|
Eğitişim Dergisi E-Eğitim, Bilim ve Sanat Dergisi Şubat 2008. Sayı: 18 ISSN 1307-1785 |
|
|
|
İYİ FİZİK EĞİTİMİ İÇİN
ÇALIŞANLARIN MAKALELERİNE İLİŞKİN BAZI ELEŞTİRİ ve DÜŞÜNCELER Prof. Dr. Oktay Hüseyin (Guseinov) |
|
|
1. Hataların Kaynağı Sayın Halil Gündoğdu
yazdığı önemli ve ilgi çekici makalesinde (Ekim 08. 2007 www.fizikogretmeni.com)
eğitim sistemimizi eleştirmekten önce kendimizi eleştirelim diyor:
“Eleştirilerimize bir bakalım; ezberci sistem, teorik sistem, test sistemi,
bozuk sistem….
Sadece yazarın bu yazısını
okusak, diğer bilgileri göz önüne almasak ve herkes düşüncesini yalnız
kendisine yönelterek özeleştiri yapsa bile doğru sonuca ulaşmak mümkün olmaz.
Biz sosyal yaşamın bir parçasıyız ve bir konuyu incelediğimiz zaman, toplumun
ve bireylerin isteklerini göz önüne almamız gerekir. Özeleştiri gelişmiş
ülkelerde yaygın olan, ama dünyanın büyük kısmında pratik olarak bulunmayan
cesarettir, dürüstlüktür ve gelişmiş bilimsel düşüncenin bir göstergesidir.
Ama bir problem tartışıldığında, özeleştiri ve eleştiri yaparsak da, doğru
sonuca varmak için bilgileri detaylı ele alarak kapsamlı olarak düşünmeği
bilmek gerekir. Bu da ezbercilik eğitime dayanan eğitimden geçen insanlar
için çok zor olacaktır. Bilindiği gibi herhangi bir
alanın (ister bilim, ister kültür, isterse herhangi bir üretim alanı olsun)
gelişmesi, ona verilen değere (talebe) bağlıdır. Avrupalılar ve özellikle
Avrupa kıtasının kuzeyinde yaşayanlar, kaliteli eğitime ve bilime çok değer
vermektedirler. Bunun sonucu olarak, örneğin 15 milyon nüfusu olan
Hollanda’nın, bilim insanları, Çin’den Avrupa sınırlarına kadar, Asya ve
Afrika halklarından (yaklaşık dört buçuk milyar insan) daha fazla fizik Nobel
ödülü almışlardır. 2006 yılında
verilen altı Nobel ödülünün (Barış, Edebiyat, Ekonomi, Fizik, Kimya ve Tıp) dördünü
ve 2006 yılında verilenden üçünü ABD kazanmıştır. Yani temel bilimler için 2006
ayrılan ödüllerin hepsini ve 2007 de ikisini almışlardır. ABD’de
de bilimi ve teknolojiyi geliştirenler genelde Avrupalılar ve Yahudilerdir.
Neden? Çünkü onlar iyi eğitim vermeyi, bilimsel düşünmeyi ve yeni
teknolojiler üretmeği seviyorlar, bilimsel düşünen insanlara saygı
duyuyorlar, ekonomik gelişmeyi bu ilkelerin ışığında elde etmek istiyorlar.
Bu türlü toplumların sevdikleri, saygı gösterdiği, değer verdikleri insan
tipleri, gelenekleri ve düşünce biçimleri farklıdır. Genelde yakın ve orta doğu
insanlarının, temeli pek olmadan, kendilerine büyük güven duydukları ve her
şeyi bildiklerine inandıkları bilinmektedir. Belki de bu nedenle onlar kitap,
dergi pek okumazlar ve bilimsel tartışmayı gereksiz bulurlar. Ne yazık ki ben Türkiye’de kaliteli fizik eğitimin,
bilimin ve yeni teknolojiler üretiminin olması ile ilgilenen bir kurumun olduğunu
duymadım bile. Böyle bir fikre inanan birisine de rastlamadım. Doğal
olarak böyle ortamda yazılan fizik kitaplarında kavramlar, anlatımlar ve soru
çözümleri bir sürü yanlışlıklar içerirler. ÖSS fizik soruları ve çözümlerinde
bile çok sayıda yanlışlıklar bulunur ve çoğu zaman doğa ve teknik (gerçeklerle)
ile ilişkileri yoktur. Devlet veya özel pek fark etmeden, üniversitelerde
fizik eğitimi orta eğitimdekinden daha da kötü durumdadır. Bunların
kaynağının büyük bir kısmı da ezberciliğe dayanan eğitim sisteminde ve ÖSS
sınav şeklindedir. Okullarımızda çalışanlar içinde, kendinden daha iyisini çevresinde
bulundurmak isteyen birisini gördünüz mü? Kıskanç olmayana, kendisine yakın
olmayana üstünlük verene, bilim ve eğitime büyük değer verene ve çok çalışan
birisine rastlamak olasılığı ne kadardır? Böyle kusurların olduğu yerde ne
iyi öğretmenler, ne de profesörler bulmak kolaydır. Acaba iyi fizik dersi
anlatmak arzusunda olan sayın Halil Gündoğdu,
serbest düşme konusunu hangi kaynakları okuyarak ve kimlerle tartışarak,
yanlışlar içermeyen ve kapsamlı şekilde anlatmak fikrindedir? Bunlara bağlı fikir söylemek için hiç
uzağa gitmeyelim ve en iyi dergilerimizden biri olan ve Halil beyin
makalesini yayınlayan derginin aynı numarasındaki makaleleri inceleyelim. Bu
makalelerde yanlışlıklar ve kusurlar ile karşılaşırsak, bunları yazarların
kusurları gibi değil, bizdeki durumun kusurları gibi kabul edelim. 2.
Geceler gökyüzü niye karanlıktır? Makalede popüler bilim seviyesindeki
kusurlar Bu makalede sayın Osman Mutlu güzel ve herkese anlatılması
gereken tarihi bir fizik meselesini anlatıyor. Osman bey yazıyor: “1610
yılında Kepler yaptığı gözlemler sonucunda eğer kâinat sonsuz ise gecelerin
gökyüzünü aydınlık olarak görülmesi gerektiğini belirtmiştir. …..”Gecelerin
gökyüzü karanlık olduğuna göre demek ki kâinat sonsuz değildir” diye
belirtmiştir. Edmund
Halley matematiksel olarak kâinatın sonsuz olması
durumunda dahi yıldızlardan gelen ışığın zayıf olduğunu bu yüzden gökyüzünü
aydınlatmadığını öne sürmüştür. Lakin bu görüşün kabul edilmesi mümkün
değildir; zayıf dahi olsa sonsuz sayıdaki yıldız gökyüzünü aydınlatmaya
yetecek kadar ışık verecektir. Bunu şu benzetmeyle daha iyi açıklayabiliriz. Bir
elektron üst seviyeden alt seviyeye geçtiğinde
çıkan ışığı göremeyiz ama bu milyonlarca milyarlarca olduğunda ise ışık
gözlemlenebilir.” Şimdi biz ilk önce bu iki
paragrafta olan kusurları gösterelim. Matematik ve fizikte
kavramların neler ifade ettiğini kesin şekilde bilerek kullanmak gerekir.
Evrenin kararlı olmaması geçen yüzyılın 20’li yıllarında belli olmuştur.
Evrenin tümü ile ilgili bilim dalının adı kozmolojidir (evren bilimi).
1920’li yıllardan önceki kozmolojide ve normal hayatta kullandığımız sonsuz
sözü, Einstein kozmolojisindeki ile aynı değil. Evrenin sonsuz olduğunu şimdi
kesin olarak bilemiyoruz. Belki de bizim Evren sonsuzdur ve diğer bir sonlu
evrenin küçük bir parçasıdır. Böylece eski zamanlar kullanılan sonsuz sözünü
aynen olduğu gibi şimdi genişlediğini bildiğimiz Evren için kullanmak mümkün
değildir. Önce sonlu ve sonsuz kavramların ne olduğunu bilmemiz gerekir. Yıldızlardan gelen ışığın zayıf
olduğu ne ifade ediyor. Önemli olan yıldızların görünen banttaki ışımalarının
akısının büyük olmasıdır. Daha da önemlisi aynı bantta ışık kaynaklarının
yüzey parlaklıklarının yeterli olması ve yıldızların gökyüzünün hepsini aynı
şekilde kapsamalarıdır. Eğer ışımanın dalga boyu,
görünen bölgede (gözümüzün duyarlı olduğu ışımalara karşılık gelen dalgaboyu aralığı) değilse ve yakınımızda yerleşen
atomlarda milyarlarca elektron üst seviyeden alt seviyeye çok kısa zamanda
geçseler bile biz ışımayı göremeyiz. Diğer yandan gözün çok duyarlı olduğunu
bilmemiz gerekir. Görünen bölgeye uygun enerjili 2-3 fotonu bile sağlam göz
görebilir. Yeter ki bu birkaç atomun ışıması bizim gözümüze ulaşsın. Daha sonra yazar yazıyor: “Olber’e göre; 1-
Kainat sonsuz uzak bir alana yayılmıştır. 2-
Kainat belirli sonlu bir yaşa sahiptir. 3-
Kainattaki yıldızların verdikleri parlaklık birbirlerine eşittir ve bu
yıldızlar kainatta düzgün olarak dağılmışlardır. 4-
Kainattaki yıldızların ışınlarını soğuran hiçbir madde bulunmamaktadır. Yukarıdaki kabullerin
arkasından eğer Kainattaki sonsuz ise, yapılan matematiksel işlemler
sonucunda gökyüzünün insanın gözünü kör edecek kadar parlak olması
gerekmektedir.” O zamanlar evrenin ve
yıldızların yaşları sonsuz kabul edilirdi ve belirli bir sonlu yaşın önemi
yok idi. Düzgün sözü kesin bir belirli kavram taşımıyor. Bunun yerine bütün
evrende yıldızların sayı yoğunluğu aynıdır demek gerekirdi. Bilimsel bakış
açısından bu kesin şekilde olmayan şartları kabul etsek de geceleri
gökyüzünün karanlık olmasını normal kabul edebiliriz. Çünkü gerçekte ışınları
soğuran maddenin olmasını da göz önüne almak gerekir. Olbers
1823 de bu paradoksu anlattığı zaman, yaklaşık olarak ışığı soğuran maddenin
olması gerektiğini biliyordu. 1904 yılında F. Gartman
ve 1909 da G. Tichov teleskop kullanarak,
yıldızların ışığının, soğurulmasını araştırırlardı. Evrenin genişlemesi ise
E. Hubbl tarafından 1929 yılda gösterilmişti. Böylece
gece olduğunda gökyüzünün parlak olması fikri iyi bir temele dayanmıyor. Yazar yazmağa devam ediyor: “Bu
olayı daha iyi açıklayabilmek için Prof Dr Ali Demirsoy’un
yazdığı bir kitaptaki yazıdan aklımda kaldığı kadarıyla bir alıntı yapmak
istiyorum.
Yarıçapın yerine, bizden olan
uzaklığın kullanılması gerekir. Diğer yandan yıldız sayısı uzaklığın küpü ile
tam olarak doğru orantılı şekilde artmıyor. Çünkü yıldızlar ve onların
ışığını soğuran toz bulutsuları tam olarak homojen şekilde dağılmamışlar. Daha
da ötesi, Evren genişlendiğinden onun yarıçapı artıyor ama Evrendeki yıldız
sayısı onun yarıçapının küpüyle orantılı artmıyor. Buradan da gecelerin
aydınlık olmasını kesin şekilde beklememek gerekir. Yazar sonra Evrenin
genişlenmesine bağlı olarak ışığın kırmızıya kaymasından söz ediyor.
Kırmızıya kaymak bir gerçektir ve bu kayma ışık kaynağının hızının
büyüklüğüne (nesnelerin bizden olan uzaklığına) bağlıdır (Hubbl
kanunu). Yazar en sonda yazıyor:
“Kainattaki bu genişleme sonucunda evrenin sıcaklık 2.8 K de tutulmaktadır ve
biz bunun sonucunda kızarmış tavuk olmaktan kurtulmaktayız.” Evrenin
sıcaklığı 2.8 K de tutulmakta değil. Bu sıcaklık Evrenin doğuşundan bir az
sonra maddeden ayrılmış fotonlara aittir ve Evren genişledikçe bu sıcaklık
azalmaktadır. Diğer yandan bu ışıma radyo bandındadır ve geceler gökyüzünün
parlak olmasına katkıda bulunamaz. Popüler bilim seviyesi dışına çıkmadan bu
kadar yorum yeterlidir. Gökyüzünün gündüz gibi parlak
olmağı ve kızarmış tavuk meselesini tartışsak bilgilerimizi biraz daha
artırmış oluruz. Parlak ışık ve kızartmak farklı şeylerdir. Flüoresan
lambalar çok parlak ışık kaynağı olabilir, ama onun ışığı tavuk kızartmaz.
Tavuk görünmeyen kırmızı ötesi ışınlarla kızarır. Işık kaynağının fiziksel
doğası çok önemlidir. Eski zamanlar doğru, ama basit şekilde düşünürdüler.
Güneşin ışımasının doğası ne ise, yıldızlarınki de odur. Güneş parlaktır ve
ısıtıyor. Yıldızlarda aynısını yaparlar. Ama gezegenlerin ışık kaynakları
olmadıklarını biliyorlardı. Evrenin genişlenmesini bilmeden önce her bir ışık
(enerji) kaynağının sonsuz zamana kadar tükenmez olamaz olduğunu biliyorlardı.
Ama yıldızların ömrünün kaç yıl olduğu bilinmiyordu. Ama Evrenin yaşı sonsuz
sayılırdı. Böylece Evrende şimdi ışık veren yıldızlardan daha fazla
sönmüşleri olmalıdır. Düşünmeye devam edelim. Gökyüzünü parlak
yapan ışık kaynaklarının yüzey parlaklıklarıdır (Σ). Bizlerin kızarmamız
için önemli olan kaynaktan gelen ışımanın yerdeki akısının büyüklüğüdür (F).
Bunlar Güneş içinde geçerlidir ve bu iki fiziksel nicelikler biri diğeri ile
şöyle Σ = F/ θ2 bağlıdır.
Burada θ gök cisminin yerden
görünen acısal boyutudur. Örneğin Güneş bizden uzaklaşsa (yakınlaşsa) onun
ışımanın akısı mesafenin (d) karesi gibi ve yüzey parlaklığı d gibi küçülür.
Bu nedenle de Güneş bir yıldız gibi bizden sonsuza kadar uzaklaşa (yakınlaşa)
bilseydi onun yüzey parlaklığı değişmezdi. Dünyanın atmosferi olmasaydı
gökyüzü dediğimiz ve küre yüzeyine benzettiğimiz hayalı nesne karanlık
olurdu. Bu karanlık gökte gündüz (güneş olduğu zaman) yakın ve ışımaları
büyük olan yıldızları ve gezeğenler de görünecekti. Yerde olan cisimler ışığı
yansıttıkları ve kırdıkları (yönünü değiştirdikleri) için görünecektirler.
Işığı %100 soğuranlar ise yalnız gözümüz ile güneş arasında bulundukları zaman
görünürlerdi. Atmosfer (bulunduğumuz yere ve hava koşullarına bağlı olarak)
yıldızların açısal boyutlarını belirli bir değerden küçük olmasına imkan
vermiyor. Bu nedenle de çok uzak ve düşük ışıması olan ama kısman yakın
yıldızların her birinin yüzey parlaklıkları sıfıra yaklaşmış olur.
Yıldızların Türkiye den görünen açısal boyutu θ nı
1.5 açı saniyesi olarak ele alabiliriz. Bu durumda Evrende yıldız sayısı
sonsuzsa, gökyüzünün her bir böyle küçük bölgesine çok sayıda yıldızdan ışık
düşerdi ve bu bölgelerin yüzey parlaklıkları (Σ) sıfıra yakın olmazdı.
Böylelikle yinede geceler gökyüzünün çok parlak (yerin çok aydın) olduğunu
düşünebilirdik. Şimdi yıldızların çok uzun
yaşam zamanlarının Evrenin sonsuz yaşına göre çok küçük olduğunu göz önüne
alsak, yıldızların çoğunun sönmüş olduğunu kabul etmemiz gerekir. Bu durumda
sönmüş yıldızların gökyüzüne izdüşümleri yıldızlarınkinden fazla olacaktır.
Sönmüş yıldızlar şeffaf olmadıklarından sonsuz büyük Evrendeki sonsuz sayıda
yıldız da gökyüzünü parlak yapamazlar. Böyle tartışmalar Hubble
kanunu /Evrenin genişlenmesi ve yaşının yaklaşık 1.3 1010 yıl
olması) bulunmadan önce de geceler gökyüzünün parlak olması fikrini kesin
şekilde ireli sürülmesinin mümkün olmadığını gösteriyor. Ama Einstein
kozmolojisi çok güzel ve kesin şekilde problemi çözmüş olmasının yazar
tarafından anlatılması güzeldir. Şimdi diğer makaleyi inceleyelim. 3. Astronotların oyunu Sayın Mustafa Demir üç
astronotun oyununu kullanarak momentumun korunmasına bağlı soru çözümü
vermiş. O yazıyor: “Üç astronot uzayda canları sıkılınca yakalamaca oyunu
oynamak istiyorlar. Üç astronotun da dünyadaki ağırlıkları eşit ve güçleri
denktir. İlk astronot, ikincisini üçüncü astronota doğru fırlatıyor. Bu oyun
ne kadar sürer?” Soruda bu insanların boyları,
kollarının ve bacaklarının uzunluklarına, vücutlarının formlarına ve
hacimlerine, giysileriyle ilgili hiçbir koşul belirtilmemiştir. Böylece bu
noktasal olmayan astronotların dönme momentleri farklıdır ve kütle merkezleri
aynı doğru üzerinde yerleşmemiştir. Diğer yandan onların sonsuz boş uzayda
serbest hareket edebilmeleri gemi ile bağlı olmadıklarını gösteriyor.
(Gerçekte insan kendi kütle merkezini harekete başlatmak için uzayda reaktif
güç kaynağını çalıştırmalıdır. Böyle kaynak olmadan oyuna başlamak için bir
konuma doğru hareket edemezler.) Böylece astronotlar oyun oynamıyorlar, onlar
intihar ediyorlar. Astronotlar
yapmak istediklerini yapabileceklerini düşünelim. Bundan sonra bize fiziği
düşünmek kalır. Noktasal olmayan (insan tam
olarak küre şeklinde de değil) cisimlerin mekaniksel etkileşmeleri sırasında da
toplam enerjinin, açısal momentin ve momentumun korunmasını göz önünde
bulundurmak gerekir. Astronotların kütle merkezleri aynı doğru üzerinde olsa
bile, onların şekillerine bağlı olarak meselede simetri bozukluğu olduğundan
onlar mekaniksel etkileşme sırasında belirli bir miktar açısal hız da
kazanırlar. Diğer yandan böyle oyun zamanı mekanik enerjinin bir kısmı da ısısal
enerjiye geçer. Bunlar soruda veya cevapta belirtilmeliydi. Kabul edelim ki astronotlar
oynayabilirler. Ama fizikçiler soru çözerken hatırlattıklarımızı bile göz
ardı ederlerse, fiziği aradan kaldırmış olurlar ve onun yerinde yalızca doğru
şekilde uygulanmayan denklemler kalırlar. Fiziksel düşünce içermeyen,
doğadaki nesneleri ve onlar arasında geçen süreçleri tamamen basitleştirilmiş
halde olan modeller uydurarak, çok zaman çözümler verilirler. Böyle şekilde
ve ezberciliğe dayanan gereksiz eğitim öğrencilerin gerekli şekilde
gelişmelerini engelliyor. Model kurarak soru çözmek doğru bir yöntemdir. Ama
bir şartla: modeller olayları ve süreçleri iyi yansıtırlarsa. Doğal olarak
çok şeyleri göz önünde bulunduran modelleri çözmek zor olabilir. Böyle
durumlarda sorularda nelerin göz ardı edildikleri anlatılmalıdır ki olaylar
doğru öğrenilsin, insanların doğaya bakış açısı değişsin. Bundan yaklaşık 25 yıl önce,
ilköğretim öğrencisi olan kızımın müzik dersi için piyanoda çaldığı parçayı
defalarca dinlemiştim. Müziğin sesini duyan komşumuzun kızı, bize gelerek
rahatsız olduğunu söylemişti ve rahatsızlığının nedeni olarak da kızımın bir
tuşa eksik vurmasını belirtmişti! Benim için ise, piyanoda kaç tuş olduğunun
ve müzik çalınırken tuşlardan kaçına yanlışlıkla basıldığının önemi yoktu.
Farkı nedir? Gerçekte tuşların hepsine gerekli zamanlarda basılması gerekir,
yoksa müzik olmaz. Aynı bu örnekteki gibi fizikte de doğadaki nesnelere ve
süreçlere duyarlı olmak gerekir. Türkiye’de (ve genelde eğitim ve
bilim alanında gelişmemiş ülkelerde) yaygın olan böyle kusurların popüler
makalede de (ders kitaplarında ve dergilerde de) olması sonuçta yazarın kendi
kusuru değildir. Bunlar iyi eğitime ve bilime hiçbir kurumun ve toplumun
ilgisinin olmadığından kaynaklanmaktadır. TV programlarından ve gazetelerden
hep bunu görüyoruz. Gelelim aynı
derginin aynı sayısındaki diğer soruya. 4. Doppler olayı ve
onun yardımı ile ivmenin değerlendirilmesi. Sayın İsmail Güleç Doppler olayını kullanarak, Dünyanın yüzeyine yakın
bölgede düşen cismin ivmesinin bulunmasını geniş şekilde anlatmıştı. Fizikte iki tür Doppler olayı olduğu bilinmektedir. Bunlardan en yaygın
şekilde bilineni, yani dalganın yayıldığı yönündeki (radyal
veya boyuna) ve diğeri ise bu yöne dik olanı (dikine). Yazar doğru olarak
herkesin bildiğini,yani boyunanı ele almıştır. Biliyoruz ki dalga kaynağının
gözlemciye göre olan hızına, kaynağın ve gözlemcinin dalganın yayılma hızına
bağlı olarak, dalganın boyu ve frekansı değişiyor. Bu değişmeyi ve dalganın
boyunu (frekansını) bilerek, hem göreli hızın büyüklüğünü hem de kaynakla
gözlemcinin arasındaki mesafenin büyüdüğünü veya azaldığını bulabiliriz.
Bunlar makalede akustik dalgalar için açık şekilde anlatılmıştır. Dalga kaynağı veya gözlemci sadece
sabit hızla hareket değil, ivmeli hareket de yapabilirler. İvmenin değerini
bulmak için farklı zaman aralıklarında dalga boyunun (göreli hızın)
değişmesini bilmek gerekir. Bu bulduğumuz ivmenin kendisi de değişen
olabilir. Diğer yandan ivmede farklı nedenlerden kaynaklana bilir. Yazıda
ivmenin kaynağı olarak Dünyanın yüzeyine yakın mesafelerdeki evrensel çekim
kuvveti düşünülmüştür. Yaşadığımız gezegenin adı Dünya olduğundan yerin
değil, Dünyanın çekim kuvveti ifadesini kullanılmasını herkese tesviye
ediyoruz. Yazar yazıyor: “Amacımız basit bir
deneyle yerçekimi ivmesi olan g’nin serbest düşme
ortamında akustik kaynaklarla hesaplanabilmesidir.” Belirtelim ki Dünya çekim
kuvvetinin oluşturduğu ivme sabit bir değer değildir, g ise sabittir. Bu
nedenle de biz soru ile ilgili yazıda Dünyanın yüzeyine yakın bölgede yazdık.
Unutmamak gerekir ki, bulunması istenen ivme değerinde, Dünyanın dönmesine ve
enleme bağlı olan merkezkaç kuvvetinin de etkisi vardır.
Yazıdaki anlatım şekillerle başlıyor ve verilen şekiller çok
güzeldirler. Ama dalgaların suda mı, yoksa havada mı yayıldığı ve rüzgarın
olup olmaması, suyun dalgalı olup olmaması makalede vurgulanmalıydı. Hatırlatalım
ki havadaki laminer olmayan (hız çizgileri birbirini
keserek karışan ve türbülans adlanan) hareketler, suyun kendisinde olan ve
botların ürettikleri dalgalar deneyin sonuçlarını etkilerler. Yazara göre: “Doppler Etkisi hesaplamaları yapılırken, dalga kaynağı ve
gözlemcinin birbirine göre konum, yön ve hızlarının yanında dalganın içinde
veya üzerinde hareket ettiği dalga ortamının da fiziksel yapısı (yoğunluk,
hacim, iletkenlik katsayısı, kimyasal özellikleri, vb.) dikkate alınmak
zorundadır. Eğer söz konusu dalga herhangi bir A konumundan B konumuna gitmek
için fiziksel bir dalga ortamına ihtiyaç duymuyor ise (örn. ışık, radyo
dalgaları veya radyasyon) Doppler Etkisi
hesaplamalarında sadece dalga kaynağının ve gözlemcinin birbirine göre birim
zamandaki konumlarının değerlendirilmesi yeterlidir.” Eğer dalga yayılan ortam
homojense yazarın hatırlattığı özellikler Doppler
olayını etkilemezler. Işık, radyo dalgaları ve radyasyon yerine elektromagnetik dalgaları kullanmak daha iyi olur. Birde
unutmamak gerekir ki, radyasyon geniş kavramdır ve burada radyasyon sözünü
kullanmak doğru değil. Anizotropik ortamlar ve
genelde ışığı soğuran ve saçan ortamlar elektromagnetik
dalgaların frekansını ve yayılma yönünü etkiliyor. Bu nedenle de yazarın son
cümlesi yalnız boşluk için geçerlidir.
Hatırlatalım ki matematikte
aksiyom sözü kullanıyor, fizikte ise hipotez ve postulat. Dopplerin
bu çalışmasına matematiksel hipotez de dememek gerekir. Yazar soruyu anlamak için
gerekli formülleri vermiş ve bizde onları olduğu gibi oradan alalım: ( frekans = hız / dalgaboyu, f = v / λ ) f- Doppler ayırıcı frekansı,
f o - akustik kaynağın frekansı, v - sesin hızı ( 20 ºC havadaki hızı 343,6
m/s), ( vo ve vs ) ise
gözlemcinin ve kaynağın göreceli (eğer gözlemciye doğru hareket ediyorsa +
işaretli bir değer, ters yönde hareket ediyorsa - işaretli bir değer)
hızlarıdır. Benzer bir analiz sabit bir dalga kaynağı ile hareketli bir
gözlemci için aşağıdaki gibidir. f = f o (v ± v o)/(
v ± v s) (
1 ) f = f o v /( v ± v s)
( 2 ) Serbest
düşme hareketi için vs = a.t ve serbest düşme için a = g olduğu kabul
edilirse soruya daha güzel bir yaklaşım yapılmış olur. G=Fçekim mg=GMm/r2 ise g=GM/r2 Yalnız burada bir tavsiyede
bulunmamız gerekir. Adet olarak v harfi fizikte frekans için
kullandığından hız için v harfi
kullanmak daha iyidir. Bu nedenle böyle değişiklik yaptık. Diğer yandan yazarın da anlattığı gibi
Dünyanın yüzeyinden başlayarak onun merkezinden uzaklaştıkça veya
yaklaştıkça, belirlenmiş herhangi bir cisme uygulanan çekim kuvvetinin hem
büyüklüyü hem de ifadesi değişir. Ama bilmek gerekir ki ağırlık genel olarak çekim kuvveti
değildir. Cismin ağırlığı Dünyanın yüzündeki çekim kuvvetidir. Aynen g de
genelde genel çekim kuvvetinin etkisi sonucu serbest cismin kazandığı ivme
değil. Dünyanın yüzeyine çok yakın
bölgelerde serbest cisimlerin kazandıkları ivmedir ve bu ivme Dünyanın
şeklinin ve dönmesinin etkisini de içeriyor. Böylelikle son formüller yalnız
özel şartlar dahilinde geçerliler.
Deney yere yakın bölgede yapıldığından (2) ifadesinde a = g yazalım.
Böyle bölgede yapılan deney zamanı düşen cismin (sabit frekansta çalışan ses
kaynağının) hızının etkisinin fazla olması için sinyal alıcı (gözlemci)
direkt olarak düşen cismin düşey yönünde hareketsiz olarak durmalıdır. Bu
durumda (2) ifadesini şöyle yazabiliriz f = f
o v /(
v – g t ) (3) Burada bir incelikten bahsetmek
gerekir. Doppler olayını yansıtan formül ışık
(elektromanyetik) dalgası için yazılırsa, ışık kaynağının ve gözlemcinin
hareketleri ayrı ayrılıkta değil, yalnız bunların birinin diğerine göre
hızının büyüklüğü ve yönü önemlidir. Ama ses (mekanik) dalgası için, ses
kaynağının mı, gözlemcinin mi veya ikisinin de hareket etmesi önemlidir. Eğer
ses kaynağı duruyorsa ve gözlemcinin onu kaynakla birleştiren doğrultu
yöndeki hızının büyüklüğü v ise, (3) denklemini kullanmak mümkün olmaz. Bu
durumda aşağıdaki f = f
o (v ± v o)/ v (4) formülü kullanmak
gerekir. Elektromagnetik dalgalarına uygulanan Doppler etkisi dalga kaynağının ve gözlemcinin ortama
göre hızlarına bağlı değil, yalnız onlardan biri birine olan göreli hızına
bağlıdır. Akustik dalgalar durumunda ise Doppler
etkisi ses kaynağının ve gözlemcinin ayrı ayrılıkta ve sesin ortamdaki
yayılma hızına bağlıdır. Ses hızının yayılma hızı da, aşağıdaki (5)
ifadesinden görüldüğü gibi ortamın (bizim örnekte gazın) fiziksel
parametrelerine bağlıdır, yanı değişebilir. Akustik dalgalar için dikine Doppler etkisi yoktur. Yani kaynak ve gözlemcinin hızları
(hareket yönleri) biri birine dik ise Doppler
etkisi sıfıra eşittir. Optikte ise böyle dik yönde olan hareketlerde de Dopler olayı gözleniyor. Elektromanyetik dalgaları
ortamda yayılıyorsa, o zaman ortamın parametreleri Doppler
olayını etkiliyor. Eğer cihazların duyarlılıklarını
artırmak imkanımız yok ise, doğru sonuca yakın değerleri almak için nelerin
yapılması gerektiğini düşünelim. Doppler etkisini
ifade eden formülden görüyoruz ki, ilk önce düşen cismin (sabit frekans
kaynağının) serbest düşme koşuluna en yakın şekilde düşmesini sağlamak
gerekir. Örneğin havanın Arşimet kanununa göre
kaldırma kuvveti, viskozitesi ve akışına bağlı dinamik kuvvetlerin etkileri
toplanarak çok daha fazlaymış gibi görülebilir ve bu nedenle
kullanılan cihazların duyarlığı fazla olsa da, bulunan değer g = 9.8m/s2 den çok küçük olabilir. Diğer yandan cismin
toplam düşme zamanının büyük olması gerekir ki, cisim yeterince hız kazansın.
Böylelikle oluşan frekans kaymasının değerinin büyük olması da hata
sınırlarının içinde kalmasını engelleyecektir. Düşme zamanı küçük olursa hata
payı artmış olur. Fiziksel süreçler içinde ihmal edilen olayların sonucunda
oluşan hataların kullanılan cihazların toplam hatasından fazla olmaması için
de çalışmak gerekir. Cihazların hataları fazla olursa deney yapmağa deymez.
Sabit frekans kaynağının hareketsiz (üst konumda) durumdaki ve düştüğü
son konum noktasındaki (maksimum hız kazandığı) frekans farklarının yeteri
kadar büyük olması için bu iki konum arasında ki yükseklik farkı belirli bir
değerden fazla olmalıdır. Bu durumda frekans kaynağının düştüğü yüksekliye
bağlı olarak hata azaltılmış olur.
Sesin havada yayılma hızı v =(γP/ρ)1/2 = (γRT/μ)1/2
burada
γ =1.40 iki atomlu gaz molekülleri için sabit basınçtaki öz ısı
değerinin, sabit hacımdaki öz ısı değerine olan oranıdır, P-gazın basıncı ve
ρ- yoğunluğu, R= 8.31 103 J/kmol K
gaz sabiti, T= 290 K deney
yapılan ortamdaki mutlak sıcaklık ve
μ=29 normal atmosferdeki farklı moleküllerden oluşan gazın
ortalama moleküler kütlesidir. Buradan deneylerin hangi şartlarda yapılması
gerektiğini görüyoruz. Nem oranı da normal değerin dışında olmamalıdır, yani
hava kuru olmalıdır. Bu koşullarda yapılan deneyler tekrarlanmalıdır.
Aşağı konumda hareketsiz olarak duran ve sesin frekansını ölçen
cihazın özelliğini karakterize eden en önemli parametrelerden biri, ölçüm
için gerekli olan en küçük zamandır. İki ölçüm arasındaki zaman cihazı
karakterize eden bu zamandan çok büyük, yani hiç olmasa 5-10 kere, olmalıdır.
Düşme yüksekliği çok büyük değilse ölçümü bir kere ve en alt nokta civarında
yapmak gerekir ve bu durumda iki ölçme arasındaki zaman yaklaşık düşme zamanı
t ye yaklaşık olarak eşit olur. Ayrıca cihazın frekans değişimi sonucu ortaya
çıkan frekanslara da ilkin sabit frekansa duyarlı olduğu kadar duyarlı
olmalıdır.
Sabit frekans kaynağının düşmesi serbest düşmeye benzer şekilde olması
gerekir. Bunun içinde düşen cismin boyutları küçük, kütlesi büyük ve şekli
düşen su damlasına benzer şekilde (yani aerodinamik şekilde) olmalıdır. Yoksa
sürtünme kuvveti fazla olur. Unutmamak gerekir ki hız büyük değerlere
ulaştıkça sürtünme kuvveti artıyor ve ivme devamlı azalıyor. Bu da düşme yüksekliğini
sınırlıyor, yani sabit frekans kaynağını çok yükseklerden atmak doğru olmaz.. Açık havada yapılan deneyin
sonuçlarını rüzgar ve yakın frekanstaki dışarıdaki seslerde etkilerler. Bir
fiziksel niceliğin ölçülmesi sırasında ölçümü zorlaştıracak, ölçüm sonucuna
etki edecek hatta ölçülecek niceliğin ölçülmesini imkansız hale gelmesini
sağlayacak diğer fiziksel niceliklerin, ölçümden önce kesinlikle belirlenmesi
ve mümkünse gerekli işlemlerin ölçümden önce de yapılması gerekebilir.
Buraya kadar biz yazarın anlattığı konunun daha iyi anlaşılması için
gereken ek bilgileri verdik ve bazı ortaokul programı dışında olan amma doğru
olmayan yerleri belirttik. Şimdi yazının matematik kısmındaki Doppler olayı ile bağlantısı olmayan mekanik duruma aydınlık
getirelim ve çok daha önemli olan buradaki yanlış fikri aradan kaldıralım.
Yazar yazısında: “Doppler Etkisi konusunda bilinmesi
gereken en önemli husus, her ne kadar gözlemci dalga frekansının kendi
hareketi ya da dalga kaynağının hareketi yüzünden değiştiğini görse de,
aslında frekansın sabit kaldığı gerçeğidir. Tam olarak ne olduğunu daha iyi
anlamak için şöyle bir örnek üzerinde düşünelim:” Bu sözlerden sonra sabit bir hızla
yürüyen kişinin diğerine yakınlaşarak her saniyede bir tane top atıyor olan
örnek anlatılır. Doğal olarak her saniyede bir top atılırsa hareketsiz duran
insanda aynı frekansta, ama belirli bir gecikmelerle topları tutar. Bu durum
dalgalar konusu ve Doppler olayı ile bağlı değil.
Yazar buradan bir sonuca varır ve yanlış olarak Doppler
olayı olduğu zaman dalgaboyunun değiştiğini, ama
frekansın değişmediğini yazıyor. Bu da gözlemcinin, frekansın değiştiğini
ölçmesine rağmen söylenilir. Hatırlatalım ki fizik gözleme ve deneye dayanan
bilimdir. Eğer deneyler frekansın değiştiğini gösterirse buna inanmak
gerekir. 5. Olimpiyat
Soruları
Şimdi aynı fizik dergisinin (www.fizikogretmeni.com)
Eylül sayısındaki olimpiyat soruları çözümlerine bağlı bazı tavsiyelerde
bulunalım. Adeta böyle inceliklere hiçbir zaman değinilmiyor, ne sorular
sorulurken, ne de çözümlerde. Nasıl ki normal insanlar klasik müziğin bazı
inceliklerini hissetmiyor, nasıl ki bizler
Bizim gibi toplumlar adeta dünya bilimine ve teknolojisine katkıda
bulunmuyorlar desek yaklaşık doğru olur. Fizikte doktora yapanların yaşı
yaklaşık 30 civarındadır ve yazılan tezler yanlışlıklarla dolu ve bilim için
tamamen önemsiz de olabilirler. Dünyanın en büyük fizikçilerinin, en önemli
bilimsel işlerinin çoğunu zaman 22–26 yaşları arasında yaptığı bilinmektedir.
Newton (1643–1727) fizikten bildiğimiz kanunlarını 26 yaşında tamamlamış
bulmuştu ve bunları yapmasaydı bile adı tarihte en büyük matematikçi gibi
kalacaktı. Einstein (1879–1955) 24 yaşında
yaptığı çalışma için Nobel ödülü almış ve 25 yaşında yaptığı iş ile Dünyanın
en büyük bilim adamı olduğunu göstermiş. Fransız matematikçi ve astronom Alexis- Clod Clero (18 yüz yıl) Paris Akademisinde ilk bildirisini
sunduğunda 12 yaşındaydı. Fizik ve
matematik konularında en büyük işler yapmış kişilerden bazıları, ilk bilimsel
makalelerini 13–14 yaşlarında yazmışlar (örneğin Maxwell
ve Hamilton).
Adını matematik tarihine yazdıranlar içinde, 21 yaşında düelloda öldürülmüş Evariste Galois (1811–1832)
vardır. Ünlü fizikçi Thomas Young (1773–1829), 2 yaşında kitap okumaya başlamış, 16
yaşında yaklaşık on dil biliyordu, bunların içinde Türkçe ve Arapca da vardı, 23 yaşında tıpta doktora yapmış.
Bu ve diğer en ünlü fizikçiler bizim eğitim sisteminde ve ortamda
okusalardı, böyle değil, benzer şekilde bilime katkıda bulunamazlardı ve ÖSS
sınavlarında da birincilerden olamazlardı. Çünkü bizim eğitim sistemi ve
ortam bilimsel düşünceyi kısıtlamaya doğru yönelmiştir. Biliyoruz ki TUBİTAK’da bilim adamı yetiştirme grubu vardır,
olimpiyatlar ve çocuk şenlikleri yapılır. Fizik ve matematik olimpiyatlarında
en önde gidenler Çin ve Rusya dır. İran yaklaşık 5. ve biz de 10. sıralarda yer alırız.
Böyle işlerde Avrupa ülkeleri çok daha gerilerdedirler. Çünkü onlar düşünen
insan yetiştirmek ile uğraşıyorlar, bu yönde de Çin, Rusya ve Hindistan
bizden çok öndedirler. Bu nedenlerle de biz, bizde pratik olarak olmayan,
düşündürücü noktalara önem verilmesini istiyoruz. Sayın Osman Mutlu Eylül ayı
olimpiyat sorularını (3 tane) çözmek için denklemleri doğru yazmış
(denklemlerin çözümleri ilgimi çekmiyor), ama çözümleri anlatarak verseydi
çok iyi olurdu. Çünkü fizik anlatımdadır. Birinci soruda eğik ve sürtünmesi olan
düzlem üzerinde farklı kütleleri olan iki cismin, makara üzerinden geçen ipte
asılı olan üçüncü cismin ağırlığından kaynaklanan kuvvet ile sabit ivme
kazanarak hareket ediyorlar
Şekilde görüldüğü gibi ilk iki cisim aynı boyuttadırlar, ama kütleleri farklıdır. Bu
cisimlerin kütlelerinin farklı olması bunların malzemelerinin veya
hacimlerinin farklı olmasından kaynaklanabilir. Eğer malzemeler farklı ise
neden sürtünme katsayıları aynıdır? Biliyoruz ki, belirli bir yüzey üzerinde sabit
hızla hareket eden cisim ile yüzey arasındaki sürtünme kuvveti sabit kabul
edilebilir. Ama ivme ile hareket eden cisim için böyle olması beklenmiyor.
Acaba neden bunu göz ardı ediyoruz?
Acaba soruda cisimlerin ve makaranın küçük olma şartı belirtildi mi?
Böyle olmasa makaranın eylemsizlik momentini göz ardı etmek mümkün olamazdı.
İp ile makaranın arasında ve makaranın kendi dönme ekseni arasında sürtünme
kuvvetinin olmaması belirtildi mi? İpin ağırlığının, diğer kütlelerle
karşılaştırıldığında çok küçük ve ipin esnek, uzamayan (deforme olmayan)
olduğu soruda belirtildi mi? Ortaöğretimde çocukların bu soruları düşünmeleri,
onların bilimsel düşüncelerinin gelişmesine yardımcı olur. Aslında onların
böyle bilgileri bilmesi de gerekiyor.
İkinci soruda, motor üzerindeki sürücü eğik düzlem üzerinden büyük bir
süratle harekete başlıyor ve önündeki çukura düşmeden çukurun karşı tarafında
daha aşağıda bulunan düz yol üzerine düşerek motorla hareketini devam ediyor.
Motor ve insan hareket eden bir sistemdir. Bu
sistemin kütle merkezinin nerede olduğu ve eylemsizlik momentinin ne kadar
olduğu çok önemli. Ama soru çözülürken motor ve insan sisteminin özelliği göz
ardı edilmiş ve soru bir noktanın hareketi gibi çözülmüş. Şimdi böyle göz
ardı edilemez olan parametreleri ve ek olarak havanın sürtünme kuvvetini göz
ardı ederek hesaplama yapsak yanlış sonuçlara varırız. Bu sonuçlara çocukları
inandırdığımız için onlar motor ile böyle deneme yaparlar ve sakatlanırlar.
Gerçekte motorun hızı soruda bulunandan daha fazla olmalı (rüzgarın da yönünü
göz önüne alarak) ve sürücü çukura yaklaştıkta kendini geri, motorun ön
tekerini yukarı çekmelidir. Her zaman yaklaşımlar yaparak soru çözmek, yanlış
eğitimdir. Yapılan yaklaşımlar da her zaman belirtilmelidir.
Üçüncü soruda da, birinci sorudaki makara ve ip için gerekli
hatırlatmalar geçerlidir. Burada sağdaki yükün üzerine ek cisim koyularak
simetri bozulmuştur. Bu ek cismin kütlesinin altında olan kütleye oranı ve
kütle merkezlerinden gecen dikey çizgiler arasındaki mesafe ne kadar fazla
olurlarsa, bir o kadar sağdaki ip düşey yönden kaymış olur. Ortada göz ardı
edilmiş açısal moment vardır. Şimdi Ekim ayı olimpiyat soruların
koşullarına göz atalım:
Adeta
eğik düzlemden kayan cisme bağlı sorularda kayan cismin şekline ve boyutlarına
önem verilmiyor. Buradaki birinci soruda da böyle yapılmış. Eğik düzlemin
yatayla açısı ve kayan cismin kaydığı yol ile oluşan sürtünme katsayısı ne
kadar fazla olursa, küp veya benzer şekildeki cisimlerin yatay yola geçiş
sırasında devrilme olasılığı da fazla olur. Cisimlerin büyük hızlarla kaymaları
da bu olasılığı artırır. Bunları göz önüne almayarak ve öğrencilere
hatırlatmayarak bilimsel düşüncesi kısıtlanmış insanlar üretimine yardımcı
oluyoruz. Böyle şekiller ve sorular gelişmiş ülkelerin kitaplarında da
çoktur. Ama orada düşünmek yasak şeklini almamış, tam tersi, teşvik ediliyor.
Bu nedenle de oralarda fizikle ilgili doğal
süreçlere yaklaşımların olduğu anlaşılmaktadır. Onlar nelerin ihmal
edildiğini bilirler, bilmeseler de öğrenme imkanları vardır.
İkinci soruda sabit ivme ile hareket eden asansör içinde aynı zamanda
biri diğerine dik olan yönlerde hareket eden sarkaç sorusu verilmiştir.
Burada periyodun bulunması istenir.
Biliyoruz ki yalnız basit (matematik) sarkaç için
bu yöntemle periyot bulunabilir. Ama sorunun koşulları kesin verilmemiş. Ne
ipin, ne asıldığı yerin, ne de asılan cismin hangi şartlara uyması gerektiği
ortada yok. Bu nedenle de sarkaç’ın basit mi veya fiziksel mi olduğu
bilinmiyor. Üçüncü soruda bir sıvı üzerinde aynı
hacimde olan cisimler durumunda, yoğunluğun birimi yazılmamış.
Böyle sorularda bu cisimlerin şekillerinin aynı olduğunu da belirtmek sorunun
anlaşılması ve çözülmesi bakımdan iyi olur. Çünkü bu koşul belirtilmez ise
soru çözülmez hale getirilmiş olur. Bu soru diğer ikisinden basittir.
Derginin Ekim ayındaki makale ve sorulardaki bazı yanlışlıkları ve
yetersizlikleri tartıştım. Dergi Türkiye’nin en iyi fizik dergisidir belki.
Ama herkes Türkiye’de eğitim ve bilim seviyesinin çok düşük olduğunu biliyor.
Dergiye bu makaleleri, soruları ve çözümleri gönderenlere teşekkür ederim. Dergi
önemli iş yapıyor, keşke eğitime önem verenler ve dergiyi okuyanların sayısı
çok olsaydı. UYARI: Eğitişim Dergisinden yapacağınız her
türlü alıntı için kaynak belirtmeniz ve sayfaya bağlantı
vermeniz gerekmektedir. Yazıları bütün olarak kendi sayfanızda
yayımlamanız yasaktır. Ancak, başlık ve bazı küçük alıntılarla, yazının
tanıtımını yapabilir ve "Devamı için TIKLAYIN!" diyerek, konuklarınızın, ilgili
yazımıza yönlendirilmelerini sağlayabilirsiniz. |
|
|
|