|
|
Eğitişim Dergisi E-Eğitim, Bilim ve Sanat Dergisi Mart 2009. Sayı: 22 ISSN 1307-1785 |
|
|
EVREN, EVRENLER, EVRİM, ALLAH ve İSLAM - 2 Prof. Dr. Oktay Hüseyin (Guseinov) Akdeniz Üniversitesi (E) |
|
|
Yazının birinci
bölümü için tıklayınız
6. Fizik
açısından Ruh, Vücut, Düşünce, Madde ve Alan kavramlarına, din
açısından amatör fizikçinin bakışı. Her hangi bir konuda tartışma
açılırsa, tartışmanın faydası olması için kullandığımız kavramların neler
içerdiklerini açık şekilde bilmemiz gerekir. Adeta diyoruz ki İslam bir
dindir ve diğer dinlerden farklı olarak barışçıl dindir. Yukarıda bütün
evrenleri yaratan ve onların (içindeki cansız ve canlılarla bir yerde) için
mutlak şekilde kanunlar koyan tek bir Allahın olduğunu bildiğimizden
konuştuk. Allah’ı yansıtan (tanıtan) din de birdir ve bu din İslam’dır.
Evrenlerin sayısı hakkında kesin bilgilerimiz de yoktur. Ama her bir evrende
sonsuz sayıda gelişmiş yaşam için uygun olan gezegenler var olduğunu ve her
bir gezegende, yaklaşık olarak her bir 10 milyon yılda bir kere, düşünce
açısından gelişmiş canlıların yaşamasına imkân oluştuğunu büyük olasılıkla
kabul edebiliriz. Diğer yandan kesin olarak
biliyoruz ki, bütün bu sonsuz kadar toplumlara indirilen kitaplar içinde,
gerçekleri ulaştırmak için en yararlı olanı Ku’ran’dır
ve evrenlerdeki toplumların tek gerçek kutsal kitabıdır. Doğal olarak sonsuz
sayıda farklı evrenlerde ve gezegenlerde, Tanrının, onu yansıtan (tanıtan)
dinin ve kutsal kitabının adları farklı ola bilir, ama kavram olarak
aynıdırlar. Bu sonsuz sayıda evrenlerde ve gezegenlerde farklı zamanlarda
yaşayan farklı şekilde olan yaratıkların Arapçayı nasıl bildikleri, kuranı
okudukları ve ibadetlerini nasıl gerçekleştirdiklerine ilişkili bende hiçbir
fikir yoktur. Allah’ın kendisini tanıtmak
için dünyanın bile çok küçük bölgesini ve Arapçayı seçtiğini anlamış değilim.
Belki de sonsuz sayıda olan farklı canlıların onu tanıması için peygamberler
göndermek ve kutsal kitaplar indirmek istememiştir. Bu sonsuz sayıda
evrenlerde, gezegenlerde farklı zamanlarda yaşayanların doğanı inceleyerek,
Allahın kanunlarına ulaşarak onu tanımalarını istemişti. Örneğin Einstein in
onu tanıdığı gibi. Doğal olarak böyle toplumlar sonuçta tek Allahın olması
fikrine gelecekler ve İslam dinini kabul edecekler. Ama ibadetlerini Arapçamı
yapacaklarını şimdi demek zordur.
Gerçekte bütün evrenleri yaratan tek Allah olduğu için, Tanrını doğru
şekilde tanıtan farklı dinlerin olması imkânsızdır. Ama buna rağmen,
dünyadaki örneklere dayanarak, Allah’ı doğru şekilde tanıtamayan sonsuz
sayıda farklı inançların olmasına sanki inanmak zorumdayız. Ç:inlilerin,
Hindistanlıların ve onların komşularındaki milletlerin (dünya nüfuzunun
yarısının) tek bir Allaha inanmadıkları, onların dinlerinin sonuçta
bizimkinden farklı olduğu anlamına gelmez, sadece onların inançları şimdi
bizimkinden farklıdır. Böyle inançların ise, toplumların yaşamında büyük önem
taşımağına ve gelenekleri çok etkilemesine rağmen onlar gerçek varlık,
evrenler ve toplumlar için bizim din gibi temel değil. İnançlar nasıl olursa
olsunlar veya bitki ve hayvan âleminde ki gibi hiç olmasın, evrenler ve
onların içerdikleri Allahın kanunları ile yaşıyorlar ve evrimleşiyorlar. Din
İslam’dır ve bütün evrenlerdeki canlılardan bağımsızdır. İnanç, inanıp veya
inanmamak ise toplumların düşüncenin gelişme seviyesine bağlıdır. Evrenlerdeki madde ve alanlar, nesneler,
temel parçacıklar, atom ve moleküller, etkileşme türleri, canlılar ve onların
yapıları farklı olabilir. Acaba madde ve fiziksel alanlarla etkileşmeyen ve
şimdiki bilimler dışında kalan ruhlar farklılar mı? Ruhların hasta ve sağlam
olduğunu ve düşünce seviyesi ile bağlı olduğunu sanki her kes kabul ediyor.
Çoğu zaman diyorlar ki sağlam vücutta sağlam ruh olur. Bu doğrudur, ama makro
dünyada bir şeyin tam olarak gerçek olması için (klasik fizikteki gibi)
istisnalar olamazlar. Ama örneğin Hawking Stephen
(1942- ) yaklaşık 50 yıldır çok hasta olmağına rağmen inanılmaz sağlam ruhlu
insandır. (Burada biz ruh sözünü genelde farklı anlamda kullanıyoruz.) Bu çok
sağlam ruhlu, sağlam düşünceli insan, varlığı ve yarattıkları ile sanki
gerçektende ruhun vücuttan bakımsız olarak varlığını göstermektedir. Diğer
yandan her bir canlının doğup, yaşayıp ve öldüğünü biliyoruz. Ama onların
öldükleri zaman, insanlar dışında, vücutlarından bir ruh çıktığından
konuşmuyoruz. Böyle yaklaşımda ruhu canlılara yaşam verici gibi değil, daha
fazla insan düşüncesi ile bağlı olarak kabul etmiş olmaktayız. Biyoloji açıdan insan vücudunun
ne malzemesi, ne de boyutları hayvanınkinden pek farklı değildir. Diğer yandan ne dış güzelliyi, ne çevreye
ve kendinden olanlara verdiği zararla insan hayvandan pek farklı değildir.
Ama insanların düşünce kapasitesi ve derinliği en düşükten başlayarak
inanılmaz yüksek gelişmiş seviyelere kadar uzanmaktadır. Yukarıda Einstein in
buna bağlı fikri getirilmiştir. Bazı insanlar düşüncesi ve bilimsel buluşları
ile bütün insanlara ve çevreye çok büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Böyle
insanlar Allahın bütün evren için geçerli olan kanunlarının çoğunu bulmuşlar,
onun yaptıklarını herkesten daha iyi öğrenmişler ve böylece ömürlerini
tamamen Tanrını tanımağa vermişler. Böyle bilim adamlarına örnek olarak ilk
önce Newton’u ve Einstein’ı göstermek gerekir. Acaba bunların ruhları cennete
gitmeği babaanneminkinden daha fazla hak etmiyor mu? Eğer Kur’an’da
ruha vücuttan ve bilime (Allahın yaptıklarını öğrenerek onu daha iyi tanımağı
kolaylaştıran) görsel şeylerden, bütün insanlara hizmet etmeğe, insanın
yalnızca kendini düşünmeğine daha önemli yer verilirse, o zaman Newton ve
Einstein cenneti çok daha fazla hak etmişlerdir diyebiliriz. Ruh Evrendeki madde ve alanlarla
baryon veya elektromanyetik etkileşmesi yapsaydı,
fizik cihazları ile çoktan gözlenmiş olması gerekirdi. Yukarıda onun madde
ile ya zayıf etkileşmede, ya da gravitasyon
etkileşmesinde iştirak edebildiğinden konuşmuştuk. Ama bu durumda o ne insan
vücudunda bulunamaz, nede Evrenden çıkarak cennet-evrene ulaşamaz. Bu
nedenlerle de ruhun Evrendeki madde ve alanlarla hiç etkileşmeyen bir şey
olabileceğini söylemiştik. Ruh enerji-momentum taşımayan bir şey ise, onun
ışık hızından milyarlar defa daha hızla hareket edebilmesine bir bilimsel
yasakta yoktur. Ruh hayvanlardan daha gelişmiş şekilde düşünen canlılara,
yani insanlara mahsustur. Bu durumda ise, ruh düşünce ile bağlı bir şey
olabilir. Adeta insan ölen zaman ruhun
ağzından çıktığı söyleniyor. Müslümanlar ölen zaman insanın yüzünü güney yöne
çevirirler. Ruhun böyle insanın ağzından çıktığını düşünelim. Bu durumda
farklı saatler da ve yılın farklı mevsimlerinde ağızdan çıkan ruhlar çok
farklı yönlere gitmiş olurlar, çünkü Dünya hem kendi aksanı, hem de Güneş
etrafında dönüyor. Müslüman olmayanların yüzlerini zaten bir belli yöne
yöneltmiyorlar. Eğer cennet ve cehennem belirli bir yönde yerleşmişlerse,
ruhların çoğu onlarla karşı karşıya gelmezler. Cennet ve cehennem çok
uzaklarda yerleşirlerse ruhların oralara ulaşma olasılığı sıfıra yaklaşmalı
olmalıdır. Diğer yandan ruh madde ile etkileşmiyorsa veya zayıf etkileşme ile
etkileşirse zaten insanın içinde bulunamaz, çünkü bu durumda madde ruh için
şeffaf olur. Eğer ruha insanın yaşamı değil,
yalnızca düşüncesi bağlıdır, bu durumda bunların ikisi de madde olmadığından,
temel bilimlere zıt düşen bir şey olamaz ve diyebiliyoruz ki, ruh ve düşünce
arasında bilmediğimiz bir etkileşme vardır. Böyle fikri ne ispatlamak ne de inkâr
etmek mümkün olmadığından işler kolaylaşıyor. Ruhu fizik düşüncelerin dışına
çıkarsak ise, işler çok daha kolaylaşır. Düşünelim ki ruh doğası bilinmeyen
dalga özelliği taşıyor ve etkin şekilde bulunduğu yer insan düşüncesi olan
bölgededir. İnsan öldükten sonra onun düşüncesi yok oluyor ve ruh-dalganın en
büyük olasılıkla aktivite gösterdiği yer de, ya cennete ya da cehenneme
kaymış oluyor. Ruhun dalga özelliğinde olduğu
ve düşünce ile etkileştiği halde cennetin ve cehennemin de çok uzaklarda
olmasına gerek kalmıyor. Cennet Dünya atmosferinin aşağı katlarında, cehennem
ise atmosferin en üst katlarından (stratosfer) başlayarak daha uzaklarda
yerleşe bilirler. (Dünyanın çok sıcak olan merkez kısmı dâhil.)
Bu durumda cennete giden ruh yerdeki güzelliklerin içinde büyük
olasılıklarla bulunur, cehenneme giden ruh ise birkaç 7-Peygamberlerin göklere
çıkmasına ve oralarda gördüklerine bir fizikçi düşüncesi ile bakış. Herkes bilgisayar ortamında din
konusunda, Türkçe yazılmış ve biri diğerine benzer milyonlarca yazı
bulabilir. Böyle olduğundan bunlara referans da vermeğin bir önemi kalmıyor.
Bu çok önemli konulara bağlı sohbetleri babaannemde biliyordu. Şimdi bilgisayar ortamında olan ve kaynak
olarak “Mübarek Gün ve Geceler, Nesil Yayınları” gösterilen makaleden bizim
için en önemli alıntıları alalım ve bir fizikçi gibi düşünelim. “Miraç nasıl oldu? Miraç, Receb ayının 27. Gecesi Cenab-ı
Hakkın daveti üzerine Cebrail Aleyhisselâmın rehberliğinde
Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamın Mescid-i Haramdan Mescid-i Aksâ'ya, oradan semaya, yüce
âlemlere, İlâhî huzura yükselmesidir.
Semanın bütün tabakalarına
uğradı. Sırasıyla yedi sema tabakalarında bulunan Hz. Adem,
Hz. Yahya ve Hz. Îsa, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz.
Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim gibi peygamberlerle görüştü, Onlar kendisine
“Hoş geldin” dediler, tebrik ettiler. Bundan Sonra Hz. Cebrail ile birlikte
imkân ile vü-cub ortası
(kâinatın bittiği yer) Sidretü'l-müntehâ'ya geldiler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü
Vesselam orada ikisi gizli, ikisi açıktan akan (Nil, Fırat) dört nehir gördü.
Sonra her gün yetmiş meleğin ziyaret ettiği Beytü'l-Ma'mur'u ziyaret etti. Hz. Cebrail'in buradan öteye gitmesi
mümkün değildi. Peygamberimiz Aleyhissalâtü
Vesselam bundan sonra Refref adında bir vasıta ile zaman
ve mekândan münezzeh (uzak) olan Cenab-ı Hakkın
cemaliyle müşerref oldu.” Önce fizik açısından tam olarak
anlamadığım bir ifade üzerinde duralım. Burada her gün sözü ne anlama
geliyor. Bir gün Dünyanın kendi aksanı çevresinde bir kere dönmesi için
gereken zamana denir. Bu zamanda, hem Güneş sistemindeki gezegenler, hem de
diğer yıldızların çevresinde dolaşanlar için farklıdır. Yazıda bildirilir ki
Peygamberimiz kâinatın (Evrenin) en uzak yerine ulaşmıştır. Bunu nasıl
anlayalım, ışık hızı (300 000 km/s) ile yaklaşık 10 milyar yılda ulaşılabilen
yere mi? Eğer meleklerle oradaki her hangi bir gezegenin üzerinde görüşme
olup ise, bir gün sözü şimdiki bilimden uzak olan insanlar için kolaylık
yapmak için kullanılmıştır. Aynen kâinatın bittiği yer ifadesi gibi. Çünkü
şimdiki bilim çerçevesinde Evrenin ne merkezi, nede bittiği yer (kanarı)
yoktur. Bu bölge için zaman ve mekânın olmamasından söz edilmiyor. Bunları
göz önüne alarak gün ve kâinat sözünün Dünyaya ait olduğunu kabul edebiliriz.
Sonrada Allah’la görüşülen yerin zaman ve mekândan münezzeh (uzak) olduğunu
görüyoruz. Her bir evrende zaman ve mekân olduğu için bu yerin evrenlerin
dışında olduğu fikrine geliriz. Bizde yukarıda Allahın böyle bir yerde, yani
evrenler arası bölgede olduğundan yazmıştık. “Peygamberimiz Aleyhissalâtü
Vesselam Rabbinin huzurundan döndükten sonra Hz. Musa ile karşılaştı., “Allah
ümmetine neyi farz kıldı?” diye sorunca, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam “50 vakit namaz” buyurdu. Hz. Musa'nın, “Rabbine dön, azaltması için Rabbinden niyazda bulun, ümmetin buna güç
yetiremez” demesi üzerine, Peygamberimiz Aleyhissalâtü
Vesselam, beş sefer Cenab-ı Hakka niyazda bulundu,
her seferinde 10 vakit indi, sonunda beş vakitte karar kıldı.” Ne yazık ki Allah ve Peygamberimiz
arasında geçen fikir alışverişini bilmiyorum. Yazının bu kısmından görüyoruz
ki beş sefer temas sonucu Tanrı önce buyurduğu 50 vakit namazdan vazgeçip 5
vakit’i kabul görmüştür. Buda onun Peygamberimize çok büyük saygısının
olduğunun sonucudur. Ama kayıt etmek gerekir ki yazar matematikçi değil. Beş
sefer ziyaretin her seferinde 10 vakit indirilseydi 50 vakitten bir şey
kalmazdı. Diğer yandan Hz. Musa’nın çok uzak geleceği görmesini ve Araplara
(gelecekte Müslüman olan toplumlara da) olan sevgisini görüyoruz. Çünkü 50
vakit namaz insanların hem evde, hem de dışarıda çalışma imkânlarını yok
dereceye getirebilirdi. Belki de Tanrı yerdeki yaşam ortamını, bol gıda olan
güllük, çiçeklik ve ormanlık olan bölgelerdeki kuşların yaşamına benzer yapacakmış
ve hiç çalışmağa gerek kalmayacaktı?
Her bilim adamı gibi, benim içinde Peygamberlerin temel bilimler
konusunda neleri bildikleri önem taşıyor. Tanrının 50 vakit namaz
buyurmasından anlaşılır ki, bu sayı sonsuz sayıda evrenlerdeki, sonsuz kader
toplumlar için ortalama değerdir. Bu sonsuz sayıda toplumlar hiç
çalışmıyorlar da, yalnız Dünyadakiler mi çalışma zorundalar? Böyle düşünmek
zordur. Büyük olasılıkla canlıları barındıran gezegenlerin kendi aksanları
çevresinde dönme periyotlarının ortalama değeri, bizde
zaman birimi olan saatle ölçülen günden yaklaşık 10 kere fazladır. Bu böyle
ise, temel bilimler için çok önemli sonuca ulaşmış olmuşuz. Ama Dünyanın
periyodu böyle büyük ve Güneş aynı özellikte olsaydı, bildiğimiz biyoloji
hayatın çoğu için (insan içinde) felaket olurdu. Çünkü ekvatora yakın
bölgelerde güneşin şimdikinden yaklaşık 10 kere daha uzun zaman gökte kalması
dehşet sıcaklıklara ve uzak bölgelerde böyle uzun geceler olması, her şeyin
donarak yok olmasına neden olurdu. Sanki Musa Peygamber böyle şeyleri
biliyordu. O ki insanlar çok daha sonralar bile, Güneşin ne olduğunu ve
önemini bilmiyorlardı. Örneğin, denilenlere göre: “İnsanlar için
Güneş mi veya Ay önemlidir” sorusuna Kuzma Prutkov böyle cevap vermiştir. “Doğal olarak Ay, çünkü o
yeri geceler ışıklandırır. Güneş ise gündüz gözüküyor. Gündüz de zaten
ışıktır.” Yukarıda
cehennemdeki ateşin ve yanma sürecinin yerdekine benzerliği olmadığını
yazmıştık. Orada ne kimyasal nede çekirdek tepkimelerinin oluşma olasılığı
yoktur. Ruh ve cehennemdeki ortam bildiğimiz 4 temel etkileşimden ikisinin
(elektromanyetik ve güçlü) dışında
olan bir bilmediğimiz etkileşmede olmalıdır. O ortamdaki şey aynı zamanda
genel çekim etkileşmesinde iştirak etmeli ki, Dünyanın ya içinde, ya da atmosferinde
cehennem bulunabilsin. Yazıdaki alıntıdan görüyoruz ki, Peygamberimizi
cehennemdeki gezinti fiziksel olarak etkilememiştir. Yani oradaki ateş
bildiğimizden değil ve gördü (görmek) sözü elektromanyetik etkileşmesi ile
bağlı değil. Peygamberimizi bu gezdiği yerler gök’ün (Dünyanın atmosferinin)
katlarında olduğundan cennet ve cehennem (gök’ün katlarında olan diğer her
şeyde) genel çekim etkileşmesinde iştirak etmeliler ki orada bulunabilsinler. Unutmamak gerekir ki şimdiki temel bilimler
birçok soruları cevapsız bırakmıştır ve bunlarda en önemlilere örnektirler.
“Cenab-ı Hak her şeye her şeyden daha yakındır, fakat
her şey O’na sonsuz şekilde uzaktır. Meselâ, güneşin insan gibi aklı olsa da
bizimle konuşacak olsa, elimizdeki binlerce
senelik mesafeyi…. Diğer taraftan biz bir
çeşit ayna olan gözümüzle güneşe yaklaşabiliyoruz. Oysa güneş bize 150 milyon
km. uzaklıkta bulunuyor, hiçbir şekilde ona yanaşamayız. Güneşe bir derece
yaklaşmak için ancak Ay kadar büyümek lazım. Bu da mümkün değildir.” Bir fizikçi açısından “binlerce senelik mesafeyi aşarak” anlaşılmıyor
çünkü hızın büyüklüyü verilmemiştir. “bir
çeşit ayna olan gözümüzle” – böyle bir cümle de fizik açısından doğru olamaz,
belki edebiyata olur. “Güneşe bir derece yaklaşmak için ancak Ay kadar
büyümek lazım.” – Ne yazık ki fizikçi için böyle bir cümle hiçbir anlam
taşımıyor. “Soru: “Bunun bir örneği var mıdır? Bir uçak ancak 10-15 bin metre yukarı
çıkabiliyor, bir uzay gemisi ancak Ay'a ve Venüs'e ulaşabiliyor. Bir insan
birkaç dakika gibi kısa bir sürede milyonlarca metre uzaklara nasıl gidip
gelebilir?” “Yerküremiz,
yani Dünya bir yılda yaklaşık 188 saatlik bir mesafeyi bir dakikada döner, yirmi
beş bin senelik mesafeyi bir senede alır. Bu muazzam hareketi ona yaptıran ve
bir sapan taşı gibi döndüren bir Kudret, bir insanı Arş-ı Âlâya getiremez mi?
Güneşin çevresinde o ağır cisim olan dünyayı gezdiren bir hikmet bir insan
bedenini şimşek gibi Rahman'ın Arşına çıkaramaz mı?” “bir uzay gemisi ancak Ay'a ve Venüs'e
ulaşabiliyor.” Yazarın bu cümlesi hangi zamana aittir bilemiyorum. Bu
mesafeler “Dünya bir
yılda yaklaşık 188 saatlik bir mesafeyi bir dakikada döner, yirmi beş bin
senelik mesafeyi bir senede alır.” – Bu cümlede bilim açısından bir fikir
ifade etmiyor. Dünya için “ağır” sözü de kullanılamaz. Yalnız yerde olan
cisimlerin ağırlığı olur. Dünyanın ise ağırlığı yoktur. Evrensel çekim (Tanrının en önemli
kanunlarından biri olan) küveti sonucu Dünya büyük hızla Güneş etrafında
hareket ediyor. Bu önemli kanunun bozulması gerekir ki Peygamberimiz Dünyanın,
Güneşin, Galaksinin ve belki de Evrenin çekim alanından çıka bilsin. Bu yolun
bir veya beş kere gidip gelmesinin pek büyük bir farkı yoktur. Fizikte istisnalar
olmuyor. Ama Tanrı kendisi istisnalar yaparak kanununun dışına çıkabilir.
Kanunlar üretenler ve kanun üzerinde yetkili olanlar kanunları istediklerinde
bozabilirler. “Peygamberimiz sadece ruhuyla gitse olmaz mıydı? Soru: "Öyleyse ise neden Miraça
çıktı? Ne lüzumu var? Evliya gibi ruhu ve kalbi ile gitse yetmez miydi?" “Cenab-ı Hak
görünen ve görünmeyen âlemlerdeki güzellikleri göstermek için, kâinat
fabrikasını ve merkezini gezdirmek, insanlığın amel ve ibadetlerinin âhiretteki neticesini göstermek için Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamı oralara davet etmesi gayet
makuldür. Sadece ruhu ve kalbi ile değil, bu seyahate bedeninin de iştirak
etmesi gerekir. Zaten Cenab-ı Hak Cennette bedeni
ruha arkadaş ediyor. Peygamberimiz Miraca sadece ruhen çıkmış olsaydı, zaten mucize
olmazdı. Çünkü her veli ruhen ve kalben o âlemlere çıkabiliyor.” Zaten ruh kendisi temel bilimler dışı bir
kavram olduğu için mucizedir. Ama böyle seferde bedeni ruha arkadaş etmek çok
daha büyük mucizedir ve buda bizi sevindirmektedir. Soru: "Birkaç dakikada binlerce yıllık mesafeye gidip gelmek aklen mümkün
müdür?" “Cenab-ı Hakkın sanatında hareket ve hızın derecesi farklı
farklıdır. Sesin hızı ile ışığın hızı, elektriğin hızı, hatta ruhun ve
hayalin hızı birbirinden bütünüyle farklıdır. Gezegenlerin hızları da
birbirinden farklıdır. Meselâ ışığın hızı 300.000 km/sn iken sesin hızı 360
km/sn'dır. Acaba
Peygamberimizin lâtif bedeninin yüce ruhuna tabi olması, ruh hızında hareketi
nasıl akla ters gelebilir? Miraçın çok
örnekleri vardır: Bir insan, gözüyle bir saniyede Neptün gezegenine
çıkabilir. Bir bilim adamı, astronomi kanunlarına binerek tâ
yıldızların arkasına bir dakikada gidebilir. İman sahibi her insan, namazın
hareketlerine düşüncesini bindirerek bir çeşit… Yine nurlu bir cisme sahip
olan melekler bir anda yerden Arşa, Arştan yeryüzüne gidip geliyorlar. Cennette,
Cennet ehli mü'minler, Cennet bahçelerine kısa bir
zamanda çıkabiliyorlar.” Birincisi yazarın kendi sorusuna
cevabının hızlarla bağlı kısmı temel bilimler açısından pek anlam taşımayan
söz ve rakamlar içeriyor. Bizi ise sorunun doğru şekilde koyulmaması
ilgilendirdi. ”binlerce yıllık
mesafeye”- bu çok belirsiz bir uzaklıktır, çünkü yolun hangi hızla gidildiği
bilinmiyor. Diğer yandan bu hız ışık hızı gibi en büyük hız olsa, gidilen yol
bizim galaksinin boyutlarını bile aşmıyor. Bu da Peygamberimizin Allah’la
görüştüğü bölgenin Evren dışında değil, çok yakında, belki de Dünya
çevresinde olduğunu sanki gösteriyor. Ama yukarıda zaman ve mekândan uzak
olduğu değilmişti. Bu da görüşme yapılan bölgenin evrenler dışında olduğunu
gösterir. Bunlar Einstein in görelilik teorilerine uymuyorlar. Bu teorilere
göre Evrenin dışına çıkmak imkânsızdır ve ışık bile böyle mesafeni ancak on milyardan
fazla yılda gedebilir. Ama biz Allahın temel kanunlarından istisnaların
olabilmesini biliyoruz ve bu nedenlerle de mucizelere inanıyoruz.
Gerçekten de o zamanlar ki kâinat ve dünya kavramlarının şimdiki
Evrenle bir hiç alakası yoktu. Şimdi yukarıdaki bir alıntıya dönelim: “Semanın bütün
tabakalarına uğradı. Sırasıyla yedi sema tabakalarında bulunan Hz. Adem, Hz. Yahya ve Hz. Îsa, Hz.
Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim gibi peygamberlerle görüştü.”
Peygamberimiz bütün tabakalara uğrayarak yalnız tanıdığımız peygamberleri
gördü ise bu sanki şunu gösteriyor. Sonsuz kadar evrenlerde yaşayan sonsuz
kadar toplumlarda hiç peygamberler olmamıştır veya Tanrı ile görüşme yeri
Dünyanın yakın bölgesinde olmuştur. Diğer yandan sema (gök) kavramları
Dünyanın atmosferi ile bağlılar. Sonsuz sayıda diğer evrenlerde ve bizim
evrendeki sonsuz kadar toplumlara Tanrı hiç Peygamber göndermemiş mi? Belki
de Tanrı yalnızca Filistin, İsrail ve çok yakın bölgesindeki elçilerini
kendine daha yakın tutmuş? Bu sorulara cevap vermek zordur. Ama bir soru
açıklanmış oldu. Ya Dünyada ara sıra, yaklaşık her 10-100 milyon yıldan bir,
şimdiki insan gibi canlılar olmamışlar (olmaları olasılığı daha çoktur) ya da,
o zamanlar Tanrı elçiler göndermiyordu veya onları gök’ün katlarına
yüceltmiyordu. Arapçayı çok iyi bilen din bilim adamlarının Kuranı detaylı
olarak incelemeleri gerekir ki, yalnızca Dünyada değil, sonsuz sayıda düşünen
canlılar barındıran bizim evrendeki gezegenler değil, sonsuz sayıda
evrenlerde değil, İsrail ve Filistin’e Peygamberlerin gönderilme gerekçesi
bulunsun. Yazar “Miracın çok örnekleri vardır”
yazandan sonra yazıyor: “Bir insan, gözüyle bir saniyede Neptün gezegenine
çıkabilir.” Yazar unutuyor ki bu bir hayaldir, düşüncedir ve kesinlikle
gerçek değil, ama Peygamberimizin göklere kalkması bir gerçektir. İsa
peygamberin de göklere gitmesini insanlar görmüşlerdir. Hıristiyanlar buna
normal bakıyorlar, çünkü onu Allahın oğlu olarak bilirler. Daha sonra yazar yazıyor:
“Bir bilim adamı, astronomi kanunlarına binerek ta yıldızların arkasına bir
dakikada gidebilir.” Birincisi bilim kanunlarına binilmez ve hiçbir yere
gidilmez, bu da bir hayaldir. Son
alıntımız yazarın bildiklerini içeriyor: “Yine nurlu bir cisme sahip olan
melekler bir anda yerden Arşa, Arştan yeryüzüne gidip geliyorlar. Cennette,
Cennet ehli mü'minler, Cennet bahçelerine kısa bir
zamanda çıkabiliyorlar” Anlaşılır ki, göklerin katlarına yalnızca
peygamberler değil, büyük kütlesi olan mü’minler de
kısa zamanda çıkıyorlar ve çok zamanda canlı olan meleklerde. Böyle
yolculuklarda Tanrının evrensel çekim kanununun bozulması ile hep istisna durumlarının
oluştuğunu bildik. Eğer bu yolculuk yerden yaklaşık 50- Örneğin
canlıların havasız, kozmik ışımanın her şeyi delik deşik ettiği ortamda
yaşamasını, Dünyanın çekim alanından çıkmak ve belki de Evreni kısa zamanda terk
etmek için gereken sonsuz büyük ivmelere dayana bilmek. Farklı zamanlarda 124
000 Peygamberden yaklaşık olarak otuzu ara sıra Tanrı ile temasta olmuşlar
sanki. Bu onu gösteriyor ki Allah zamanının çoğunu bizim evrende geçirir ve
yalnız kendisine malum olan yolla Peygamberlere talimatlar verirmiş ve onların
sorularına açıklık getirmiştir. Bildiğimiz gibi her insanın ömrü boyu
çiğinlerinde melekler oturmuşlar. Biz ise ne onların ağırlıklarını,
hareketlerini, kokularını, sıcaklıklarını his etmiyoruz, yedikleri ve içtiklerinden
de haberimiz yok. Atom bombası patlayan yerde de insan yanarak kül ve duman
oluyor, ama melekler bunu hiç his etmiyorlar sanki. Ama bunlar bizi
şaşırmamalılar, çünkü zaten mucizeler bildiğimiz olaylar bilimler dışında
gerçekleşirler ve normal mantık’a uymuyorlar. Ya da meleklerin yapısında
elektromanyetik ve güçlü etkileşmede iştirak eden parçacıklar yoktur. Yukarıda
ise her zaman temel bilimlerinin açıklaya bilmediği şeylerin olmasını ve
bilimin sınırlarının durmadan genişlendiğini hatırlatmıştık. 8. Dini problemleri pek bilmeyen bir fizikçinin ulaşabildiği sonuçlar
1. Temel bilimlerdeki kanunlar deneysel ve gözlemsel olarak defalarca
onaylanmıştır. Bunlar tam olarak (yani hata payı sıfıra eşit) doğanın, yani
Allah’ın kanunları değiller.
Ama onlar hakikat olan Tanrının kanunlarına çok güzel yaklaşmadırlar. Bu
nedenle de temel bilimlerin kanunlarından en önemlileri, evren doğduğu zaman
oraya Allah tarafından koyulanlardır. Böyle olduğu içindir ki, onlar hiçbir
dinle ve özellikle İslam’la çelişkide olamazlar. Evreni tam bir bütün olarak ve onun
içerdiği nesneleri ve onlarda oluşan olayları ve süreçleri temel bilimlere
dayanarak öğrenmek için tek bir yolun ne olduğu bilinmektedir. Bunlar deney
ve gözlemler yapmak, elde edilen bilgileri incelemek ve genelleştirmektir.
Bunlara ve sezgiye dayanarak yeni teoriler kurmaktır. Her hangi bilim
dalındaki yeni teoriler eskileri kapsamalıdır, bilinen deneyleri ve
gözlemleri anlatmalıdır, bilinmeyen ve daha sonralar deneylerle (gözlemlerle)
onaylanan yenilikleri öngörmelidir. Bu teorilerin temelini oluşturan kanunlar
matematiksel ifadelerle verilmelidirler. Doğanın kanunları böyle şekilde
yansıtılmasalar onların bilim ve yeni teknolojiler üretimi için pek bir
faydası olmaz.
Fiziğin, kimyanın ve biyolojinin kanunları tam olarak doğanın, başka
deyişle Tanrının kanunları değildirler. Bilim geliştikçe, deneylerin hataları
azaldıkça ve çok derin ve geniş düşünce kapasitesinde olan bilim adamları
yetiştikçe bu kanunların yerlerine daha kapsamlıları ve doğanın kanunlarını
daha iyi şekilde yansıtanları gelir. Örneğin Newton’un kanunları yerine
Einstein’ın kanunları geldiği gibi. Düşünen herkesi ilgilendiren
birçok kimse böyle soruya cevap aramıştır. Ku’ran
doğaya (Evrene) bağlı bilgilere işaret ediyorsa neden Ku’ran’ı
devamlı okuyan Müslümanlar bilim ve yeni teknoloji üretimine çok az katkıda
bulunmuşlardır? Örneğin 1.5 milyar Müslüman 12-14 milyon
Yahudilerden yaklaşık 100 kere daha az. Şimdi anlaşılıyor ki bunun nedeni Ku’ran’ın genelde düşünüldüğü gibi yalnızca dünyadaki tek
kitap değil, evrende ve daha da ötesi, evrenlerin hepsinde her zaman,
zamanların temposundan bağımsız olarak tek kitaptır. Orada Allah’ın bütün
evrenler için geçerli, yani ortak olan en temel doğa kanunlarına, olaylara ve
süreçlere işaret ediliyor. Bu işaretleri doğru şekilde yorumlamak için çok
derin ve kapsamlı temel bilimler düşüncesi gerekir. Bizlerde ise böyle
düşüncenin oluşması için yüzyıllardır ortam oluşamıyor. Bunun ikinci nedeni
de gelişmemiş ülkelerin insanlarının Ku’ran’da
olduğu gibi doğaya bağlı ciddi yazıları düşünerek okuya bilmemekte di Biliyoruz ki, Nobel ödülü almış
tek Müslüman ve fizikçi Abdus Salam dışında Ku’ran’ı detaylı inceleyen Müslümanlar iyi temel bilimci
değildirler. Bu nedenle de Ku’ran’ı inceleyerek
Allah’ı ve İslam’ı güzel şekilde tanıtan büyük din bilimcilerimiz ile birlikte
iyi temel bilicilerimizin çalışmaları gerekmektedir. Yalnız bu durumda Ku’ran’da ki doğaya ve evrenlere bağlı işaretler kısman doğru
olarak yorumlanırlar ve sonuçta Müslümanlar da gereken katkıyı doğa
bilimlerine ve yeni teknolojiler üretimine yapabilirler. Ama bunun için aynı
zamanda bizlerin Peygamberimizin tesviyelerine önem vererek, kaliteli
eğitimin ve bilimin ne olduğunu anlamamız ve bu yönde ciddi çalışmalar yapmamız
gerekir. 2. Şimdiki
fiziğe göre her bir evrenin belirli bir yaşı vardır ve hepsinin içinde zaman-mekân
kavramı geçerlidir. Allah için yaş kavramı geçerli olmadığından ve onun
bulunduğu bölgede zaman ve mekândan münezzeh (uzak) geçerli olduğundan o genelde evrenler
arasında bulunuyor, evrenler üretiyor ve her bir everen için, sanki ayrı
ayrılıkta mutlak şekilde geçerli olan kanunlar üretiyor olduğunu
düşünebiliriz. Temel bilimlerden bildiğimiz en önemli kanunlar (özellikle
fizik kanunları) Tanrının kanunlarına çok iyi yaklaşımlardırlar. Bu
kanunlarda fizikçiler hiçbir istisnalar bulmamışlar ve bulamazlar da. Ama
Allah kendi kanunlarını istediği kader bozar, çok sayıda istisnalar yapar ve
mucizeler yaratır. Kanun üretenler ve
kanun emirleri bile kendi ürettikleri kanunları istedikleri zaman bozabildiklerini
medyadan hep duyuyoruz.
Eğer evrenler hepsi bizim
evren gibi sonsuz sıcak, sonsuz küçük durumdan başlayarak doğarlar ise, yani
kozmolojiden bildiğimiz gibi, genelde Allah’ın onların dışında olduğunu
düşünmek zorundayız. Her hangi bir evren başka bir evrenin içinde doğmamış
ise, bu evrenin dışında ne uzay, ne de zaman vardır. Orada uzay ve zaman dışı
bir ebedilik, Allah ve onun varlığını anlatan İslam’ın olduğunu düşünebiliriz.
Böyle olduğundan da Allah’a bir Evren, uzay ve zaman dışı varlık olarak
bakmamız gerekir. Evrenleri üreten ve onların evrimlerini değişmez kanunlarla
belirleyen bir varlık gibi. O mükemmel ve ebedi kanunlar oluşturmuş işe (3.
bölümde verdiğimiz örnekler gibi) ve Allahın işlerine karşı koyan bir küvette
yok ise, ayrı ayrı evrenlerin evrimlerine pek karışmayabilir.
Burada çok ve belki de sonsuz sayıda evrenlerden konuşmamız gerekir. Çünkü
son gözlemler enflasyon modellerinin daha doğru olduğunu gösteriyorlar. Bu
yeni modellerde de vakumdaki fuluktasyonlar
(sapmalar) evrenlerin oluşumuna yol açmaktadır.
3. Yazılanlara göre Hz.
Adem cennette yaşamış ve ömrü 130 yıl olmuştur. Bilindiği gibi Peygamberimiz
“Semanın bütün tabakalarına uğradı. Sırasıyla yedi sema tabakalarında bulunan
Hz. Adem, Hz. Yahya ve Hz. Îsa,
Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim gibi peygamberlerle
görüştü, Onlar kendisine “Hoş geldin” dediler, tebrik ettiler. Bundan Sonra
Hz. Cebrail ile birlikte imkân ile vü-cub ortası (kâinatın bittiği yer) Sidretü'l-müntehâ'ya geldiler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü
Vesselam orada ikisi gizli, ikisi açıktan akan (Nil, Fırat) dört nehir gördü.
Sonra her gün yetmiş meleğin ziyaret ettiği Beytü'l-Ma'mur'u ziyaret etti. Yine
nurlu bir cisme sahip olan melekler bir anda yerden Arşa, Arştan yeryüzüne
gidip geliyorlar. Cennette, Cennet ehli mü'minler,
Cennet bahçelerine kısa bir zamanda çıkabiliyorlar.” Gökün bu katlarında zaman ve mekân kavramlarının
geçerli olduğunu ve zaman ölçeklerinin Dünyanın hareketine bağlı olduğunu
görüyoruz ve 7’ci bölümde bunları tartıştık. Diğer yandan gök kavramı
Dünyanın atmosferine bağlı olduğunu biliyoruz. Bunlarda gök’ün katlarının,
cennet ve cehennemin Dünyada olduğunu destekliyor. Kâinatın bittiği yerden
Nil ve Fırat’ın görünmesi de Kâinatın Dünya ve onun sonunun atmosferin sonu
olduğunu gösteriyor. Evrende sonsuz sayıda düşünen canlılara mekân
olan sonsuz sayıda gezegenin olmasına bilim adamları inanıyorlar, çünkü bunu
destekleyen gözlemler vardır. Her gezegene hiç olmazsa bir Allah elçisi gitse
idi, yalnız bizim evrendeki Peygamber sayısı sonsuz olurdu. Ama bunlardan
hiçbirinin gök’ün katlarında olmadığı da, bu mekânın Dünyada olduğuna bir
kanıttır. Dünyadan fırlatılan uzay araçlarının yakın
bölgedeki hedeflere gitmesi için çok duyarlı çalışan cihazların gerekli
olduğunu biliyoruz. Yukarıda da ruhin bile (birkaç gram kütlesi olan bir
şeyin değil) uzak bir hedefe ulaşmasının imkânsız kader zor olduğunu
tartıştık. Bunların hepsini göz önüne alarak gök’ün
katlarının, cennet ve cehennemin ve oraların sakinlerinin ve görevlilerinin
hepsinin Dünyanın genel çekim alanında olmasını değebiliriz. Böylece bunların,
bilime malum olmayan fiziksel alanlardan ve temel parçacıklardan oluşmamasına
rağmen, gravitasyon etkileşmesinde iştirak etmesine
inandırıcı kanıtların olduğunu deyebiliriz. Cennet Dünya atmosferinin aşağı
katlarında, cehennem ise atmosferin en üst katlarında yerleşe bilirler. Ama
bu fikrin güvenli olduğunu anlamak için atmosfer hakkında bilgileri
hatırlatmak gerekir. Dünyanın atmosferindeki ortamın durumunu, en üst katmanlarından
başlayarak hatırlatalım. İyonosfer adlanan bölgedeki yükseklik, h > Doğal olarak Troposferde
cennete benzer yerler bulmak kolaydır. Cehennem için uygun bölge ise İyonosfer ve Mezosfer olabilir. Bu durumda cennete giden
ruh yerdeki güzelliklerin içinde büyük olasılıklarla bulunur, cehenneme giden
ruh ise birkaç 4.
Birçok insanlar uzaylıları gördüklerine güvenirler. Doğal olarak bu kişiler
içinde ruhen sağlamlarının sözlerine kulak vermek gerekir. Bilimsel açıdan
(fizik ve biyoloji) şimdiki zaman üzerinde bizim seviyede gelişmiş canlıları
barındıran en yakın gezegen büyük olasılıkla 3-5 kpc,
yani 5. Okuduğum yazılarda Tanrının yakın
çevresinde hiçbir diğer gezegenlerden gelmiş Peygamberlerin bulunduğundan
yazılmamasından, hiçbir evrende Peygamberimiz gibi Tanrı tarafında sevilen ve
yücelmiş birisinin olmamasının göstergesidir. Belki de bu aynı zamanda hiçbir
diğer gezegendeki toplumlarda (ister evrenimizde isterse de diğer evrenlerde)
bizim İslam dinimiz gibi mükemmel dinin olmamasına bir kanıttır. Gerçekten,
biliyoruz ki İslam dini Muhammet Peygamberden önce yerde de şimdiki gibi
mükemmel durumda değildi. 6.
Allah kendisine ve İslam’a bağlı bilgilerin ulaşmadığı bir kuluna, suçlu
olmasına rağmen ceza vermediğini biliyoruz. Örneğin çocukların ve akil
hastası olanların cennete gidecekleri sayılır. Bu nedenle de Hinduizm ve
Budizm mensupları (Hindistan, Cin ve onların çevresinde yaşayanların) cennet,
cehennem ve mezardaki olaylar ile hiçbir ilişkileri olmasın gerek. Musevilik
ve Hıristiyanlık de Allah’ı tam olarak doğru şekilde anlatmıyor. Bu nedenle de
bu dinlerin mensupları öldükten sonra ne en büyük mutlulukları, ne de en
büyük cezaları göremedikleri bir gerçek olsa gerek. Örneğin Lenin’in cesedi
85 yılda hiç rahatsızlığa uğramadı. Mezardan çıkarılan çok sayıda Müslüman
olmayanların cesetlerinin tıbbi muayeneleri de, mezarda işkence yapılması
izine rast gelmemişlerdir. Belki buna göre de, dine bağlı yazıları
Müslümanlar çok fazla yazıyorlar ve insanları Allah ve ölümden sonraki zulümleri
anlatarak mutlak gerçekleri bizlere ulaştırırlar. 7. Doğal olarak doğru sonuçlara ulaşmamız
ve elde ettiğimiz bilgilerin gerçek olmasına emin olmak için Ku’ran’ı iyi bilen din bilimcilerimizin, iyi temel
bilimcilerimiz ile müşterek çalışması gerekir. Diğer yandan hiç olmazsa
Müslümanların görsel olarak yaptıkları buluşları Hıristiyanların adlarına
yazılmasını engellemek gerekir. Alıntılar aldığımız yazıdan görüyoruz ki
(bölüm 7): “Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam orada
ikisi gizli, ikisi açıktan akan (Nil, Fırat) dört nehir gördü.” Bir fizikçi
mantığına göre gök’ün yüksek katlarından Fırat nehrini gören birisinin
Amerika, Avustralya ve Antarktika’nı, Dünyanın buzlu kutuplarını, okyanusları,
en yüksek dağları, büyük nehirleri de görmesi beklenilir. İsa Peygamber yere
bir daha dönmediğinden insanlara gördüklerini söylememiştir. Ama Peygamberlerin
en önemlisi, en akıllısı olan Muhammed Peygamber dönmüştür. Ama onun nasıl
bir şartlarda göklere yükseldiğini kesin şekilde bilseydik, belki de onun
neleri görebileceklerini de tartışa bilirdik. Her hangi bir peygamber bile diğer bütün
insanlardan çok daha akıllı olmuşlardır. Hatırlayalım ki, Gemi kaptanı olan
ve okyanusları inceleyen Magellan Avustralya kıtası
yakınlarında gök’e bakarak en yakın galaksileri görebilmiştir bile. Neden
büyük coğrafi buluşlar hep Hıristiyanların adlarına yazılıyor. Aynen Dünyanın
küre şekilde olması, Ayın Dünyanın uydusu ve onun üzerinde dağların ve
yamaçların olması, Gezegenlerin Güneş çevresinde dönmesi ve diğer en önemli
astronomi buluşlar. Belki de Tanrı doğaya bağlı bilgilere ulaşmağı zahmet
karşılığı olarak bilim adamlarına bırakmıştır. Bu bilgileri araştırıp bulmak Türkiye’de
Diyanet İşleri Başkanlığına düşmektedir.
Genelde Müslümanlar (özellikle eğitim seviyesi düşük olanlar) bilimde
bilinenlerin ve teknolojide elde edilenlerin genelde hepsine Kur’an’da işaret edildiğine inanıyorlar. Bu çok yanlış ve
ciddi olmayan bir yaklaşım olmalıdır. Bilimde bilinen her şeyin Kur’an’da bir kısa cümle ile işaret edilse idi, onun
hacmi hiç olmasa yüz kere daha fazla olurdu. Diğer yandan Kur’an
dünyadaki kutsal kitaplar içinde en ciddisi olduğundan orada doğa
bilimlerinin en temel kanunlarına, olaylarına ve süreçlerine işaret
edilmesini kabul etmek gerekir. Ne yazık ki bir sürü lise fiziğini bile iyi
bilmeyen insanlar kendilerinin pek anlamadıkları kavram, olay ve süreçlere
kutsal kitabımızda işaretler bulurlar ve farklı dergilerde bunları
yayımlıyorlar. O ise Üniversite ve lise fiziğinde öğretilenler en temel fizik
olmadığından ve tam olarak gerçekleri yansıtmadıklarından kuran gibi çitti
kitapta yer almakları inandırıcı olmasın gerek.
Kur’an’da da işaret edilenler genel çekim
kanunu gibi en önemli kanunlardır, şimdiye kadar bilinenler ve gelecekte
bulunacaklar veya hiç bulunamayacaklar. Örneğin; temel
parçacıkların yüklerinin korunma kanunu; ayrıca düz uzayda meydana gelen
süreçlerde enerji-momentumun ve açısal momentin kesin şekilde korunması; kapalı
sistemlerde entropinin maksimum değere doğru
gitmesi; denge durumunda enerjinin her zaman minimum değere ulaşması prensibi,
en küçük etki ve belirsizlik prensipleri gibi bütün evrende geçerli olan
kanun ve prensipler.
Biz Türklerde bilime ve yeni teknolojiler
üretimine pratik olarak katkıda bulunmasak da, dergileri ve bilgisayar
ortamını lise fiziği seviyesinde yanlış fikirler içeren dini makalelerle
doldururuz. Türkiye’de Arapça veya Türkçeyi çok iyi bilen din bilimcilerimiz
vardır. Diyanet İşleri Başkanlığı bunlarla ortak çalışmalara iyi temel
bilimcilerimizi bir araya getirerek çok önemli problemler çözebilirdi.
Örneğin evrenlerin doğduğu anlarda çok önemli olan ve evrenler için ortak
görünen: 1. Temel etkileşmelerin birleşik teorileri; 2. Protonun bozulması; 3. Manyetik monopol; 4. Vakumda faz geçişleri ve fiziksel olaylar; 5. Sicimler; 6. Evrenin ve evrenlerin doğuşu. Sadece bir gezegen olan
Dünyanın bile farklı yerlerinde farklı bitkiler ve hayvan türleri olduğundan
ve farklı düşünce seviyesinde insanlar yaşadıklarından, farklı kutsal
kitaplar mı olmalı yani? Ku’ran Tanrını ve İslami
anlattığı için, yalnız bir evren değil, farklı evrenler için geçerli olan,
yani en temel kanunlara, olaylara ve süreçlere işaret eden kitaptır. Bu nedenle
de Doğaya bağlı olan Ku’ran’da ki işaretleri,
yalnız ve yalnız büyük bilim insanları doğru şekilde yorumlaya bilirler.
Böylece Ku’ran’da, Allah ve İslam gibi tek bir
kitap olmalıdır. Tek bir Kur’an bütün farklı
özellikler taşıyan evrenlerdeki, düşüncesi gelişmiş, varlıklar için yeterli
olur. Bu şekilde mantık yürütüldüğünde, neden Ku’ran
gibi en kutsal kitapta doğanın kanunları kesin şekilde anlatılmıyor ve neden
kanunlar matematik formüller şekilde verilmediği de anlaşılmış oluyor. Düşünen herkesi ilgilendiren bu
soruya birçok kimse cevap aramış olmalı. Ku’ran
doğaya (evrene) bağlı bilgilere işaret ediyorsa neden Ku’ran’ı
devamlı okuyan Müslümanlar bilim ve yeni teknoloji üretimine çok az katkıda
bulunmuşlardır? Örneğin 1.5 milyar Müslüman 12-14
milyon Yahudilerden yaklaşık 100 kere daha az. Şimdi anlaşılıyor ki bunun
nedeni Ku’ran’ın genelde düşünüldüğü gibi yalnızca
dünyadaki tek kitap değil, evrende ve daha da ötesi, evrenlerin hepsinde her
zaman, zamanların temposundan bağımsız olarak tek kitaptır. Orada Allah’ın
bütün evrenler için geçerli, yani ortak olan en temel doğa kanunlarına,
olaylara ve süreçlere işaret ediliyor. Bu işaretleri doğru şekilde yorumlamak
için çok derin ve kapsamlı temel bilimler düşüncesi gerekir. Bizlerde ise
böyle düşüncenin oluşması için yüzyıllardır ortam oluşamıyor. Durumun böyle
olmasının da din ile hiçbir bağlantısı yoktur. Evrenlerdeki madde ve alanlar,
nesneler, temel parçacıklar, atom ve moleküller, etkileşme türleri, canlılar
ve onların yapıları farklı olabilir. Acaba madde ve fiziksel alanlarla etkileşmeyen
ve şimdiki bilimler dışında kalan ruhlar farklılar mı? Ruhların hasta ve
sağlam olduğunu ve düşünce seviyesi ile bağlı olduğunu sanki her kes kabul
ediyor. Çoğu zaman diyorlar ki sağlam vücutta sağlam ruh olur. Bu doğrudur,
ama makro dünyada bir şeyin tam olarak gerçek olması için (klasik fizikteki
gibi) istisnalar olamazlar. Ama örneğin Hawkınng Stephen (1942- ) yaklaşık 50 yıldır çok hasta olmağına
rağmen inanılmaz sağlam ruhlu insandır. Bu çok sağlam ruhlu, sağlam düşünceli
insan, varlığı ve yarattıkları ile sanki gerçektende ruhun vücuttan bakımsız
olarak varlığını göstermektedir. Diğer yandan her bir canlının doğup, yaşayıp
ve öldüğünü biliyoruz. Ama onların öldükleri zaman, insanlar dışında,
vücutlarından bir ruh çıktığından konuşmuyoruz. Böyle yaklaşımda ruhu her
hangi tür canlıya yaşam verici gibi değil, daha fazla insan düşüncesi ile
bağlı olarak kabul etmiş olmaktayız. Biyoloji açısından insan vücudunun ne malzemesi,
ne de boyutları hayvanınkinden pek farklı değildir. Diğer yandan ne dış güzelliyi, ne çevreye
ve kendinden olanlara verdiği zararla insan hayvandan pek farklı değildir. İnsanların
düşünce kapasitesi ve derinliği ise, en düşükten başlayarak inanılmaz yüksek
gelişmiş seviyelere kadar uzanmaktadır. Yukarıda Einstein in buna bağlı fikri
getirilmiştir. Bazı temel bilimleri ile uğraşan insanlar, düşüncesi ve
bilimsel buluşları ile bütün insanlara ve çevreye çok büyük hizmetlerde
bulunmuşlardır. Böyle insanlar Allahın bütün evren için geçerli olan
kanunlarının çoğunu bulmuşlar, onun yaptıklarını herkesten daha iyi
öğrenmişler ve ömürlerini tamamen Tanrını tanımağa vermişler. Bu tür bilim
adamlarına örnek olarak ilk önce Newton’u ve Einstein’ı göstermek gerekir.
Acaba bunların ruhları cennete gitmeği babaanneminkinden daha fazla hak
etmiyor mu? Eğer Kuran’da ruha vücuttan ve bilime (Allahın yaptıklarını
öğrenerek onu daha iyi tanımağı kolaylaştıran) görsel şeylerden, bütün
insanlara hizmet etmeğe, insanın yalnızca kendini düşünmekten daha önemli yer
verilirse, o zaman Newton ve Einstein cennete gitmişlerdir diyebiliriz mi? Bilim
adamlarımız bu tür sorulara açıklık getirseler iyi olur. 9. Din ile ilgili bazı yazılara ilişkin amatörcesine
yorum. Diyanet İşleri Başkanlığı din ve temel
bilim adamlarını bir arada çalıştırsa, geniş kütle için dinimizin anlatılması
kolaylaşır ve dinin anlatımında basitlik ve anlaşılmazlıklar azalır. Örneğin
Vatan gazetesinin Ağustos ayının sonlarında Prof. Dr. Süleyman Ateşin “İnkârcılar
fitne, fesat, kuşku ve huzursuzluk üretir” ve “Işıksız güneş olmaz “(20 08
2008) makaleleri yayımlanmıştır. Bu makalelerden alıntıları anlamağa
çalışalım.
“O
zaman bu evren, bu harika olaylar kendi kendine mi oldu?” ”Doğadaki harika düzen tamamen tesadüf
eseri mi? Bir yaratan yok mu? Akıl, bu düzenin tesadüf eseri olduğunu kabul
etmez” “İnsan tesadüfen mi
yaratılıyor? Öyleyse niçin bütün canlılarda değişmezlik kanunu var?” Allah’ı anlamak ve ona kalpten
inanmak için gerçektende onun yarattıklarını derinden incelemek ve öğrenmek
gerekir ve ben yazarın bu fikri ile tamamen razıyım. Ama bunları (Evrende,
Galakside, yıldızların içinde ve yıldızlar arası ortamda, yerin üstünde ve altında,
suların altına olanları, gezegenlerin yüzeylerinde ve atmosferinde ki ortamı,
mikro dünyanı ve fiziksel alanları) inceleyip üze çıkaranların, özellikle
süreçleri ve nesneleri ilk anlayanların ve anlatanların %90 Yahudiler ve
Avrupa kökenli Hıristiyanlar olmuşlar. Müslümanların bu yönde yaptıkları iş,
yani temel bilimlere katkıları, yok derecededir. Çokları durumun böyle
olduğunu biliyor, hiç olmazsa belgeselleri ve yeni teknolojileri üretenlerin
kimler olduğunu anlamışlar. Doğduğu ve yaşadığı çevredeki gözeliklere bazı
kuşlar insanlardan belki de çok değer verirler ve daha çok zevk alırlar. Onların
gözleri daha iyi görüyor ve bizden farklı olarak yeryüzünün çok farklı
bölgelerini gezip görürler. Yalnız çok daha önemlisi bunlar ve diğer doğaya
bağlı konularda gerekli kapsamda ve derinlikte bilimsel çalışmalar yapmaktır.
Türkiye de ise temel bilimler alanında kalite ve dünya bilimine katkıdaki gerileme
hep devam ediyor. Ezberciliğe dayanan eğitim bilimsel düşünebilen insanların
önünü engelliyor. Bu nedenlerle de Allah’ın nasıl bir yaratıcı olduğunu
bilmemiz çok zordur. Diğer yandan doğadaki nizamın
ne olduğunu ve nerelerde nasıl olduğunu çok az bilenler hep nizamdan
yazarlar. Temel parçacıklar dünyasında nizam mı önemli, yoksa tam tersi olan
nizamsızlık? Aynı soru Evrenin içindeki nesneler için de geçerlidir. Saf
malzemelerdeki kristal yapılarda ki nizam önemlidir, ama daha da önemlisi bu
nizamı gerekli gibi bozabilmektir. Bütün mikro elektronik malzemeler ve
onlara dayanan cihazlar (kullandığımız cep telefonları, TV, bilgisayarlar ve
diğerleri) bu düzenleri gerekli şekilde insan tarafından bozulmasının
sonucudur. Evrenin zenginliği büyük ölçüde nizamsızlıklara bağlı süreçlerin gerçekleşmesindedir.
Einstein gibileri bunları bildikleri için onların gözünde Allah çok daha mükemmeldir. “Niçin insan kâh hayvan, kâh sinek, kâh
kuş doğurmuyor da hep insan doğuruyor? Her cins neden kendi türünü koruyor? “ Buradaki soruya biyoloji bilimi güvenli şekilde
cevap vermiştir. Birinci cümlede yazar insanların hayvan, kuş ve böcek kendi
türünü üretmekte farkının pek olmadığını hatırlatıyor. İnsan doğada düşünme
ve bilinçli çalışma dışında da özel durumda olduğundan (benim pek bilmediğim)
kâh hayvan, kâh sinek, kâh kuş doğursaydı ortada bir mucize olurdu ve bir
daha temel bilim olan biyolojinin ortaya çıkardığı çok önemli kanunun (Tanrının
kanununun) bozulduğunu görürdük.
Yazar bu
isimlerin sıralaması ile Müslüman dünyasında orta asırlardan beri büyük
durgunluğun olduğunu göstermiştir. O zamandan beri Müslüman sayısı yaklaşık
100 kere artmasına rağmen, yazar çok akıllı birilerini bulup bu sıraya
koymamıştır. Ama Avrupalılar Rönesans devrini geçirmişlerdir ve eğitim,
bilim, kültür ve ekonomi alanlarda hızla gelişmişlerdir. Diğer yandan, akıllı
insanları hatırlatan zaman, Hindistan, Cin, İran ve diğer doğu ve uzak doğunun
unutulmaması gerekirdi. Çok eski zamanlardan beri (milattan önceden) genel kültüre, felsefeye, matematiğe ve
mühendisliğe çok daha fazla katkıda bulunan Avrupalılar da unutulmuşlar.
Bizlerde büyük felsefeciler değil (doğanın felsefesi konularında hiç değil),
çok büyük şairler olmuşlardır. Bugünkü sağlık ve ekonomik durumumuzu ilk önce
Avrupa, Yahudi ve Japonya bilim adamlarına borçlu olmamızı da unutmamak
gerekir. ”Lamba var
ama ışığı yok. Ona lamba denir mi? Güneş var ay var ama ışıkları yok. Onlara
güneş ve ay denir mi?” Evet denir,
çünkü lambaların yanması ve sönmesi bize bağlıdır. Her iki durumda o
lambadır. Ayın zaten kendi ışığı yoktur. Güneşin önünü Dünya kesen zaman Ayın
yansıttığı ışık kayıp oluyor, ama Ay gök cismi olarak kalıyor. Yaklaşık 5
milyar yıldan sonra Güneşte ışık kaynağı olmayacaktır ve bunu öngören yıldız
evremi teorisini çok sayıda gözlemler onaylamıştır. Şimdi sayın Prof. Dr. Süleyman
Ateşin 4 Eylül 2008’de TV programının misafiri olarak anlattıklarından iki
önemli yerine değinelim. Önceden onun çok güçlü hafızasının ve din alanında
geniş bilgisinin olmasının altını çizmek istiyorum. Ama bu alanda amatör
olduğum ve konuşmayı bir fizikçi gibi dinlediğim için fikrimi çeken iki
noktaya dönelim. Bunlardan birincisi herkes tarafından sık sık kullanılan bilim sözü ile bağlıdır. Nedense Türkiye’de bilim adamı sözü hem
din profesörleri hem de örneğin temel bilimler profesörleri için kullanılmaktadır. Bilim adamı çalıştığı alana
bir yenilikte bulunmalıdır, çalıştığı konularda ve okuduğu fikir ve deneysel
verilerde yetersizlikleri aramalıdır, okuduklarına ve duyduklarına şüphe ile
yanaşmalıdır. Sadece bilgi üretmek bilim değil. Ne yazık ki gelişmemiş
ülkelerde bilime katkıyı doğru şekilde değerlendirmeyi bilmiyorlar ve gerçek
bilim adamlarının kimlerin olduklarını karıştırırlar. Bildiğim kadarıyla din
konusundaki öğretim üyelerimizin karşılarında duran mesele Ku’ranı olduğu gibi, kendi ve diğerlerinin fikirlerini
katmadan geniş kitleye ulaştırmaktır. İndirilmiş kitabı kuşkulanarak ve
yanlışlıklar arayarak okumak olmaz. Bu nedenle de bilim adamı sözü hem din,
hem de doğa alanlarında çalışanlar için kullanılması bana yanlış geliyor. Din
adamları bilim değil, ilim sözü kullanıyorlar ve sanki bu sözlerin benzer
olmasında bir anlam vardır. Gerçek bilim adamları (özellikle gelişmiş
ülkelerde) Allah’ı tanımak amacı ile doğadaki nesneleri ve canlıları çok
derinden öğrenirler. Bizler Allah’ı tanımak için genelde Ku’ranı
kullanıyoruz. Diğer yandan dünya nüfusunun yarısı Allah’ı tanımak arzusunda
olmadıklarına rağmen kısmen bilime ve eğitime önem verirler. Özellikle de
Japonlar bilim ve teknoloji anlamda çok iyiler. Doğal olarak bu da onların
yalnızca bu dünyadaki yaşamlarını iyileştirir. İkinci konu ise iftar zamanı
ile ilgilidir. Profesöre şöyle bir soru sordular. “Dünyanın kutup bölgelerde
yarım yıl gecelerin ve yarım yıl gündüzlerin çok uzun olduğundan iftarın açılma
zamanı nasıl olmalıdır.” Profesör dedi ki “Mekke’deki zamana uygun iftar
açılması uygundur.” (Eğer duyduklarımda bir yanlışlığım varsa özür dilerim.) Türkiye’de iftar zamanının
dakikalarının da kesin şekilde verildiği bilinmektedir. Ama unutmamak gerekir
ki yaklaşık bin yıl bundan önce bile zamanın belirlenmesindeki yanlışlık 10
dakikayı aşıyordu ve oruç tutanların iftar zamanını yarım saatten daha dakik
bilmekleri zordu. İftar zamanı havanın kararması ile belirlenirdi. Havanın
kararması da yalnız gökteki bulutlara değil, dağların yüksekliğine ve
yerleşmesine de bağlıdır. Böylece şimdiki iftar zamanı dedelerimizin iftar
zamanı ile farklılar. Şimdiki ezan da Avrupalıların buluşlarını
kullandığından, eski ezanla aynı değil. Şimdi dönelim kutup bölgelerinde iftar
zamanına. Kutupların yakınlarında iftar zamanı kavramı sanki tamamen anlamını
kayıp ediyor, çünkü aylarca süren gündüz yerini aylarca süren gecelere bırakıyor.
Diğer yandan saat (zaman ölçümü olarak) kavramı Dünyanın meridyenleri ile
bağlı olduğundan iftar zamanını Mekke’ye bağlamak imkânı yoktur. Acaba neden eğitim ve bilim
durumumuz böyledir? Bazıları bunun cevabını Can Dündar’ın verdiği bilgilere
bağlı verilerde görüyorlar. Bu nedenle de bilgisayar ortamında yayılmış Can
Dündar’ın bazı önemli verilerini hatırlayalım: “ 2007'de 2.7
katrilyon... Türkiye'de diyanet bütçesi, 22 üniversite bütçesinin toplamı
kadar. 1435 kütüphane ve 3852 kuran kursu var. 67 bin okul, 100 bin cami var.
…… Bir ülke, Diyanet'e, bütün üniversitelerine
ayırdığı bütçe kadar pay ayırıyor ve bunu son bir yılda ikiye katlıyorsa,
doktordan, öğretmenden fazla imam yetiştiriyorsa, hastane değil cami
yaptırıyor, kütüphaneden çok Kuran kursu açıyorsa, o ülkenin durup bir daha düşünmesi
gerekmez mi?" Dünya nüfusunun yaklaşık % 80’i
gelişmekte olan ülkelerde yaşamaktadırlar. Diğer yandan gelişmekte olan
ülkelerin çok küçük kısmı bile gelecekte gelişmiş ülke olmayacaklar. Bunu
anlamak için küresel ısınmanı, enerji ve sentetik malzeme, ekine yararlı
topraklar, tatlı su ve nüfuz artışı problemlerini hatırlamak gerekir. Ama
gelişmiş ülke olmak için gereken şartları çok engelleyen diğer faktörlerde
vardır. Örneğin haksız kazanç elde etmek ve çevresinde kendinden iyilerini
bulundurmamak gibi çok yaygın olan negatif faktörler. İnsanlar şehir yaşamına ve
teknolojiler kullanılmasına alışıyorlar. Bunlara, çok daha düşük derecede, az
ömürleri olmaklarına rağmen, bazı hayvanlarda alışmışlardır. Ama böyle
üstünlükten çok daha önemlisi insanların düşünce gücünü artırmaktır. Bunu da
okul ve üniversite sayılarını katlandırmakla olmaz. Eğitimde ve bilimde
kaliteyi artırmak gerekir. Bizde ise, çok sayıda gelişmekte olan diğer ülkeler
gibi, yaklaşık son 20 yılda kalite devamlı olarak düşüyor. İnsanların
kaliteli eğitime ihtiyaçları yok derecededir ama ibadetlerine çoktur.
Hatırlatalım ki şimdiki robotlar ve bilgisayarlar insanların % 99’dan daha
verimli ve kusursuz çalışırlar. Daha ötesi, insanların hiç yapamayacakları
işleri de onlar üstlenirler, hem de hiç suç işlemeden. Bunları göz önüne
alarak hükümetler (sağ, sol, dinci olmaktan bağımsız olarak) cami ve din
kurslarının sayısını artırırlar. Onların böyle davranışı insanların mutluluklarını
düşünmelerinden kaynaklanabilir. Genelde Müslümanların diğer insanlardan daha
mutlu olmaları da bunu destekliyor. Keşke eğitim veren, bilim ve yeni teknoloji üreten kurumlar da,
Diyanet İşleri gibi başarılı çalışmaya istekli olsaydılar. UYARI: Bu yazının tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilse dahi yazının tamamı
özel izin alınmadan kullanılamaz, başka internet sayfalarında bütün halinde
yayınlanamaz. Ancak alıntılanan yazının bir bölümü, alıntılanan başlığa aktif
link verilerek kullanılabilir. |
|
|
|