headerimage
Avrasya'nın Geleceği: Sultan Galiyev'i Anlamak Yazdır E-posta
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 
Yazar Dr. İkram ÇINAR   

Kaynak: Çınar, İkram. 2004. "Avrasya'nın Geleceği: Sultan Galiyev'i Anlamak"

Eğitişim Dergisi. Sayı: 6 (Mayıs 2004).

 


 

AVRASYA'NIN GELECEĞİ:

 

SULTAN GALİYEV'İ  ANLAMAK

 

 

Anahtar kelime:  Sultan Galiyev, Galiyevcilik,  Sultangalievscina,  Soltangaliefçelek

 

 

“Doğu'dan korkuyorum diye cevap verdi Kazbek;

orada insanlık hemen hemen dokuz yüzyıldır derin bir uykuda”

Lermontov

Sultan Galiyev! Peşinen belirtelim:

O bir komünist!

O bir ümmetçi!

O bir Turancı!

O bir öğretmen!

O bir eylemci!

O bunların hepsini görüşlerinde toplayan, eklektizmi temel yaklaşım yapan bir siyasetçi, sosyolog, kuramcı ve önder.


Attilâ İlhan’a göre, “Avrasya’da dolaşan bir hayalet!”


Modern dönemde ilk sosyalist devrimi yapan ülkede (SSCB) devrimin Lenin, Troçki ve Stalin ile SSCB’yi kuran önderlerden biri.


Kurtuluşu (hâlâ) Batı proletaryasından bekleyen zamane sosyalistlerinden, “sosyalizmin Batı proletaryasının işine gelmeyeceğini, dolayısıyla onların devrim yapamayacaklarını” savunarak, hâlâ önde olan, gerçekçi ve özgün bir sosyalist.


Çağdaşı Atatürk gibi “mazlum milletlerin dayanışmasını” savunan bir vizyoner. Devrimin (ve insanlığın) geleceğinin Doğu halklarının oluşturacağı “sömürgeler enternasyonali”ne bağlı olduğunu dile getiren, böyle olmasa Rus devriminin de tıkanacağını bilen bir kâhin[1].


Galiyev, ezilen ulusların ayrı, özerk, farklı bir yoldan bağımsızlıklarını koruyarak, emperyalizme karşı birleşmelerinin önemini vurgulayarak, ancak bu şekilde Doğu halklarının sosyalizme yaklaşacağını, doğal kaynaklarını Emperyalist talana kapatarak, Batı emekçilerini devrime zorlayabileceğini gören biriydi. O bu öngörülerinde, dünya doğal kaynaklarının % 65’i üzerinde oturan dil, kültür, tarih ve coğrafya birliği olan Türk dünyasının dünya devrimi açısından stratejik öneminin farkında olan bir stratej idi.


Kendisi ve ailesinin birçok bireyi, savunduğu görüşlerinin “fincancı katırlarını ürkütmesi” sonucu sürüldüler ve yok edildiler. 1990 yılına kadar kendi ülkesinde yasaklı, Türkiye’de bilinmeyendi. Erol Cihangir, Arif Acaloğlu ile hazırladıkları "Sultan Galiyev Davası" adlı kitabında şunları yazmıştır: Sultan Galiyev adı telaffuz edildiğinde, üniversite gençlik kitlesinin iradesini ellerinde tutanların bir kısmı gençliğin komünist olacağı, diğer bir kısmı da Turancı olacağı vehmine kapılmışlardı. Her iki tarafın korku ve vehimlerini kökten bertaraf etmek için hareket eden 12 Eylül cuntacılarının ilk yaptıkları işlerden biri Sultan Galiyev ile ilgili yayınları yasaklar listesine almak olmuştur.


Stalin, önce Troçki ve Buharin’i, saf dışı bırakmış, Lenin’in ölümünden sonra da Sultan Galiyev’i bir takım komplolarla ortadan kaldırmayı başarmıştır. Onun bedeni yok edildi ama görüşleri “hayalet” olarak dolaşıyor. Onu yok edenlerin muhteşem heykelleri yerlerde sürüklenir, lanetlenirken…


Batı sömürgeciliğine, yayılmacılığına ve bu yayılmacılığın örtülü tuzağı “Avrupa Birliği” ve “Büyük Ortadoğu Projesi”ne karşı onun görüşlerinden hareketle bugünlerde Birleşik Avrasya (BA) projesi tartışılmaktadır.


Türkiye’de sol, Galiyev’e hak ettiği ilgiyi göstermemiştir. Üşümezsoy’un[2] da saptadığı gibi Türk solu, Almanya’nın Sovyetler Birliği’ne karşı Türkleri ayaklandırmak için kullandığı Pantürkizm düşüncesinin etkisinde kalarak, Türk dünyasının sistemden kopma mücadelesi olarak Avrasya’da Türk devrimi ve Türk jeostratejisi kavramlarını dışlamıştır.


Galiyev bir komünist olduğu için olsa gerek, Türkiye’de sağ düşünürler de Galiyev’e ve onun düşüncelerine yakın zamana kadar ilgi göstermemiştir. İlgiyi soğuk savaş döneminde ABD araştırmacıları (Benningsen gibi) gösterdi.


Oysa Atatürk, 29 Ekim 1933’te Sovyetler Birliği’nin şimdi dost olmakla birlikte, ileride dağılabileceğini, dolayısıyla Türk dünyası ile ilgilenilmesini önermişti.


Galiyev’in Hayatı


Galiyev, 1892 yılında bugünkü özerk Başkırdistan sınırları içinde Sterlitamak bölgesindeki Kırmıskalı kasabasına bağlı Elimbetova köyünde dünyaya geldi. Babasının adı Haydargali (Haydar Ali), annesinin adı Aynilhayat idi. On iki kardeşi vardı. İlk eğitimini öğretmen olan babasından aldı. Herkes gibi o da gerekli dini bilgileri almıştı ve on beş yaşlarında her yönüyle tam bir milliyetçi idi. Babasından Rusça öğrenir. Ayrıca Arapça, Osmanlıca ve Farsça hakkında da bilgiye sahiptir. Kazan’daki Tatar Pedagoji Enstitüsü’ne girer. Rus dili ve edebiyatı okur. Bu okuldayken, genç devrimcilerle ilişkisi başlar. Marksizm’in ilk temel bilgilerini bu okulda alır. Orada aynı zamanda halkın kurtuluşu için, Rus devrimci hareketleriyle de işbirliği yapmanın gerekli hatta zorunlu olduğunu düşünür. Sultan Galiyev bu okulu bitirdikten sonra (birincilikle bitirir) bir süre öğretmenlik yapar ve daha sonra Ufa Belediye Kütüphanesinde çalışmaya başlar. Buradan ayrılan Galiyev çeşitli gazetelerde çalıştıktan sonra 1915’te öğretmenlik mesleğine geri döner. Öğretmen iken “Savaşçı Tatar Sosyalist Örgütü”nü kurar. İlk eşi Ravza ise “Müslime Kurtuluş Hareketi”nin lideridir.[3] Bir ara Bakü’de bulunan Galiyev, Azerbaycan Ulusal Hareketine katılır.


1917 Şubat Devrimi esnasında Bakü’de bulunan Galiyev, Azeri lider Neriman Nerimanov’un yanında yer almış, Müslüman Kongresi Yürütme Komitesi Sekreterliği için çağrılmış olduğu Moskova’ya gitmiş ve kongrenin bitiminden sonra Kazan’a (Tataristan) geçmiştir. Sultan Galiyev Kazan’da Müslüman Sosyalist Komitesi’ne katıldı (Muskom). Bu komitenin lideri Molla Nur Vahidov’du ve ilerleyen günlerde Galiyev’e rehberlik edecekti.


Sultan Galiyev, Komünist Parti hiyerarşisi içinde en yüksek dereceli Müslüman haline geldi. 1918 yılında Molla Nur Vahidov’un Kazan’ı işgal eden Çek lejyonerleri tarafından öldürülmesi önünün açılmasına sebep olmuştu. Fakat Vahidov’un öldürülmesi Galiyev’in mücadelede yalnız kalmasına da sebep oldu. Galiyev, Komünist Parti içerisinde daha ziyade Müslümanlarla ilgili görevleri üstlenmiştir. Bunlar Merkezi Müslüman Komiserliği üyesi, Müslüman Askeri Kollegiyumu başkanı, Narkomats’ın resmi yayın organı Jizn Natsionalnostey’in editörlüğü idi. Dolayısıyla Komünist Parti içinde sağlam bir yere sahipti ve devrimde en önlerde yer almıştı. 1923’te ilk defa tutuklandığında devrime yaptığı bu hizmetler gerekçe gösterilerek serbest bırakıldı.


Galiyev, 1920 yılında değişik ülkeler için komünist aydın ve yönetici yetiştirmek için açılan “Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi” (KUTV) müdürü ve öğretim üyesiydi. Bu dönemde Türkiye’den öğrencileri de olmuştu. Bunlardan bazıları; Şevket Süreyya (Aydemir), Nazım Hikmet ve Vala Nurettin gibi isimlerdir.[4]


Rus Bolşeviklerin iç savaştan başarılı bir şekilde çıkmasından sonra Rus liderler arasında özellikle Lenin’in hastalanmasından sonra egemenlik mücadelesi başladı. Stalin bu mücadeleyi kazanan kişi oldu. Stalin bu mücadele sırasında Sultan Galiyev’i de kendisine rakip olarak görüyordu.


Sultan Galiyev, gerek bu gelişmeler gerekse Bolşeviklerin eski Rusçu politikalarına dönmeleri sonucu Zeki Velidi (Togan), Tursun Hocayev, Baytursunev ve daha başkaları Moskova’da gizli olarak bir toplantı yaparlar ve gizli bir örgüt kurarlar. Diğer yandan Galiyev’in Türkiye ile de temasa geçtiğini görmekteyiz. Zeki Velidi ve diğerlerinin kurduğu bu gizli teşkilatın adı “İttihat ve Terakki”dir (Türkiye’deki değil). Bu teşkilatın üç amacı vardır. (1) Türkleri, Sovyet idaresinde stratejik yerlere getirmek. (2) Türklerin öğrenim kurumlarında belli bir yer işgal etmelerine çalışmak. (3) Basmacılar[5] gibi anti Sovyet ve antikomünist milliyetçi teşkilatlarla işbirliği kurmak. Stalin, Galiyev’i Ankara’nın casusu olmakla suçlar ve 4 Mayıs 1923’te tutuklanır. Ancak 19 Haziran 1923’te serbest bırakılır... 8 Aralık 1939’da SSCB Yüksek Mahkemesi Askeri Kurulu’nun kurşunlanarak idam edilmesi ve kişisel mallarının müsaderesi kararı verilmiştir.


Defalarca tutuklanır. Her tutuklu bulunduğu süre içinde kendisine akla hayale gelmeyecek işkenceler yapılır.[6] 9 Aralık 1928’de tutuklanır. İki yıldan fazla sorgusu sürer ve binlerce sayfa ifadesi alınır. İdama mahkûm edilir ve on yıllığına Sibirya’daki çalışma kampına gönderilir. İzleyicilerini tespit etmek için 1934’te şartlı tahliye edilerek Saratov’da zorunlu ikamet ettirilir. 1937’de yeniden tutuklanır ve Kazan’a getirilir.[7] [8] Hakkında siyasi linç kampanyaları düzenlenir. Nihayet, 28 Ocak 1940 sabahında Lefort Hapishanesinde, Stalin’in emriyle gelen istihbarat örgütü KGB şefi Beria tarafından bir iskemleye bağlı olduğu halde hunharca öldürülür. Mirseyit Sultan Galiyev’in ikinci eşi Fatıma, 1937 yılı sonlarında bir gece yarısı alınıp götürülür ve bir daha kendisinden haber alınamaz. Oğlu Murat 19 yaşındayken, askere gitmek üzereyken Arça civarındaki ruh hastalıkları hastanesine götürülür ve bir daha buradan çıkamaz. Kızı Gülnar, 1949 yılında Lubyanka’ya çağrılarak, Krasnoyarskiy taraflarına, (kocasının bütün engelleme çabalarına rağmen) sürgüne gönderilir ve bir gardiyanın tecavüz etmesi sonucu bunalıma girerek kendini asar. İlk eşi Ravza’dan olan kızı Reşide de rahat bırakılmaz. Onu da kocası ve çocuklarından ayırarak 1948’de Sibirya’ya sürerler. Altı yıldan fazla ormanda ağaç keser. Stalin’in ölümünden sonra geri döner. Döndüğünde kocası tekrar evlenmiş ve bir oğlu da feci şekilde ölmüştür. O da ikinci oğlunu arayıp bulur ve onunla teselli bularak 1975 yılına kadar hayatını sürdürür. Kız kardeşi Züleyha Haydargaliyeva 26 Şubat 1990’da yazdığı bir mektupta şunları dile getirmektedir (Türk/Diplomatik. Şubat 1998, sayı 37-38): “... ben ağabeyime 1935 yılında Saratov’a para göndermiştim, çünkü o zaman ağabeyim ciğerlerinden rahatsızdı ve tedavi olmak için sanatoryuma gidecekti, hapishaneden yeni çıktığı için parası yoktu. Beni sorguya çektiklerinin ikinci günü çalıştığım işten çıkardılar. Ben iki çocuğum ile işsiz, parasız, ekmeksiz ortada kaldım. O zaman ben Ufa’daydım. Ondan sonraki günler benim için çok feci oldu. Kendi uzmanlık alanımda hiçbir işe almadılar...” Sadece Sultan Galiyev değil, birçok akrabası ve benzer görüşü paylaşanlar yok edilmiş, sindirilmiştir.


Sonuç olarak, Sultan Galiyev, Türkiye de çok az bilinen, döneminin en büyük devrimci, milliyetçi ve eylem adamlarından biridir.


Ülkesinde (Tataristan) hâlâ çok sevilen Galiyev’in 1982’de doğumunun 100. yılı kutlandı. Sovyet Yüksek Mahkemesi 30 Nisan 1990’da aldığı kararda üzerine atılı suçların zamanın gizli servisinin düzmece belgeleri olduğu için aklanmasına karar verdi. Komünist Parti onurunu iade etti. Adı Kazan’da bir meydana verildi.[9] Bu meydana heykelinin dikilmesi planlanmaktadır.


Görüşleri

 

Galiyev hakkında Türkiye’de en kapsamlı çalışmaları yapan Halit Kakınç, Hürriyet Gazetesi’ndeki bir röportajında onun hakkında şu saptamayı yapıyor:  “Sultan Galiyev bugün hâlâ önemini koruyor. Geleceğe yönelik projeksiyonları, inanılmaz derecede sağlıklı. Daha 1928’lerde ‘‘SSCB mutlaka yıkılacak, çünkü yüzyılın en namuslu fikrinin yerine ırkçılığı, Rus milliyetçiliğini koydular’’ diyor. Stalin’in ‘tek ülkede sosyalizm’ fikrine karşı çıkıyor.  Troçki ile yolları da “devrim Batıya ihraç edilmeli” yaklaşımına katılmadığı için ayrılıyor. Sultan Galiyev, “Batının asla sosyalist olamayacağını, emperyalist mirasını terk edemeyeceğini” söylüyor.


Gerçekten de Batının özellikle kültür kodlarına bakıldığında eşitlikçilikten uzak, bireycilik merkezli olduğu dikkat çeker. Batı sömürülen ülkelerden edinilen gelirin bir kısmını kendi işçi sınıflarına dağıtarak uluslararası işçi dayanışmasının önünü de kesmiştir. Bunu Irak işgali sırasında da görmek mümkündür. Amerikan işçileri Bağdat’ta her bomba patlayışını, birahanelerde kadeh kaldırarak “oley” naralarıyla kutlamışlardır. Batı ile Doğu birçok yönden farklıdır. Bu farklılıklar günümüzdeki sonuçları da doğurmuştur.


Aşağıdaki ifadeler onun “Görüşlerim” başlıklı makalesinden alınmıştır[10]:


“Yerkürenin halkları arasında sosyal ve hukuksal ilişkilerin analizi, bir hususu ortaya koymaktadır: Çağdaş insanlığı oluşturan milletler, sayı, sosyal ve hukuksal açılardan eşit olmayan iki düşman kampa bölünmüş durumdadır. Bu kamplardan birisinde, insanlığın yalnızca yüzde 20 ile yüzde 30’unu oluşturan ve tüm yerküreyi, altında ve üzerindeki var olan her türlü ölü ve canlı zenginlikleri ile birlikte ele geçirmiş olan halklar bulunmaktadır. Diğerinde ise insanlığın beşte dördünü oluşturan ve birinci kampa mensup bulunan halkların, diğer bir deyişle ‘efendi’ halkların ekonomik, siyasal ve kültürel tahakkümü ve köleliği altında inleyen halklar yer almaktadır.”


”Efendilerin kendi medeni dillerinde ‘uygar’ olarak adlandırılan ve birinci kampa mensup olan halklar, insanlığın kölelikten, cehaletten ve sefaletten kurtarılması ile görevlendirilmişler... İkinci gruba mensup olan halklar ise onların dillerinde ‘vahşi’, ‘yerli’ ve bu tür ibarelerle tanımlanmakta olup, birincilerin ‘bilimsel’ görüşlerine göre; “Efendi halkların çıkarlarına hizmet etmek için yaratılmışlar!” Yerliler ve vahşiler ise kendi kelime bagajlarının yoksulluğu veya bilim yoksunlukları yüzünden ‘medeni’ halkları tanımlayabilmek için özel terimler üretememişler ve bunları yalnızca ‘köpekler’, ‘eşkıyalar’, ‘cellâtlar’ veya benzer yakışıksız ve anlaşılmaz sıfatlar kullanarak tanımlama yoluna gitmişler.”


”Avrupa ve Amerika’nın ‘medeni’ halkları, ki yerkürenin diğer kısımlarına da yayılmakta ve genel olarak ‘Batı Halkları’ diye adlandırılmaktalar, birinci kategoriye aittirler. Asya, Afrika halkları ile Avrupalılarca sömürgeleştirilmiş olan Avustralya ve Amerika’nın yerli halkları da ikinci kategoriye girmektedirler.”


”Bu iki grup arasındaki ilişkileri irdeleyerek şu noktayı tespit etmiş bulunuyoruz: Batı halklarının, sömürge veya yarı sömürge halkları ile ilişkileri, tam bir kölelik ilişkileri niteliğindedir.”


”Batılı halkların teknolojik ve kültürel gelişmelerini etkileyen birtakım tarihsel ve doğal coğrafya koşulları, dünyanın değişik bölgelerinde bulunan halklar arasında ekonomik ve kültürel ilişki araçlarının, diğer bir deyişle uluslararası ulaşım yollarının ve askeri stratejik mıntıkaların, bu halkların eline geçmesini sağlamıştır. Bu durum, Batı-Doğu medeniyetlerine mensup bulunan halklar arasındaki uluslararası siyasi ve ekonomik ilişkilerde tüm inisiyatifin onların ellerinde birikmesi için zemin oluşturmuştur.”


“Avrupa’nın teknolojisi ve kültürü, tarihin belli bir aşamasındaki varoluş mücadelesi sırasında, söz konusu aşamada, onların üzerine çökmüş bulunan ve zamanının dünya efendileri olan Müslüman Asya ve Afrika halklarının teknoloji ve kültürüne kıyasla, daha güçlü bir direnç ve rasyonalizm sergilemiştir ki, bu da onların diğerlerini ezmelerini ve gereken üslerin işgal edilmesinden sonra, etkilerini Asya ve Afrika kıtalarına yaymalarını sağlamıştır.”


”Dünya ticaret yolları, pazarlar ve hammadde kaynakları, küçük istisnalar dışında, Batı halklarının ellerine geçmiştir. Batı halkları, kendi ulusal kölelik sistemlerini, ki feodalizm dönemindeki toprak köleliği sistemi aslında köle ekonomisi olduğu gibi kapitalizm döneminde de sınıf baskısı bir tür kölelikten, insanın insan tarafından fakat bu sefer farklı bir biçimde istismarından başka bir şey değildir, Siyah ve sarı kıtalardaki kendi sömürgelerine de taşımış ve bu kölelik sistemine uluslararası bir nitelik kazandırmışlardır. Böylece, bu kıtaların halkları, fiiliyatta, kendi ülkelerinin zenginlikleri üzerinde mülkiyet hakları olmayan ve ‘medeni’ efendilerinin (metropolya halklarının) refahları için çalışan birer köle durumuna gelmişlerdir.”


Galiyev, aynı makalenin Türkiye ile ilgili pasajlarında ise şunları yazmaktadır:


“Türkiye: Bu ülkede olup bitenler, çilekeş Türk Ulusu’nun en azılı düşmanlarınca dahi yakından bilinmektedir. Bu ülkede yeni baştan sağlıklı bir ulusal canlanma süreci yaşanmaktadır. Bu sürece inanmayanlar veya kuşku ile bakanlar, sonuçlarını kendi içlerinde denemiş oldular. Türkiye’nin ulusal kalkınmasına gönül vermiş olan Türk işçi ve köylülerinin, ilerici Türk aydınlarının süngüleri, gereken kişilere gereken dersleri vererek nasıl düşünmek gerektiğini öğrettiler. Eğer, 400 yıl önce Rus Çarları, Kazan’ı, Kuzey Türklüğü’nün bu kalesini düşürmeyi ve yalnız Tatar savaşçılarının cesetleri üzerinden geçerek Doğu’ya doğru ilerlemeyi başarmışlarsa, bugün için de Batı Avrupalı emperyalistler yine Doğu’ya doğru kendilerine yol açabilmek için Güney Türkleri -Osmanlıları- yenmek zorundalar. Batılı halkların Doğuya yayılmaları öncesinde, Türkiye, onların çılgınca saldırılarına maruz kalmadı mı?.. Batılı halklar, Asya ve Afrika’daki durumu gerçek anlamda kontrol altına alabilmek için Türk-Osmanlı savaşçılarının cesetlerinin üzerinden geçmek zorundalar... Türkleri zayıflatmak; Balkanlar’ı, Mısır’ı, Arabistan’ı, Mezopotamya’yı Türklerin ellerinden almak için Avrupa yüzyıllar boyunca mücadele vermek zorunda kaldı. Avrupalı hükümdarlara Türkiye’yi sindirmek kısmet olamadı. Olamayacaktır da... Türkiye yaşıyor ve yaşayacaktır. Türkiye, yalnızca kendisi yaşamakla yetinmeyecek ve Avrupa tarafından zorla kopartılmış olan kendi eski parçalarına ve geri kalan tüm Ortadoğu’ya da hayat verecektir.”


Galiyev’in “Görüşlerim” adlı makalesinde SSCB ve sosyalizmin geleceği hakkındaki yorumu da ilginç ve öğreticidir:


”Son Rusya Devrimi deneyiminden hareketle bu sonuca varıyoruz ki, Rusya’da iktidara hangi sınıf gelir ise gelsin, bu ülkenin eski ‘ihtişam’ ve ‘gücü’nü hiç kimse yeniden geriye getiremez. Rusya, çok uluslu bir devlet ve bir Rus Devleti olarak kaçınılmaz olarak parçalanmaya ve bölünmeye doğru gitmektedir. Sonuçta iki şeyden biri olacaktır:”


”Ya Rusya kendi ulusal parçalarına ayrılarak birkaç yeni ve ulusal devlet oluşacak... Ya da Rusya’daki Rus hâkimiyetinin yerine ulusların ortak hâkimiyeti gelecektir. Diğer bir deyişle, Rus halkının tüm diğer halklar üzerindeki diktatoryasının yerine, bu halkların Rus halkı üzerinde diktatoryası gerçekleşecektir!”


”Bu ikilem, koşulların oluşturduğu tarihsel bir zarurettir. İhtimaldir ki, birinci şık gerçekleşecektir. İkincisinin gerçekleşmesi halinde ise bu durum, birinciye geçiş için yalnızca bir basamak teşkil edecektir. Bugün SSCB adı altında yeniden kurulmuş olan eski Rusya, uzun ömürlü değildir. Geçici ve muvakkat bir şeydir.”


SSCB’nin geleceği konusunda Atatürk de 29 Ekim 1933’te şu düşünceleri dile getirmiştir:


“Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını bugünden kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir... Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır ? Manevi köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür. İnanç bir köprüdür. Tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların (dış Türklerin) bize yakınlaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli...”[11]


Galiyev, Tatar bir Müslüman ve ulusalcı komünist olup, İslam sosyalizminin özelliklerini vurgulayan, Avrupa’da yaygın olan sınıfsal mücadele ve proletarya diktatörlüğü ile ilgili klasik Marksist teoriyi değiştirmeye kalkan ve “üçüncü dünya”ya önem veren ilk Asyalı sosyalisttir.[12] Marksizm’i kendi ülkesinin toplumsal yapısına göre yorumlayarak özgün bir katkı getirmiştir.


“On altı yaşındayken mükemmel bir dinsiz olduğunu” yazan[13] ve “Tataristan Allahsızlar Cemiyeti”ni kuran Galiyev, daha sonra “Müslümanlara Yönelik Din Karşıtı Propaganda Metodları” adlı eserinde, İslamiyet’in gerici olduğu şeklindeki düşünceleri reddetmekte ve İslamiyet’i insan ile toplum arasında dengeyi kuran bir örnek olarak değerlendirmekteydi... Yüz yıldır İslam dünyası Batılı emperyalistler tarafından sömürülmekteydi ve İslam dini onlar tarafından bastırılıp ezilmişti. Bu sebepten İslam dini emperyalizme karşı bir din olabilirdi.[14]


Galiyev’in büyüdüğü ortam ve koşullar onun kişiliğini olduğu kadar siyasal görüşlerini de etkilemiştir. Bu ortamda Gaspıralı İsmail önderliğinde gelişen Cedid hareketi, Çarlık Rusyası karşıtı yüzlerce yıllık Tatar direnişinin ruhu, yoksulluk ve yaygınlaşan Bolşevik hareketi etkilidir. Galiyev büyürken Tataristan aydınları Cedidcilik, milliyetçilik ve sosyalizmi tartışıyorlardı.[15] Galiyev’in hayatı ve mücadelesinde bunların izleri görülür.

 


Devamı için... tıklayınız



[1] Ona göre Türk, Arap, Fars gibi halklar Avrupa, Amerika ve Rusya emperyalizminden korunmak, ulusal ve İslâmî değerlerini sürdürmek ve emperyalizmin talanından sakınmak için birleşmeliydiler.

[2] Üşümezsoy, Şener. Avrasya’da Devrim: Türk Jeostratejisi. Geliştirilmiş İkinci Baskı. İstanbul: İleri Yayıncılık. 2004. s. 22.

[3] Yamauchi, Masayuki. Sultan Galiyev. İslam Dünyası ve Rusya. (Çev. Hironao Matsutani) İstanbul: Bağlam Yayınevi. 1998. s. 79.

[4] Duman, Oğuz Şaban. Doğu-Batı Meselesi ve Sultan Galiyev. İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayını. 1999. s. 105.

[5] Basmacılar (baskıncılar), 1918 yılında Türkistan Cumhuriyetinin Sovyetler tarafından ortadan kaldırılmasına karşı gelişen Ulusal Kurtuluş Hareketine Sovyetlerce verilen ad.

[6] Dönemin özelliklerini anlamak bakımından şu anekdotu vermek yararlı olabilir: Ünlü Fizik bilgini Landau ve arkadaşları 1 Mayıs 1938’de Moskova’da el ilanı olarak aşağıdaki bildiriyi yayınlamışlardı: “Yoldaşlar! Ekim Devrimi’nin büyük ideallerine ihanet edilmiştir... Milyonlarca masum insan zindanlara atılmış, herkes sıranın ne zaman kendisine geleceğini bekler olmuştur. Yoldaşlar, Stalin ve yardakçılarının faşist bir darbe yaptıklarını artık görün! Sosyalizm artık yalanlarla dolu gazetelerin sadece başlıklarında kaldı. Gerçek sosyalizmden nefret eden Stalin’in, şimdi Hitler ve Mussolini’den bir farkı kalmamıştır... Rus Çarı’nı ve kapitalistleri tahtından indiren proletaryamız Stalin ve yardakçılarını da alaşağı etmesini bilecektir. Yaşasın 1 Mayıs bayramımız, yaşasın sosyalizm mücadelemiz. Antifaşist Emekçi Partisi” Bu bildirinin arkasındaki kişi olarak Landau da tutuklanıp sağ çıkanın olmadığı Lubyanka zindanına atılır. Ancak oradan kurtarılır (Karaoğlu 2006: 60).

[7] Muhammedi, Renad. (Çev. Mustafa Öner) Sırat Köprüsü: Sultan Galiyev. İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı. 1993.

[8] Bennigsen, Alexandre ve Chantal Quelquejay. Sultan Galiyev ve Sovyet Müslümanları. (Çev. Nezih Uzel) İstanbul: Hür Yayın. 1981. s. 151.

[9] Yamauchi. agy. 1998. s. 51.

[10] İlk kez 1929 yılında yayınlanan “Görüşlerim”, KGB Arşivi’nin 4. numaralı sandığında, 2 numaralı cildin 1 numaralı listesinde ortaya çıkmış ve Tataristan’da 1995 yılında ikinci kez basılmıştır. Halit Kakınç tarafından Türkçeleştirmiş ve yayımlanmıştır.

[11] Bir not olarak belirtmek gerekir; Atatürk 1933’te bunu söylemesine rağmen Ermenistan’ın Azerbaycan’ı işgali, Hocalı ve Karabağ’da katliam yapmaları ve Azerilerin Türkiye’den yardım istemeleri üzerine dönemin başbakanı Turgut Özal, “Onlar Şii, biz Sünniyiz. İran onlara daha yakın, İran’dan istesinler yardımlarını” diyecekti. İran’ın ise Ermenistan’a gizliden destek olduğu sonradan açığa çıkacaktı. Türkiye, Türk Cumhuriyetleri konusunda hazırlıklı olmak bir yana, Batının meri kekliği olarak hareket etmiş, Orta Asya’nın kapılarını açıp Batıya teslim etmiştir. Yıldırım’ın (2004: 72-87) kitabında bu sürecin işleyişini de tartışmaktadır.

[12] Yamauchi. agy. 1998. s. 47.

[13] Yamauchi. agy. 1998. s. 78.

[14] Yamauchi. agy. 1998. s. 49.

[15] Sadi, Kerim. Türkiye’de Sosyalizmin Tarihine Katkı. İkinci Baskı. İstanbul: İletişim Yayınları. 1994. s. 561-569.

 

 


UYARI: Bu yazının tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilse dahi yazının tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz, başka internet sayfalarında bütün halinde yayınlanamaz. Ancak alıntılanan yazının bir bölümü, alıntılanan başlığa aktif link verilerek kullanılabilir.


 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Designed by Dizaynom