Ne kadar çirkin bir ad! Ne kadar mazlumlara yardım ediyorum, zalimleri eziyorsam, zenginlerden alıp fakirlere veriyorsam, yalnız Yıldızımın hatırı için bu mağarada kalıyorsam da bu menfur adın üzerimde olduğunu düşündüğüm zaman varlığım sızlıyor, acılar içinde kalıyorum (Halit girer.)

Halit. Gönderdim, efendim! Doğru mudur diyorlar, nereye gitmek istiyorsunuz?

Ramiz. Halit, bu menfur haydut adını üzerimde taşıyamıyorum!

Halit. Biz ki, her zaman mazlumlara yardım ediyoruz. Boş verin ne diyorlarsa desinler.

Ramiz. Yaptıklarımıza bakan mı var? İnsanlara melekler gibi sevgi gösterip, peygamber gibi iyilik yapıyorsun, yine de sana haydut diyorlar. Namuslu bir adama bir defa bile haydut deseler, hayatı boyu vicdan azabı çekmesine yeter. Ne yapmalı, nereye gitmeli? Ah, İzzet Paşa, İzzet Paşa! Acaba, bu Yıldız neden gelip çıkmadı? Yoksa zavallıyı yakaladılar mı? Aman Allah’ım, çatlayacağım! Arkasından gideceğim!

Haris. (girer.). Ya reis! Birkaç kelime sizinle gizli konuşmak istiyorum.

Ramiz. Konuşunuz! Ne iştir? Benim Halit’ten, hatta arkadaşlarımızın hiç birinden gizli bir işimiz yoktur.

Haris. Ya reis, sözlerim son derece gizlidir.

Halit. Efendim, ben onsuz da yoruldum. Müsaade ederseniz, giderim.

Ramiz. Peki, hoşça kal! (Halit gider.). Söyleyin, yoksa Yıldız’dan bir haber mi getirdiniz?

Haris. Doğru anladınız, Yıldız’dan!

Ramiz. Zavallı Yıldız tutuklanmış mı? Hayır, hayır, şu an bütün İstanbul’u birbirine katıp ya Yıldız’ı kurtarır, ya da kendimi öldürürüm. Söyleyin Yıldız nerede?

Haris. Ya reis, söyleyeceğim. Yıldız’ın tutuklanması veya mutsuz olması hakkında değil. . . Sizin. . . Sizin. . . (susar.)

Ramiz. Söyleyiniz? Söyleyiniz, ne olmuş? Yüreğim daraldı!

Haris. Ey reis, biliyorsunuz ki, ben Arabım. Bilirsiniz ki, Araplar kendi reislerini ne kadar severler. Özellikle sizin gibi merhametli bir reisi! Bir de, birkaç aydır ben sizinle ekmek yedim. Yoldaş oldum. Söyleyeceklerim sizin için arzu olunmayan şeyler olsa da, bana kızsanız da, size olan muhabbetim ve yoldaşlık görevim beni açık konuşmaya mecbur ediyor.

Ramiz. Nihayet, konuşacak mısın? Yoksa beni azap ve intizar altında öldürmek mi istiyorsun?

Haris. Ya reis! Yıldız. . . (şeytani bir sesle geri çekiliyor ve cesaret edemiyormuş gibi susar.)

Ramiz. Ne olmuş? Yıldız vurulmuş mu?

Haris. Hayır!

Ramiz. Tutuklanmış mı? Tehlikede mi?

Haris. Ya reis, hayır?

Ramiz. Tamamen serbest mi?

Haris. Evet, ya reis!

Ramiz. Şükürler olsun, Allah’ım! Nihayet söylediniz, ne olmuş?

Haris. Ya reis, Yıldız... E, cesaret edemiyorum, doğrusu, size acı çektirmek istemiyorum. Bağışlayınız.

Ramiz. Bu ne tereddüt? Vallahi, biraz daha konuşmasanız, deli olacağım.

Haris. Söylemeye cesaret edemiyorum. Bırakın, bu bende sır olarak kalsın.

Ramiz. Ey Allah’ım! Bağrım çatladı. Beni işkenceyle öldürmek mi istiyorsun? Söylesene, emrediyorum!

Haris. Ya reis, Yıldız’dan... Yıldız’dan emin misiniz?

Ramiz. Anlamadım, açık konuşunuz. Ne demek istiyorsunuz?

Haris. Ya reis, Yıldız başkasını seviyor!

Ramiz. Nasıl? Yıldız başkasını mı seviyor dedin? !

Haris. Evet, ya reis! (Ramiz kızmış halde.)

Ramiz. Sus, melun! Yoksa şu an seni gebertirim.

Haris. Evet, ya reis! Gerçekler acı olur! Ben önceden biliyor ve söylemek istiyordum.

Ramiz. Allah’ım! Yıldız’da bana ihanet eder mi? Of... Yıldız... Yıldız...

Haris. Bu acı gerçeğin sizi kızdıracağını ve beni dinlemeyeceğinizi biliyordum. Fakat, benim size olan bağlılığımı, bu acı gerçeği dinlemeseniz de. . .

Ramiz. Gerçek mi? Söyle! Söyle! (üzülür.)

Haris (dışarıya). Kendini kaybetti. Şamar tam yerini buldu! (Ramiz’e) Ya reis! kızacaksan, konuşmayayım.

Ramiz (üzgün). Söyle!.. Söyle, dinliyorum!

Haris. Ya reis, Yıldız sizin helaliniz. Sizin helalinizin başkasıyla kırıştırması...

Ramiz (konuşmasını kesiyor.) Yeter! Allah aşkına sus, zalim! Benim hayatımı mahvettin, yeter! Ah, Yıldız! Yolunda çirkin haydut adını alıp bu vicdan azabı ile dağlara taşlara sürüklenen bedbaht Ramiz’i. Söyle! Kiminle?

Haris. Abdurrahman ile.

Ramiz. Allah’ım! İkinci darbe! Canım gibi sevdiğim bir adam! Abdurrahman kendini bana melekler gibi masum, peygamberler kadar da doğru gösteren bir adam! Abdurrahman... Böyle bir adamın da ihanetini gördükten sonra insanlara güven mümkün mü?

Haris. Ya reis, Abdurrahman Arap’tır. Ben de Arabım. Bilirsiniz ki, Araplar ne kadar birbirine tutkun olur, birbirini korurlar. Bakınız ne kadar size muhabbetim var ki, kendi hemşerimin, bir Arabın ihanetini gizlemeyip size söylüyorum. Ben bunun karşılığını almak için her ikisiyle de mücadele ettim. Mümkün olmadı. Gerçek şu ki, Yıldız’ın Abdurrahman ile nereye gittiğini bilmiyorsunuz. Belki de, gelip, sizi aramaya gittiklerini söyleyecekler. Amma...

Ramiz (sözünü keser.) Yeter! Ah, şanssız Ramiz! Yalnız onun için yaşadığın bir kız da, Yıldız da, sana ihanet ediyor. Artık niçin yaşıyorsun, öl! Ramiz, öl.

Haris (sessizlikten sonra). Ya reis! Dünyaya güven yok. İnsan bugün bir türlü, yarın başka türlü. Bugün dürüst, yarın hain. Bugün birinin yolunda hayatını feda eder, yarın aynı adamın hayatını yok etmeye çalışır. Bugün sever, yarın bıkar veya kaçıp gider. Bu gün birini sever, yarın diğerini. Dilde başka, yürekte başka. Sözde başka, işte başka. . .

Ramiz. Yeter, yeter! Artık benimki nasihati geçmiş. Abdurrahman. Ah, Yıldız, Yıldız.

Haris. (kenara). Bitti. Ölümden kurtuldum. Ok hedefi on ikiden vurdu!

Yıldız (gelir ve gülerek). Abdurrahman, çok memnunum, git dinlen. Ramiz’i sorguya ben çekerim.

Haris. Ya reis, ben gideyim. Gördünüz mü ne dedi? Sizin hayatınız için de korkuyorum. (Haris gitmek isterken Ramiz eliyle onu durdurur. Haris saklanır gibi bir köşeye çekilir. Yıldız onu görmez, sevinerek Ramiz’e doğru gider ve masumane bir sesle).

Yıldız. Ramiz, neden bu kadar geç geldin? Bilmiyor musun ki, zavallı Yıldız sensiz azap çekiyor.

Ramiz. Azap mı çekiyorsunuz, yoksa başkaları ile kırıştırıyor musunuz?

Yıldız. Bu nasıl söz! (bakınır, Haris’i görür.) Anlamadım, ah! Paşa kızı iken uğruna haydutlar mağarasına gelmeye razı olduğum bir adam, bir hainin sözü ile benden şüphe ediyor! Daima bir azap, korku, meşakkat içerisinde bu son mükafat! Ölüm! Ölüm böyle diri olmaktan daha iyidir!

Ramiz. Söyle, Abdurrahman’la nereye gittin?

Yıldız. Sen biliyorsun ya, sormana ne gerek var?

Ramiz. Abdurrahman’ı seviyor musun?

Yıldız. Seviyorum!

Ramiz. Ya beni? Beni sevdin mi?

Yıldız. Bir taraflı, bir renkli hayat insanı usandırır. Bir zamanlar seni seviyordum. O kadar seviyordum ki, vahşiler gibi dağlarda, çöllerde yaşamaya razı oldum. Şimdi ise usandım. Artık onu seviyorum!

Ramiz. Yeter! Allah’ım, Ramiz’in kurşunların parçalayamadığı yüreğini bir kadının sözleri ile mi parçalayacaktın? Of, kadınlar! Abdurrahman. . .

Yıldız. O suçlu değil. Ben onu seviyorum! O ise benim sevgimi geri çeviriyor.

Ramiz. Yeter! Git sevgilini de al, istediğiniz yere gidin. Git, artık bana gözükme!

Yıldız. Ben bir teğmene köle miyim ki, ona itaat edeyim? Seninle burada olduysam, onunla da burada olmak istiyorum.

Ramiz. Ah, alçak kadın! Konuşmaya nasıl cüret ediyorsun? (kalkıp boğazından tutar, elleri boşalır, bırakır) Ah, Yıldız, Yıldız! Allah’ım, benim ki, bütün varlığım, bütün hayatım ona bağlıdır! Haris, götür öldür! Ancak onu yaralama!

Haris. Ya reis, zehir ile (kendi kendine). Zehir yerine bayıltıcı. Bayıldı mı onunla beraber vatanım Trablus’a! İstediğim de bu! Gidelim!

Yıldız. Ha, ha, ha! Erkekler, erkekler! Yüreğiniz o kadar kötü ki, bu iftiraya inanırsınız. Benim saf sevgimi unutup sokaklarda gezinen kötü kadınlar gibi konuşursunuz! Böyle bir yerde yaşamak ölümden güzel mi? Haşa! Ölürüm! Sevdiğimden son mükafat! Gidelim, gidelim, hain! (giderler.)

Ramiz. Ah, Yıldız! Sevgi deye beslediğin alevli, yakıcı hislerinin sonu bu mu? Benim, ki bütün hayatım senin içindi. Zalim, şimdi sen ölüme mi gittin? Sus, ey benim yüreğim, niçin çırpınırsın? Niçin dövünüyorsun? Niçin inliyorsun? Senin sevgine hakaret ettiler. Seni sevmiyorlar! Ey, kara duvarlar! Niçin gülümsüyorsunuz? Mutsuzluğa mı? Hayır, hayır, ağlıyorsunuz, Yıldız’ıma yas mı tutuyorsunuz? Haris, cellat, yırtıcı! Nasıl da kıyıp o zarif vücudu öldürecek! O bir zamanlar sevgiyle çırpınan yürekciği susturacak! O sıcak bedeni soğutacak! Allah’ım, Allah’ım, bütün varlığım onun içindi. Ah, Yıldız, Yıldız! Bu taş yürekli korkunç insanın elinde ölmek için mi beni seviyordun? Yıldız! Yok, bırakmam! Belki yeni sevgi onu mutlu edecek, bu bana yeter! Bırakmam! (gitmek ister, durur.) Artık vakit geçti, bitti. Artık benim de yaşamam anlamsız! (intihar etmek ister.) Oh, yararsız, rezil bir haydut kendini öldürmüş! Yıldız!.. (Halit girer)

Halit. Efendim, Ahmet Rahmi gelmiş. Tevfik’i sevgilisiyle İstanbul’dan yolcu ettiğini söylüyor. (sessizlik) Efendim, Ahmet Rahmi diyor ki, bugün İtalya devletimize savaş ilan etmiş. Trablus’u işgal etmişler. İki kruvazör bizi habersiz bombalamışlar. Diyor ki, Trablus’ta askerimiz az, göndermeye yol yok, düşman kuvvetli. Bugün şehirde halk aşırı heyecanlıymış.

Ramiz. Buldum, Halit! Arkadaşları uyandır, yanıma çağır, söyleyeceklerim var. (Halit gider.) Güzel tesadüf, ölüm arıyordum, işte ölüm! O çirkin “haydut” adını silmek, yiğit bir asker gibi düşmanlarla savaşıp vatanım için ölmek! Pak askere iyi bir ölüm arıyordum. İşte bu, istediğim ölüm. Gönüllü gideceğim.

Halit (içeri gire.) Geldiler, efendim (arkadaşları gelir.)

Ramiz. Kardeşler! Siz de biliyorsunuz ki, ben çoktandır bir askere yakışmayan bu çirkin haydut adından rahatsızdım ve bu çirkin bir ad ile anılıyordum. Artık, kardeşlerim, ben bu adı taşımak istemiyorum! İtalya, devletimize harp ilan etmiş. Ben şerefli ölmenin yolunu buldum! Vatan yolunda ölmek gibi büyük bir saadeti ben çoktan bekliyordum. Zaman geldi ve ben gidiyorum. Kardeşler, kendinize başkan seçin.

Halit. Efendim, vatan yolunda ölmeye ben de gidiyorum!

Abdurrahman. Trablus sizden önce benim vatanımdır. Ben sizden de önce giderim!

Sesler. Ben de gidiyorum! Ben de! Ben de gidiyorum! Ben de!

Ramiz. Abdurrahman! Sen de mi buradasın? Hadi kardeşler! Madem ki, hepiniz vatan uğruna ölmek istiyorsunuz, gidelim! Elveda, ey kara duvarların arasında, haydut olarak Yıldızımın koynunda olduğum için bahtiyar olduğum mağara! Haydi kardeşler, gidelim!


Perde kapanır






İKİNCİ BÖLÜM


Bingazi. Zengin bir Arabın evi. Yıldız ve Şemse.


Yıldız. Ah, Şemse! O zaman benim bütün varlığım titriyordu. Bela ve işkence beni boğuyordu. Bu çirkin adın üzerime atılması, daha doğrusu, Ramiz'in buna inanmış görünmesi keskin bir hançer gibi bağrımı deldi. Ben onu aşağılamaya çalışıyordum. İstiyordum ki beni öldürsün. Sonradan her şeyi anlayıp pişman olacağını biliyordum. Günahı için yıllarca vicdan azabı çeksin istiyordum. Abdurrahman'ı seviyorum deyince, o... zavallı yıldırım çarpmış gibi çırpınıp:  ''Ya ben'' diye bağırdı. Şemse, bu ses benim kulağımda hâlâ da çınlıyor! Oh, bu seste hem öfke, hem de göz yaşı vardı.

Şemse. Öyle adamı ben parçalardım! Fakat zavallı kendini kaybetmiş. Olayı anlatsaydın, belki anlardı. Erkeklere hanımlarının ihanet haberinden acı bir şey olamaz.

Yıldız. Kim derse desin, Ramiz bunu yapmamalıydı. Çünkü onun uğruna ne kadar azap çektiğimi biliyordu. Canımdan çok sevdiğim bir adamdan böyle bir şey görünce ölmek istedim. O da öldürmek istedi. Kıyamadı. Beni öldürmeyi senin kardeşine buyurdu. Zavallı son sözünde dayanamayıp, ''ama onu yaralama'' dedi. Kardeşin mağaradan çok uzakta, bardakta bir ilaç verdi. Ben zehir bilip sevgilim tarafından son armağan diye, son damlasına kadar içtim. Meğerse, ilaç zehir değil, uyuşturucu imiş. Ayılınca kendimi onun kölesi ve vatanımdan çok uzakta gördüm ki, sonunda buraya geldik.

Şemse. Yıldız, o benim üvey kardeşimdir. O kadar adidir ki, fitnelerinden şeytan bile kendini kurtaramaz. Öz kardeşimin yerinde reis olmak için onu öldürdü. Sonradan geçici olarak buradan kaçtı. Kardeşimin öcünü almak istiyorum. Ancak o kadar uyanıktır ki, fırsat vermiyor. Hiç bir şey beni onu öldürmekten vazgeçiremez. Ancak seni o kadar sevdim ki, seni serbest bırakırsa, intikamdan bile geçmeye hazırım.

Yıldız. Şimdi ben öyle bir terslik yapmaktan pişman olduğum gibi onun da pişman olduğunu biliyorum. Hatta kendini öldürmesinden korkuyorum. Ah, şimdi düşünüyorum da, asıl suçlu benim. Zavallı ben, kendi sevgilimi zehirli yılan gibi kalbinden vurdum. Ah, bir kez Ramiz’i görseydim, hiç olmazsa özür dilemeye…

Şemse. Yıldız, seni onun elinden kurtarmak için bütün gücümle çalışacağım. Bunun için de ne kadar korkunç yol varsa, hatta onu öldürmek bile gerekse, sakınmam. Onsuz da yüreğimde kardeş acısı… Ne olursa olsun korkma! Ben Arap kızıyım, dediğimi yaparım!

Yıldız. Benim burada senden başka kimsem yok. Ben nere, İstanbul nere, Bingazi nere! Tek umudum sende, o da olmazsa , kendimi öldürmektedir.

Şemse. Yıldız, Arap kızları kocaları kadar metin ve yiğit olurlar! Şimdi Türklerle İtalyanlar savaştıkları için İstanbul’dan buraya bir çok gönüllünün geldiğini duydum. Sen rahat ol. Adam gönderip, belki Ramiz’i tanıyan birini bulup haber öğreneyim. Artık sen çok üzülme!

Yıldız. Git bacım, seni Allaha havale ediyorum, git belki Ramiz’den bana bir haber getiresin. Ah, ömrümün sonuna kadar senin kölen olurum. Köle, zincirlenmiş köle! (Şemse gider.) Ah, zavallı, bir bacı gibi benim için uğraşıyor. Fakat, o da güçsüz! Ah, Ramiz nerededir? Bir dakika ayrılığına, incinmesine razı olmadığın Yıldız’ın acılar içinde! Gel, sevgilini kurtar! (Diğer odaya geçer, Haris girer.)

Haris (oraya dikkatle bakar.) İzzet Paşa... Yıldız’ın babası... Gönüllü... İstanbul haydutları… Abdurrahman… Yıldız… Şemse… (şeytani düşünce ile ara sıra susarak sonra aniden bir şey bulmuş gibi kararlı) Burada da kalmak olmaz! Bingazi tehlikelidir! Gitmeliyim (ellerini bir birine vurur, Araplardan biri gelir. Emreder.) Arkadaşı kalsın, kendini yalnız bırakın! Artık dışarıdan içeri, içeriden dışarı kimseyi bırakmamalısınız. Yoksa… Çağır! (Arap sakince eğilip çıkar.) Galiba dayımdan mektup getirmişler (Şuayıb içeri girer ve eğilir.)

Şuayıb. Ya reis. Cerden, dayınız Şeyh İdris’ten mektup getirdim.

Haris. Hoş geldiniz, oturunuz. Önce dayımın emirlerini ve orada olan durumdan etraflı bilgi verin, sonra dinlenmeğe gidersiniz.

Şuayıb. Ya reis! Şeyh İdris’in eskiden beri Şeyh Senusi ile rekabette olduğunu biliyorsunuz. Epeydir bizimle Şeyh Senusi’nin arasında savaş oluyor. O güçlüdür. Ondan kurtulmak için Şeyh İdris İtalyanlarla irtibat kurmuş. İtalyanlar vaat etmişler ki, Trablus’u işgal ettiklerinde hakimiyeti tamamen bize verecek, yalnız ticaret işlerini ellerinde tutacaklar. Şeyh İdris de var gücüyle ve adamları ile onlara yardım etmeye söz vermiş. Şeyh Senusi ise bütün gücünü Türklerin emrine vermiş. Dayınızın tek bir varisi sizsiniz. Yani ondan sonra bu kadar büyük bir ülke sizin olacak. Onun için Şeyh İdris emrediyor ki, Trablus’a girip oradaki taraftarlarınızı bir araya getirip, İtalya komutanlığının emirlerini yerine getiresiniz. Bu da size inanmak için İtalya komutanlığının kendi imzası. Bu da dayınızın mektubudur. Ben de burada sizinle kalacağım. Fakat, buranın durumunu ve cevabınızı yazıp arkadaşlarımla göndermem gerek.

Haris. Burada Türkler, serçelerin karakuş korkusundan yuvaya doluştuğu gibi, Trablus’tan Derne’ye kadar her yerden kaçıp buraya, Bingazi duvarları arasına sığınıyorlar. Buradan kaçacak yerleri yoktur. Askerleri çok azdır. Gelmeye yer yok. Bu günlerde savaşmak niyetiyle İstanbul’dan buraya epey bir gönüllü gelmiş. Hatta diyorlar ki aralarında İstanbul’un haydutları da var. Bir de Enver bey gelip Şeyh Süleyman el Barani’nin tebligatı sayesinde Şeyh Senusi’nin yardımıyla Araplardan gönüllü topluyor. Ancak bana silahlarının olup olmadığını söylemediler. Korkarım ki, yağmurdan kurtulup doluya tutulmayalım. Türklerin elinden kurtulup İtalyanların pençesine düşmeyelim!

Şuayıb. Hayır, ye reis! Anlaşma yapıldı, hatta İtalyanlar birkaç milyon para verdiler. Şeyh İdris diyor ki, Arap toprakları Arapların olmalıdır. Türklerden ve Senusi’den kurtaralım. İtalyanlar sözünü tutmazsa, onları da kovalamak zor değildir, diyor.

Haris. (kâğıdın birini yere koyar, diğerini okur). Aziz yiğit bacımın oğlu! Bu mektup sana ulaşır ulaşmaz Trablus’a hareket et. Orada nasıl hareket edeceğini İtalya kumandanlığı ile konuşmuşuz. Bu hereketimiz gelecekte Trablus’ta bizim hakimiyetimizi sağlayacak. Acele et! Yaz! Mektup yaz ki, bu gün dediklerini yapacağım. Kendin de hazır bulun, bekle, gideceğiz. (Şuayıb gider.) İyi oldu, bu uğursuz Türklerden kurtulmak kolay değildi. Yok, yok, bura İstanbul değil ki, Türkler hakim olsunlar. Burası Trablus. Onu İtalyanlar alıp İdris’i hakim edecekler. Ondan sonra da Haris hakim olacak! Haris gibi bir reisin de Yıldız gibi bir hanımı olmalıdır. Yıldız’ın güzelliği bütün Afrika’da dilden dile dolaşmalıdır! Trablus’a hareket etmeliyim. Ancak şimdilik Türkler burada güçlüdürler. Şehirden çıkarken yakalanmamak için tedbir gerekir. (Şemse içeri girer.) Şemse, niçin geldin? Bir haber mi var? Söyle, Yıldız nasıl?

Şemse. Haris, ne zamandır ben sana kardeş demedim. Ancak bu gün Yıldız’ın hatırı için diyorum. Kardeş, gel sen onu bırak, yazıktır. Kalsa da sana bir hayrı olmaz. Ya kendini öldürür ya da çıldırır.

Haris. Şemse, ben Yıldız’a bir kötülük etmedim! Ölümü emredildiği halde kurtarıp getirdim ki, isterse bana hanım olsun. Bir suç işlemedim ki! (kendi kendine) bu kıza güvenemiyorum!

Şemse. Haris, hepsini biliyorum. Bizim ailede sen ne yaptınsa hepsini bağışlıyorum. (Haris tiksinir.) Ancak o zavallıyı serbest bırak! Çünkü dediğine göre, o, başkasını seviyor, Onun da seveni var!

Haris. Şemse, ben de seviyorum! Ya ben? Abla, Arabın kalbi yok mu? Ben insan değil miyim? Benim sevmeğe hakkım yok mu?

Şemse. Yok!

Haris. Niçin? Sebep? Bu Afrika çöllerinde olan vahşilere, yırtıcılara, hatta küçük sineklere bile birbirini sevmeği kimse yasaklamıyor da, niçin benim sevdiğime engel olsunlar? Sebep?

Şemse. Çünkü, onu senden çok seven var!

Haris. Şemse, bu benim elimde değil. Yüreğimi mi parçalayayım? Kendimi mi öldüreyim? Seviyorum, işte o kadar!

Şemse. Öldür! Kendine acıyorsun da, başkasına neden acımıyorsun? Vazgeç o zavallıdan! O, zaten bedbahttır.

Haris. (Yan tarafa.) Ah, hain kız, sabret! Seni de…Şemse, ben onu getirdim ki, istiyorsa bana hanım olsun, istemiyorsa gitsin! Engel olmayacağım.

Şemse. Doğru mu diyorsun, Haris? Gitmesine razı mısın?

Haris. Ne zaman ben sana yalan söyledim? Madem öyle istiyorsun, öyle olsun, ne diyebilirim ki? Onun gibi binlerce kız var, senin kalbini kırmam.

Şemse. Öyleyse, ben hemen onu İzzet Paşa’ya teslim edeyim.

Haris. Yok, yok! İzzet Paşa’nın burada olduğunu biliyor mu?

Şemse. Yok, galiba bilmiyor.

Haris. Onu İzzet Paşa’ya göstermek olmaz. O onun babasıdır. Yıldız ondan habersiz başkasıyla kaçtı. Onu görürse didim didim eder. Kalsın, kendimiz Ramiz’in yanına göndeririz.

Şemse:  Fark etmez. Öyle olsun! Kendinden sorarız. Herhâlde bir iki gün sabreder.  Kardeş artık senden çok memnunum.

Arap:  (İçeri girer). Ya reis! Gelen düşmandan kenti savunma hususunda İzzet Paşa’nın odasında toplantı var. Bütün Arap reislerini çağırmışlar. Sizi de oraya davet ediyorlar.

Haris:  (Düşünür). Geleceğimi söyleyin! Şemse, Yıldız gitmek isterse biz göndeririz. O, kendi çıkarını bilmiyor. Elden ele düşüp acı çekmesin!

Şemse:  Çok iyi…

Haris:  Şimdi ben İzzet Paşa’nın evine gidiyorum. Kendine de söyle, gitmek istiyorsa, ona bir diyeceğimiz yok.

Şemse:  Çok güzel! (Haris gider, fakat hemen kapıdan dönüp gizlenir.) Yok, biliyorum bu katilin yüreğinde insaf yoktur. Reis olmak için kuzu gibi kardeşimi öldürdü. Ancak bedbaht kızı ben kurtaracağım! (Arap içeri girer).

Arap. Hanım, Abdurrahman sizi görmek istiyor. (gider).

Şemse. Cevap getirmişler (gider, Haris saklandığı yerden çıkar).

Haris. Ah, melun kız! Seni öyle susturayım ki! İlk fırsatta kardeşini ebediyen susturan Haris, seni, üvey bacısını susturamaz mı? Hedefine ulaşmak isteyenlerin yüreklerinde acıma olmamalıdır. Olsaydı Muhammed’i öldürmezdim. Güzel, İyi huylu bir adamdı. Gece ikimiz bir odada yatarken güçlü parmaklarımı boğazına yerleştirip boğdum, öldürdüm! Onun yerine reis oldum. Bunun da elinde aciz kalmam! ! O, İzzet Paşa’nın yanına gittiğimi sanıyor. Hayır, İzzet Paşa’nın yanına koy Senusi gitsin. Haris ise… Her şeyin hazırlanmasını emrettim. Trablus’a gideceğim (ses gelir. Saklanır).

Şemse. (telaşla çıkar.) Ah, Allah’ım! Ne kadar mutluyum, Ramiz burada! Abdurrahman’ı gördüm. Yıldız, Yıldız! (çağırır, Yıldız girer.) Yıldız, bacım, korkma!

Yıldız. Ne var?

Şemse. Yıldız, Ramiz buradadır. Sağ salimdir, gönüllü gelmiş!

Yıldız. Ah, Ramiz burada mı? Ah, Ramiz (Şemse’nin boynuna sarılıp ağlar.) Şemse, kıyamete kadar Afrika köleleri gibi sana hizmet edeceğim! Şemse, bacım ölüyorum! Beni Ramiz’e ulaştır. Ah, Şemse, bana acı!

Şemse. Yıldız, korkma! Abdurrahman gelmişti. Ne kadar da iyi bir insandır. Haris beni aldatarak ‘bırakırım’ diyor. Ama biliyorum, yalan söylüyor. Abdurrahman’a söyledim. Belki o Ramiz’i geç buldu. Haris’in hilesinden korkuyorum. O, şimdi İzzet Paşa’nın yanına gitti. Şu an ben de gizlice gidip Türk karargahına haber veririm. Gelip seni kurtarırlar.

Yıldız. (tiksinir.) İzzet Paşa? Benim babam mı? Ah, fark etmez, bırak beni öldürsünler, yeter ki bu yırtıcıdan kurtulayım! Şemse, Allah rızası için beni Ramiz ‘e ulaştır! Eğer mezarımda mezar melekleri; ‘Tanrı kimdir?’ diye sorarsa, derim ki;   Şemse! Ah,  Şemse...

Şemse. Korkma, Yıldız, gidiyorum (gider).

Yıldız. Allah’ım, Ramiz’e bir şey olmasın! Yakındadır, belki şimdi gelir. Ah, yarabbi! Yüreğim daraldı! (eli göğsünde öbür odaya geçer. Haris çıkar).

Haris. Ha, ha, ha! Haris öleceği günü bilmiyor! Git! Sen karargaha yetişene kadar, Haris Yıldız’la kenti terk edip öyle saklanır ki, Azrail bile fenerle arasa bulamaz! Telaşlanma, Şemse! Lanet kız benimle kavga edersin, ha? Kabilenin şüphelenmesinden korkuyorum, acele etme. İlk fırsatta seni de… (Dışarıdan dört Arabı çağırıp geri döner).

Arap. Ramiz, gel, gel (Yıldız yıldırım gibi dışarıya koşar).

Yıldız. Ah, Ramiz! (Haris hemen Yıldız’ın boynunu kucaklayıp elindeki ilacı burnuna tutar. Yıldız bayılır).

Haris. Ha, ha! Bekle. Ramiz gelecek! (işaret eder Araplar onu götürür.) Hava karardı, gören olmaz. Söylediğim yolla kentin kenarına, oradan da Rahmal tepesinin eteğiyle Trablus’a doğru! Haydi! (giderler, Şemse, Ramiz, Abdurrahman, Halit içeri girer).

Şemse. Yıldız! Yıldız! Ya bu nereye gitti? Yıldız! (diğer odaya girer.)

Ramiz. Allah’ım, acaba bir daha Yıldız’ın o ince vücudunu, sevimli yüzünü görebilecek miyim! Oh, ben bedbaht bir iblisin sözüyle zavallı Yıldız’ı aşağıladım, acılar çektirdim (Şemse çıkar).

Şemse. Çok tuhaf! Bilmiyorum nereye kayboldular?

Ramiz. Oh, yine o vahşinin hilesi!

Halit. Sen Yıldız’a nereye gittiğini söylemedin mi? Belki fırsat bulup kaçmıştır?

Şemse. Mümkün değil. Dışarıda bekçiler var. Bir de, benim nereye gittiğimi biliyordu.

Abdurrahman. Yine o iblisin kanlı gözleri. Uğursuz gözlerimde soysuz ruhlar gibi canlandı. Her ne yapılmışsa, o yapmıştır (Ramiz mebhut duruyor).

Şemse (birden kağıdı bulur). Anladım, ah melun! Yıldız’ı alıp Trablus’a kaçmış!

Halit. Ah, zavallı Yıldız! Korkarım o vahşi kızgınlığından zavallıyı öldürsün!

Şemse. O katilden her şey beklenir.

Ramiz (ayılmış gibi). Önemli değil, sağ ol, bacım, sizden çok memnunum, bu kadar yakınlık gösterdiniz. Lazım olursam, her dakika hizmetinize hazırım. Hadi, kardeşler, gidelim! Sen de git, cani! Fakat emin ol ki, bulut ne kadar kalın olursa olsun, güneşin ışığını tamamen kapatamaz! Yıldırım ne kadar güçlü olursa olsun, bir saniyeden fazla sürmez!.. Deprem ne kadar güçlü olursa olsun, bütün dünyayı yıkamaz! Hile ne kadar güçlü olursa, her zaman alt edemez! Git, fakat emin ol ki, ruhlar gibi göğe kalksan, Azrail gibi Allahın sarayına kadar seni kovalayacağım. Keseğen gibi yere batsan, yıldırım gibi komayın duraklarına kadar seni takip edeceğim! Balıklar gibi sulara girsen, su perisi gibi Atlas denizinin karanlık derinliklerine kadar seni kovalayıp yakalayacağım ve sana kanıtlayacağım ki, hile ve zulüm ne kadar güçlü olursa olsun, onlara karşı iki kat daha güçlü savaşanlar her zaman mücadelesinde galip çıkar. O da hileye karşı hak, zulme karşı ceza! Haydi, kardeşler! (giderler).


Perde kapanır.


Devamı için tıklayınız...

 

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Designed by Dizaynom