headerimage
Avrasya'nın Geleceği: Sultan Galiyev'i Anlamak Yazdır E-posta
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 
Yazar Dr. İkram Çınar   


Yazının önceki bölümü için tıklayınız

 



Avrasya'da Yeni Gelişmeler: Nazarbayev


Galiyevci bir çizgiden geldiğinden mi yoksa aklın yolunu izlediğinden mi tartışılabilir ama Kazakistan Cumhurbaşkanının Avrasya konusunda dayanışmanın ötesinde mesajlar verdiği görülmektedir.


Nursultan Nazarbayev, Ekim 1994’te İstanbul’daki Türk dünyası devlet başkanları toplantısında “Türkiye ile Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetlerinin yüksek düzeyde örgütlenmeye gitmelerinin zamanı gelmiştir” demişti. Mayıs 2003’te İstanbul Harp Akademileri Komutanlığı’ndaki konuşmasında da “Hazar’da istikrar paktına gereklilik var ve bu pakta Türkiye de katılmalıdır” demişti.


20 Eylül 1994 tarihinde Kazakistan’ın o zamanki başkenti Almatı’da bilimsel bir toplantı yapıldı: “Avrasya Alanı; Potansiyelin Entegrasyonu ve Onu Gerçekleştirme Meselesi”. Toplantıya Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan devlet başkanları, Özbekistan, Rusya, Tataristan, Ukrayna ve Tacikistan başbakanları ya da hükümet temsilcileri katıldılar. Toplantının açış konuşmasını yapan Kazakistan devlet başkanı Nursultan Nazarbayev; Avrasya Birliği adı altında, ekonomik ve sosyal alanlarda faaliyet gösterecek ve daha sonra siyasi bütünleşmeye gidebilecek bir birlik kurulmasını teklif etti. Daha sonra konuşan Rusya Başbakanı Çernomirdin, teklife sıcak baktıklarını, ama birliğin kuruluşunun uzun zaman alabileceğini ve bunun bütün ülkelere zarar verebileceğini, bu yüzden eski Sovyetler Birliği’nin yeniden kurulmasının daha gerçekçi olacağını söyledi. Kırgızistan Devlet Başkanı Askar Akayev ve Tataristan Devlet Başkanı Yardımcısı Vasili Lihaçov, Nazarbayev’i desteklediler ve Çernomirdin’in modası geçmiş konuları gündeme getirdiğini söylediler. Hatta Vasili Lihaçov, hemen bugün, bu işin ilk adımı olarak Almatı’da “Avrasya Üniversitesi”, Kazan’da “Avrasya Uluslararası Hukuk Enstitüsü” adında iki üniversite açılmasını, bu üniversitelerin finansmanının Avrasya ülkeleri tarafından ortak sağlanmasını teklif etti. Türkmenistan devlet başkanı Safar Murat Niyazof (Türkmenbaşı), her iki fikre de sıcak bakmadığını ve bağımsız, bağlantısız bir devlet olarak kalmak istediklerini söyledi. Toplantı, siyasi anlamda kesin bir karar alamadan dağıldı.


Nazarbayev, 18 Şubat 2005 günü, parlamentoda yaptığı uzun ulusa sesleniş konuşmasının Orta Asya Birliği ile ilgili kısmında da en azından Orta Asya Birliği kurmak gerektiğini söylemişti.[1]


Nazarbayev’in önerileri diğer Türk cumhuriyetlerindeki kimi oluşumlarca da giderek daha yüksek sesle dile getirilmekte, aydınlar konuyu tartışmaktadırlar. Kuşkusuz bunun “Pantürkizm”le bir ilgisi yoktur, ortak kültürel zemini paylaşanların dayanışmasıdır. Kaldı ki böyle anlaşılsa ne olur? En çok emperyalizm ürker, ne sakıncası var!


Bu bağlamda, mankurtlaştırma misyoneri Türk medyasının görmezden gelerek karartma yaptığı gelişmelerden biri de Türk dünyasının kendiliğinden derinleşen ilişkileridir. Kesimler birbiriyle ilişkiler kuruyor. Bunlardan dikkatlerden kaçmaması gerekenlerden biri, “Dünya Türk Gençleri Birliği”dir. Bu gençler, 1992 yılından beri bir araya gelerek fikir alış verişinde bulunmakta, kendilerini tanıtmakta ve kaynaşmanın sağlanması için büyük bir çaba sarf etmektedirler. Şubat 1992’de Tataristan’da “Azatlık” adıyla kurulan birliğin amacı, Türk Dünyasındaki gençlerin birbirleriyle ilişkilerini geliştirmek, Türk Dünyası’nın, dünyanın siyasi, ekonomik ve sosyal hayatında etkin bir role sahip olmasını sağlamaktır.


Bu toplantılarda dil ve edebiyat, kültür ve sanat, tarih, siyaset, ekonomi, din, iletişim, ekoloji ve spor komisyonları oluşturulmuştur. Komisyonlar kendi alanlarındaki konuları araştırma, geliştirme yaparak, sorunlar karşısında çözüm yolları arayarak çalışmalarını raporlar halinde Kurultaya sunmaktadırlar. Ayrıca Ağustos 1996 yılında - Birinci Türk Halkları Spor Oyunları Çeboksari (Çuvaşistan)’de düzenlenmiştir.


Azerbaycan’ın önderliğinde Mart 2007’de 1. Azerbaycan-Türkiye Diaspora Teşkilatları Forumu düzenlenmiş ve 48 ülkeden beş yüzün üzerinde temsilci katılmıştır.


Gelecek...  Geldi


Soğuk Savaş Türk dünyasına değişik biçimlerde zarar vermiş olmasına karşın, gerek Türkiye’nin gerekse Türkistan’ın (karşı bloklarda olsalar da) jeostratejik önemini artırmış ve üstün konuma getirmişti. Ancak bu savaşın bitimiyle Batı, Türkiye’yi çeşitli kuruluşlardan (AB gibi) dışlamaya başlamış, rafa koyduğu “Doğu sorunu”nu tekrar gündeme getirmiş ve AB vizesi karşılığında Türkiye’ye dayatmaya çalışmakta, Türkiye’yi tehdit etmektedir. Türkiye büyük oynayan güçlerin stratejik hesaplarında “hedef ülke” durumundadır. Hedefteki ülke olma durumu Orta Asya Cumhuriyetleri için de  geçerlidir. Bu konuda Suat İlhan’ın değerlendirmesine göz atmakta yarar vardır:[2]


... Türkiye ve Türkistan Türklerinin kaderleri birleşmiştir: Müttefikleri tarafından zorla ve şeklen benimsenen –gerçekte dışlanan- bir Türkiye Türklüğü ile evrensel dengelerin arasında, oluşan boşluktaki Türkistan Türklüğünün kaderlerini sadece tarih, din, dil, örf-adet-gelenek gibi bütün çekirdek kültür unsurları değil, günün jeopolitik ve jeostratejik şartları da bir araya getiriyor, olabildiğince yakınlaşmayı zorunlu kılıyor.


Manzaraya daha geniş açıdan bakıldığında, Türkiye’nin kaderinin sadece Türkistan ile değil, 1920’lerdeki gibi, Doğu toplumlarının kaderiyle birleştiği görülür. İran, Çin ve Rusya Federasyonu da Türkiye gibi Batı kıskacındadır. 1920 SSCB-Türkiye dayanışması iki ülkeye de kurtuluşu sağladığı gibi, Doğu toplumlarını da kısmen özgürleştirmişti. 1920 koşulları yeniden önümüzdedir.[3]


Önderlik yapan, yönlendirici olduğu kadar koşulları da belirleyendir. Avrasyacılık konusunu Rus aydınının daha önce düşündüğü[4] ve bu konuda bir birikime sahip olduğu ortadadır. Avrasya’nın AvRusya olması, Rusların isteyebileceği bir şeydir. Ancak Rus egemenliği altındaki birleşme 1920’lerde yapılmış, başarısız olmuş ve sonuçta dağılmıştır. Rusların bundan nasıl bir çıkarsama yaptıkları tartışılabilir. AB yağmurundan kaçarken Rusya’da doluya yakalanmamak gerekir. Bu haklı kuşkuya rağmen Birleşik Avrasya ile AB’den çok daha fazla ortak kültürel ve tarihsel bir zemin bulunmaktadır. Türk aydınının artık sömürgecilik niyetini açıkça ortaya koyan AB ile macerasını elinin tersiyle itmesi ve Avrasya’da neler yapılabileceğini tartışması gerekmektedir.


Avrasya’ya ilgiyi AB görüşünde ısrarlı olanların da sürdürmesi gerekir. AB ve ABD’nin kendilerinden tarihsel, kültürel ve coğrafi olarak bu kadar uzak olan bölgeye onca ilgi gösterirken Türkiye’nin ilgisiz kalması düşünülemez. Ancak bu ilgi şimdiye kadar olduğu gibi AB(D)’nin “meri kekliği” [5] biçiminde olmamalıdır.


BA’da Selçuklu döneminde pekâlâ olduğu gibi İran ve diğer bölge ülkeleriyle bir arada olmaya yönelik arayışlar içine de girilebilir. Batıcı/masonik ittifaktan eleştiri ve itirazlar gelecektir. Eleştirilerden yararlanılır, itirazlar ise bu koşullarda ancak vızıltı etkisi yaratabilir. En fazla yapabilecekleri emperyalist güçlerin işbirlikçisi olarak verebilecekleri zarardır. Asıl itiraz 19. yüzyıldan beri önce İngiltere ve Almanya’nın sonra da ABD’nin işlediği geleneksel sağ görüşlerin Rus/Moskof düşmanlığından kaynaklanacaktır. Ezberi bozmak kolay olmamaktadır. Bilinmelidir ki Rusya[6] Göktürk, Hun ve Altınordu coğrafyasında, onların devlet anlayışına ve Doğu kültür zemini üzerine kuruludur. Hıristiyanlığı bile Doğuludur (Ortodoks). SSCB dağıldıktan ve beş Türk devleti bu birlikten çıktıktan sonra bile içinde hâlâ önemli oranda Türkçe konuşan ya da Türk jeokültürüne ait halklar bulunmaktadır (Tatar, Başkırt, Hakas, Nogay, Balkar, Yakut...). Burada sözü edilen Rusya’yı parçalayıp Turan İmparatorluğu kurmak değil, dâhil olunacak birlikte akraba ve doğal müttefiklerin olduğu ve kültür dokusunun uyuştuğudur.


Bu kadar Türk’ü bir araya getirmenin başta Rusya olmak üzere birçok ulusun işine gelmeyeceği açıktır. Ancak 1920 sonrası gerek Rusya’nın gerekse Türkiye’nin Batı karşısında yaşadıkları unutulmamalıdır. Sadece o da değil, 19. yüzyıldaki Türk-Rus savaşlarının meyvesini Türkler ya da Ruslar değil, İngilizler toplamıştır. Öte yandan Rus jeopolitikçi Dugin’in[7] deyişiyle Rusya’nın sıcak denizlere çıkışı[8] sadece kanlı savaşlarla değil, jeopolitik menfaatlere yararlı olacak makul bir yolla da elde edilebilir.


Avrasya bağlamında gözden uzak tutulmaması gereken bir husus da Türkiye’nin AB ya da Avrasya seçeneklerinden hangisini tercih ederse etsin, Doğu Türklüğü ile arasına engel konulmasına izin vermemesidir. Rusya ile müttefik olan ancak Atlantik ittifakıyla da iyi ilişkiler sürdüren Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan topraklarından çekilmesini sağlamak Azerbaycan’ın olduğu kadar Türkiye’nin de sorunudur. Türkiye’nin Kafkasya stratejisinde Azerbaycan son derece önemlidir.


Uzun vadeli stratejide Türkiye Kafkaslarda önemli kayıplar yaşamıştır ve (1828 tarihli Türkmen Çayı Antlaşmasını saymazsak) bu büyük ölçüde Stalin döneminde olmuştur. Bu dönemde Gürcistan sınırları içinde yaşayan Ahıska Türkleri [9] yerlerinden koparılıp Sovyetler Birliği içinde dağıtılıp eritmeye çalışılmıştır[10]. Türklerin boşalttığı yerlerde şimdilerde Ermeniler ikâmet etmektedir. 1920’li yıllarda Azerbaycan’ın Zengezur (Zengizor) bölgesi Ermenistan’a verilmiş ve bu bölgeden 1948-1953 yılları arasında yüz binlerce Azeri uzaklaştırılmış ve Ermeniler yerleştirilmiştir. Böylece Nahcivan (dolayısıyla Türkiye) ile Azerbaycan bağlantısı koparılmıştır. 1991’de Rus ordusu (366. alay) destekli Ermeni saldırısıyla başta Karabağ olmak üzere Azerbaycan topraklarının beşte biri işgal edilmiş ve işgal hâlâ devam etmektedir. Bu gelişmeler Rusya’nın uzun dönemli stratejilerin sonucudur ve Türkiye bu sonuçlara göre kaybeden taraftır.


Bu bağlamda değerlendirilmesi gereken konulardan biri de Panislamizm ve Pantürkizm düşünceleridir. Türk toplumunun yolunu çizme iddiasında olanların bu düşünceleri uçuk kaçık olarak yorumlamaktan vazgeçmeleridir. Sorun bunların gerçekleşip gerçekleşmemesi meselesi değildir. Bunlar olur ya da olmaz ama yakın coğrafyada yaşayan insanların doğal ortak noktalarıdır. Nasıl ki bir ülkede yaşayan insanları ortak noktaları bir arada tutuyorsa, yakın coğrafyayı paylaşanların ortak noktaları da iletişim ve dayanışma için köprü olur. Ayrıca bu ortaklıklar toplumlara manevi bir güç katar. Jeostratejik ve jeokültürel değerlendirmelerde çarpan etkisi yaratır. Türkiye elindeki kozu gereksiz olarak harcamamalıdır.


Sonuç


Avrasya’nın iki lider ülkesi olarak Türkiye, “Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi”nden, Rusya da “Üçüncü Roma İmparatorluğu”[11] olma iddiasından vazgeçerek, Batı barbarlığının 16. yüzyıldan beri dünyaya yaşattığı insanlık dışılığı, karşı kutup yaratarak dengeleme ve hatta bu barbarlığı ortadan kaldırma fırsatını değerlendirebilirler.


Soğuk Savaş döneminin bitişiyle sömürgeciliğin ortadan kalktığı, karşılıklı bağımlılığın ön plana çıktığı iddiaları, bizzat emperyalist ülkeler ve onların işbirlikçileri tarafından sürekli gündeme getirilmiştir. İnsanlara, ulus-devletin bittiği yalanı söylenerek emperyalizme teslimiyetin yolu açılmakta, duyarsızlığa itilmektedirler. Oysa Batı emperyalizmi dimdik ayaktadır ve tek kutuplu dünya tam da aradığı şeydir. Dünyayı çöplük haline getirmiş ve kendisi tek horoz olmuştur. İnsanlığa küreselleşmeyle neofaşizmi dayatmaktadır. Batı dışı toplumlar, emperyalizmin ufalayıcı etnikçi, dinci ve cinsiyetçi çok kültürcülük programı yerine, “mazlum milletler dayanışması” ile Batı yamyamlığının önüne geçebilirler.


Orta Asya Cumhuriyetlerine Türkiye’yi meri keklik olarak kullanan Batının adım adım yerleşmeye çalıştığı gözlenmektedir. Bu Cumhuriyetler misyonerlik ve Batılı ve/veya Batıcı sivil toplum kuruluşlarıyla Batılılaştırılma sürecine sokulmuşlardır. Mankurtlaştırma orada da tam süratiyle devam etmektedir.


Galiyev’in 20. yüzyılın başında yapmak isteyip yapamadığını şimdi yapmak, bu sürede çok şeyler öğrenmiş Doğulu halkların önünde görev olarak durmaktadır.


Galiyev, Türkiye’de Batıcılık düşüncesinin karşı kutuplara ittiği milliyetçilik, sosyalizm ve İslam gibi kavramları yeniden bir araya getirmiştir. Bunlardan sonra son iki yüz yıldan beri yüzümüzü döndüğümüz Batının komploları karşısında artık olmamız gereken yere, koptuğumuz Doğu’ya dönmek ve bu arada Avrasya’da dolaşan bu hayaleti tanımak gerekmez mi?


DİPNOTLAR

[1] Nazarbayev, ulusuna seslenişte şöyle diyor: ”Orta Asya, 15. yüzyılın sonuna kadar dünya ekonomisinin önemli bir bölgesi olarak geldi. Bölgemiz, Doğu ile Batıyı birleştirmektedir. Halklarımız toprağa ve millete göre bölünmemiştir. İpek yolunun önemini kaybetmesiyle, Orta Asya gerilemiştir. Son 500 yüzyılda ilk defa olarak bağımsızlığın elde edilmesiyle, bölgemiz dünya ekonomisi için tekrar önemli bir bölge haline gelmiştir. Biz dünya ekonomisine önemli ölçüde petrol, gaz, maden ve tarım hammaddeleri sağlayan bölge olarak ulaşım imkanlarını güçlendiriyoruz. Daha şimdiden eski ipek yolu üzerinde, 21. yüzyılın oto ve demiryolu ile petrol boru hatlarının şekillenmeye başladığı görülebilir.


Bizim önümüzde Asya Kaplanları ve Avrupa Birliği’nin başarılarının sebepleri duruyor. Diğer taraftan, II. Dünya Savaşından sonra bağımsızlığına kavuşan ülkeler arasındaki anlaşmazlıklar ve çekişmelere şahit oluyoruz. Küresel ekonomide, büyük bir pazar mevcuttur. Bunun dışında, bölgede büyük devletlerin ekonomik üstünlük için açık bir rekabete girdiğini de gözlemliyoruz. Bizim için bu küresel jet ekonomik meseleye doğru bir biçimde yaklaşmak önemlidir.


Şimdi bizim önümüzdeki seçenek; dünya ekonomisine ebediyen hammadde sağlayıcısı olarak kalarak ikinci bir sömürgeci devletin gelmesini beklemek veya Orta Asya bölgesinin ciddi bir birliğini sağlamaya girişmektir.


Ben ikincisini teklif ediyorum.


Bizim böyle bir birlik kurmamız, bölgenin istikrar ve gelişmesi, ekonomik ve askeri-siyasi bağımsızlığının bir yolu olacaktır. Ancak bu takdirde, bölgemiz dünyada saygınlık kazanacaktır. Ancak biz bu şekilde, güvenliğimizi sağlayacak ve terörizm ve ekstremizm ile etkili bir biçimde mücadele edebileceğiz. Böyle bir birlik, nihayette, bölgemizde yaşayan halkın ihtiyaçlarına cevap verecektir.


Orta Asya Devletlerinin Birliğini kurmayı öneriyorum. Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan arasındaki ebedi dostluk anlaşması böyle bir birliğin temelini oluşturmaya hizmet edebilir. Bölgenin diğer ülkelerini de bunun haricinde tutmuyorum.


Hepimizin ortak ekonomik çıkarları, kültürel ve tarihi bağları, dili, dini, ekolojik problemleri ve dış tehditleri var. Avrupa Birliği’ni kuranlar, belki de böylesine önkoşulları ancak hayal edebilmişlerdi. Biz yakın ekonomik bütünleşmeyi gerçekleştirmeli, ortak pazar ve ortak paraya geçmeliyiz.


Sadece bununla biz, devamlı birlik ve beraberlik için de bizi görmek isteyen ortak atalarımıza layık olabileceğiz. Önce Çar imparatorluğu, daha sonra Stalin’in milliyetler politikası böyle bir birlikten endişe etti ve bölgemizi idari-millî yönetimlere böldüler. Bu, böl ve yönet politikasıydı. Şimdi bizim için bölgenin eşit haklara sahip halklarının bundan sonraki nesillerine yeni ve olması gereken bir yolu göstermemizin zamanı gelmiştir.


Orta Asya Birliği’ni gerçekleştirme yolunda ilk adımlar atılıyor. Ancak, bunun kolay ve rahat bir yol olmadığı ortadadır. Bütün engel ve zorluklara rağmen başarıldığı takdirde, dünya barışı ve ticaretinin pekişmesi ve özellikle bölgenin istikrar ve gelişmesi yolunda, çok önemli bir aşamanın kaydedileceği kesindir.”

 


[2] İlhan, Suat. Türklerin Jeopolitiği ve Avrasyacılık. İstanbul: Bilgi Yayınevi. 2005. s. 177.

[3] Bu konu Batı düşünce kuruluşlarının da dikkatinden kaçmamaktadır. İngiliz Center for European Reform başkanı Grant, Rusya ve Türkiye’nin benzerliklerine dikkat çekerek, “eğer AB hem Rusya’yı, hem de Türkiye’yi yanlış bir biçimde ele alırsa, akılsızca Avrupa karşıtı bir ittifaka itebilir” diye uyarmaktadır (Charles Grant. 2006. “Turkey, Russia and Modern Nationalism”. CER Bulletin, Issue 49.)

[4] Göka, Erol ve Murat Yılmaz. (Der.) Uygarlığın Yeni Yolu: Avrasya. İstanbul: Kızılelma Yayıncılık. 1998.

[5] Meri keklik: Güzel öten kekliktir, tuzak olarak kullanılır. Keklik avına çıkan avcılar, yetiştirdikleri güzel öten ve diğer keklikleri çağıran meri kekliği kafes içine koyarak kekliklerin yaşadığı yere bırakırlar. Onun sesine gelen keklikler avcının avı olur. Meri keklik, gaflet ve dalalet içinde türdeşlerine zarar verir.

[6] Tarihçilerin çok iyi bildikleri bir söz vardır: “Rus’u kazırsanız altından Türk çıkar.”

[7] Dugin, agy. 2004. s. 14.

[8] İlber Ortaylı’dan bir alıntı: Ahmet Cevdet Paşa, aslında Büyük Petro’ya ait olmayan bir vasiyetnameden söz eder. Bu vasiyetname Büyük Petro tarafından kaleme alınmış değildir. Alman kökenli bir Rus yöneticisi olan Münnich tarafından yazılmıştır (Çariçe Yelizaveta dönemi). Ahmet Cevdet Paşa, belirli bir Russafobiyi yerleştirmek için bu vasiyetnameyi eserine almış ve “Büyük Petro Vasiyetnamesi” diye takdim etmiştir (Ortaylı 1999: 128).

[9] Ahıska Türklerinin 19 ve 20 yüzyıl boyunca acıklı bir tarihleri vardır. Türkiye’den ciddi bir yardım ve destek görmemiş ve görmemektedirler.

[10] Zeyrek, Yunus. Ahıska Bölgesi ve Ahıska Türkleri. Ankara: Pozitif Matbaacılık. 2001: 53.

[11] Dugin, agy. 2004. s. 49.

 


UYARI: Bu yazının tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilse dahi yazının tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz, başka internet sayfalarında bütün halinde yayınlanamaz. Ancak alıntılanan yazının bir bölümü, alıntılanan başlığa aktif link verilerek kullanılabilir.


 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Designed by Dizaynom