|
Eğitişim Dergisi E-Eğitim, Bilim ve Sanat Dergisi Mayıs 2008. Sayı: 19 ISSN 1307-1785 |
|
|
|
EVREN, EVRENLER, EVRİM, ALLAH ve İSLAM - 1 Prof. Dr. Oktay HÜSEYİN
(GUSEINOV) Akdeniz
Üniversitesi (E) |
|
|
1. Giriş Herhangi bir konuda tartışmak istediğimizde, özellikle ileri
mantığa (daha da iyisi bilime) dayanılarak
kullanılan kavramların (terimlerin) kesin şekilde belirlenmesi gerekir. Bu
nedenle de aşağıda kullanacağımız bazı kavramları hatırlatalım: Anlamak (bilimsel temele veya mantığa
dayanarak), bir şeyleri duygu organları ile belirleyerek, deneyerek,
duyduğunu ve okuduğunu kabul etmektir. İnanmak ve inançlı olmak için insanın
doğru düşünceye bile ihtiyacı yoktur. Maddi dünyada olan canlı ve cansız
varlıklarla bağlı olan gerçekleri yalnız doğru şekilde test ederek ve derin
düşünerek bilebiliriz.
Materyal (parçacıklar ve alanlardan oluşan) dünyadaki veya Evrendeki mutlak
gerçekleri insan tam olarak bilemez. Bilimsel düşünceler geliştikçe ve
deneylerin (gözlemlerin) hataları azaldıkça
gerçek olarak kabul ettiğimiz
bilim sonuçları daha da gerçekçi olurlar. Bu göreli gerçekler temel
bilimlerin sonuçları oldukları için Evrenin her yerinde geçerliler. (Çoğu zaman
fizikteki göreli kavramı, tamamen yanlış olarak sana, bana ve ona göre gibi anlaşılıyor. Bilimde farklı
zamanlarda veya farklı duyarlılıkla test edilmiş bilimsel sonuçların karşılaştırılmasına ve farklı
koordinat sistemlerinde izlenen olaylara göreli denir.)
Yeter ki gerçekleri test eden deneyler (gözlemler) aynı koşullarda ve duyarlı
şekilde yapılsın. Evrenin hangi köşesinde olursa
olsun ayni bilimsel seviyeye ulaşmış yaratıklar yaklaşık olarak aynı fizik deneyleri
yaparlar ve yaklaşık olarak aynı matematik yöntemleri kullanırlar. Çünkü
Evrenin her bir küçük olmayan köşesinde aynı madde ve aynı fiziksel alanlar
vardır. Bunların (madde ve alan) aynı ve fiziğin temel kanunlarının Evrenin
tümünde geçerli olduğunu gözlemlerden biliyoruz. Bu nedenle de Dünyada olduğu
gibi, aynı bilimsel gelişme seviyesinde olan toplumlar, aralarında iletişim
olmadığına rağmen, aynı fizik bilimini ve yaklaşık olarak temel bilimlerin
aracı olan matematiği elde etmeleri gerekmektedir. Evrendeki sonsuz sayıda olan gezegenlerde yaşayanların
gelişme seviyeleri çok farklı olmalıdır, buna benzerini Dünya’da yaşayanlarda
bile görüyoruz. Doğal olarak iletişimde olmayan canlıların fizik, matematik
ve kimya bilimlerdeki gelişme seviyeleri yerde yaşayanlarınkinden çok daha
fazla farklı olmalıdır. Ama biz aynı bilimsel seviyeye ulaşanların fizik ve
matematik bilimlerinden konuşmaktayız
ve bu nedenle benzerlikleri vurguluyoruz. Unutmamak gerekir ki Evrenin farklı
köşelerinde benzer matematiğin ve fiziğin gelişebilmesine rağmen, oralardaki biyoloji yaşam ve biyoloji
bilimi çok farklı olabilir. Klasik veya makroskobik
fiziğin bazı dallarında (örneğin mekanik) kesin belirlilik (gerekircilik-determinizm) geçerlidir. İstatistik fizikte ve özellikle
mikro parçacıklar dünyasında bu prensip biraz yumuşamaktadır, özellikle de tek bir parçacık için. Bu
nedenle de Evrende matematiğin, fiziğin ve organik olmayan kimyanın yaklaşık
olarak tek bir şekilde olmasına rağmen, canlı dünyalar sapmalara bağlı olarak
çok farklı şekilde olabilmelidirler.
Aynı nedenle de biyoloji dünyasının Evrenin farklı yerlerinde benzer olabileceğinden hiç bahsedemeyiz.
Biz yalnız düşünen yaratıkların bilimsel açıdan (biyoloji ve dış görkem
değil) fizik, matematik ve organik olmayan kimyanın gelişme seviyesinden ve
bilimde ala bilecekleri yolu kabaca tartıştık. Bazı malzemelerin, hayvanların,
insanların ve bilgisayarların hafızaları (bilgi kapasiteleri) çok
farklıdırlar ve bunlar yanlış bilgiler de içerebilirler. Ama biliyoruz ki en
mükemmel hafıza (özellikle uzun yıllar bozulmayan) çiğinlerimizde oturan
meleklerdedir. Gelişmemiş ülkelerde
okul ve okul dışı eğitim ezberciliğe dayanır ve bu nedenle de dünyanın
çoğundaki insanların genelde yanlış bilgiler kazanma ihtimali yüksektir. Sonuç
olarak onlarda yanlış
bilgiler üretmektedirler ve neleri gerçekten bildiklerini pek anlamamaktadırlar. Daha ötesi böyle
toplumlar pratik olarak bilimin ve teknolojinin gelişmesine katkıda bulunmazlar. Ama diğer yandan
gelişmemiş ülkelerin insanları daha mutludur ve kendilerin en bilinçli ve
doğru düşünen olduklarına inanmaktadırlar.
Böylece bilime dayanmayan ve bilimsel düşüncesi yetersiz olan insanların
Evrendeki madde, alanlar, cisimler ve yaşamla bağlı elde ettikleri bilgiler
pek bir işe yarayan yönleri çok azdır. En iyi bildiğim şey hiç bir şey bilmediğimdir.
Apologie Sokratus (Milattan önce 469 -399) Materyal olmayan ve insanların dünya
görüşüne bağlı olan dini bilgilerle yansıtılan ruhlar dünyası denetilemeyen,
testlerle doğrulanmayan dini inançlardır. Şimdiki ve gelecek zamanlarda hiç
kimse dini inançlara bağlı temel bilgileri bilimsel yollarla ne sübut ne de
inkâr edemez, aynen her hangi test edilmesi mümkün olmayan bir fikir gibi. Bu
nedenle de bu konularda gerçekler aranamaz ve olan bilgiler olduğu gibi kabul
edilebilir. Böyle inançlardan insanlar faydalanmışlar ve faydasını gelecekte
de görecekler. Bu nedenle de her tür dine hoşgörü ile yaklaşmak gerekir.
Burada dinlere bağlı her tür uydurmalardan konuşmuyoruz ve sadece dinlerin
toplumlara faydası olan taraflarının olduğunu kayıt etmek istedik. Bildiğimiz gibi yeryüzünde yaklaşık 7
milyar insan yaşamaktadır.
Bunların yaklaşık 1,5 milyarı Müslüman, 2 milyarın biraz üstünde Hıristiyan
ve yalnızca 12-14 milyonu Musevilerdir. Dünyayı (Evreni) bir tek Allah’ın
oluşturduğu ve idare ettiği fikri sırası ile Yahudiler (Musevi),
Hıristiyanlar ve son olarak Müslümanlar (İslam) benimsemişler. İnsanların
diğer yarısı tek bir Allah fikrini kabul etmemişlerdir. Şimdiye kadar bilim
ve yeni teknolojiler üretimine en fazla katkıda bulunanlar sırası ile
Hıristiyanlar, Yahudiler, Allah’ı kabul etmeyenler (bunlar tam olarak
Avrupa’da ki ateistler gibi değiller ve farklı özellikte ilahlara
inanıyorlar) ve Müslümanlar olmuşlar. Bilime ve yeni teknolojilere son 500
yılda bu toplumların katkıda bulunma payları çok farklıdır. Örneğin
Müslümanlar hepsi birlikte, güney Avrupa’nın bir küçük ülkesi kadar bile
katkıda bulunamamışlardır. Yahudiler ise, Allah’ı tanımayan toplumların (Çin,
Hindistan ve onlarla komşu ülkelerde yaşayanlar, yaklaşık dünya nüfusunun
yarısı) hepsinin birlikte katkısından daha fazlasını yapabilmişlerdir. Müslümanların ve genelde Asya ve
Afrikalıların temel bilimlerin gelişmesinde ve yeni teknolojiler üretiminde
paylarının yok kader az olması onların duygu hislerinin beyin çalıştırmasının
çok daha önünde olmasına bağlı olması gerekir. Böyle olduğundan da bizlerde
sayısal değil, sözel alanlarda daha çok başarılar elde ediliyor. Örnek olarak
hatırlatabiliriz ki yalnız Türkiye’de dini konularda yazılan makale sayısı,
bütün Hıristiyan dünyasındakinden fazladır. Zencilerden tanınan temel bilimci
hiç çıkmamıştır, ama çok sayıda ünlü politikacı, kumandan, polis, şarkıcı,
sporcular çıkmıştır. Burada hemen hatırlatmak gerekir
ki, Evren kavramı çok yeni kavramdır ve eski zamanlar Dünya (Kâinat)
denildiğinde yalnızca yeryüzünün küçük bir kısmını düşünürlerdi. İnsanların
çoğunun kendi köylerinin dışından bile pek haberleri yoktu. En bilgili
insanların ise kıtaların yarısının olduğundan bile haberleri yok idi.
Hıristiyanlık oluşan zaman Dünyanın en büyük şehri Roma olmuştu ve nüfusu 500
bine ulaşmıştı. Müslümanlık oluştuğunda Dünyanın ikinci 500 bin nüfuslu şehri
vardı. Bu Persiyanın (İran) Ctesiphon
şehri idi. Yaklaşık 1300 yıl bundan önce dünyanın en büyük şehri Bağdat olmuş
ve nüfuzu 1 milyona ulaşmıştır. Genelde Müslümanlar (özellikle
eğitim seviyesi düşük olanlar) bilimde bilinenlerin ve teknolojide elde
edilenlerin hepsine Kur’an’da işaret edildiğine
inanıyorlar. Bu çok yanlış ve ciddi olmayan bir yaklaşımdır. Bilimde bilinen
her şeye Kur’an’da bir kısa cümle ile işaret edilse
idi, onun hacmi hiç olmasa yüz kere daha fazla olurdu. Diğer yandan Kur’an dünyadaki kutsal kitaplar içinde en ciddisi
olduğundan orada doğa bilimlerinin en temel kanunlarına, olaylarına ve
süreçlerine işaret edilmesini kabul etmek gerekir. Ne yazık ki bir sürü lise
fiziğini bile iyi bilmeyen insanlar kendilerinin pek anlamadıkları kavram,
olay ve süreçlere kutsal kitabımızda işaretler bulurlar ve farklı dergilerde
bunları yayımlıyorlar. Bilgisayar ortamı da böyle makalelerle doludur. O ise Üniversite ve lise fiziğinde
öğretilenler en temel fizik olmadığından ve tam olarak gerçekleri
yansıtmadıklarından kuran gibi çitti kitapta yer almakları inandırıcı olmasın
gerek. Örneğin Einstein genel çekim
kanununu yansıtmak için bir tane denklem yazmıştır. Binlerce bilim adamları bu denklemi
çözmenin farklı yollarını aramışlar ve farklı durumlar için denklemin on
binlerce çözümünü bulmuşlardır. Şu açıktır ki, bu kişilerin büyük çoğunluğu
doğaya uymayan çözümler bulmuş veya büyük önem taşımayan sonuçlara varmışlar.
Kur’an’da da işaret edilenler genel çekim kanunu
gibi en önemli kanunlardır, şimdiye kadar bilinenler ve gelecekte bulunacaklar
veya hiç bulunamayacaklar. Örneğin: Temel parçacıkların yüklerinin korunma
kanunu. Ayrıca düz uzayda meydana gelen süreçlerde enerji-momentumun ve
açısal momentin korunması. Kapalı sistemlerde entropinin
maksimum değere doğru gitmesi. Denge durumunda enerjinin her zaman minimum
değere ulaşması prensibi gibi bütün Evrende geçerli olan kanunlar. En küçük
etki ve belerliksiz prensipleri ve temel bilimlerin diğer kanunları ve
prensipler. Allah’ı tanımak için onun
yaptıklarını, onun oluşturduğu nesneleri ve canlıları, onun kanunlarını
derinden ve kapsamlı şekilde öğrenmek gerekir. Allah evrenler üretiyor, bu
evrenlerin gelişmesi ve evrimleşmesi için değişmez kanunlar koyuyor. Bunları
öğrenmeden ve bilmeden Tanrıyı anlama imkânımız var mı? Kutsal kitaplar ve
özelliklede Kur’an bu yolda insanlara yardım etmek
için de indirilmiştir. Sadece ibadet etmeyi öğretmek için değil. Böyle olduğu
için de Kur’an’da doğa bilimlerinin en önemli
kanunlarına, olaylarına ve süreçlerine işaret edilmiştir. Bu dünyayı yaklaşık 50 yıl önce terk
etmiş Babaannem il merkezinde yaşamıştı. Ama yaşadığı yaklaşık 90-100 yılda (1906 yılında, babamı yaklaşık 40 yaşında doğurmuş.
Yaklaşık diyorum, çünkü o zamanlar Müslümanlar doğum yıllarını bile
bilmiyorlardı.) oturduğu evden 1000–1200 metreden
daha uzakları hiç görmemişti. Ne bir sinemaya gitti, ne de bir radyo ve
televizyon dinledi. Türkler dışında 2-3 sivil Rus ve ne kadarsa asker
görmüştü. Bu nedenle ve o zamanlar farklı giyecekler olmadığından, farklı şekilde
insanlarda görmemişti. Ama Rusların ve Ermenilerin kâfir olduklarını
biliyordu. “Herkesin aklını pazara çıkarmışlardı.” Einstein de aklı orda idi.
Babaannem onun aklını değil, kendi aklını beğendi. Sanırım ki biz
Müslümanların %99,9 aynı şeyi yapar, çünkü bizlerin Allah hakkında düşüncemiz
ile onun aynı Allah hakkındaki düşüncesinde çok büyük fark vardır. İnsanların
akılların (zekâsını) pazara koyup satışa çıkardılar. Herkes
kendi aklını beğendi ve aldı. Atasözü. Einstein’ın Allaha saygı ve sevgisinin temelinde
duranlar kendi sözlerinden görünmektedir: İnsan
doğanın sırlarına ne kadar derinden sahip olarsa, bir o kadar Allaha saygısı
artar. Albert Einstein.
(1879–1955) O ise bizler için Allaha
sevginin ve saygının artması yolu, onu tanımak, emellerini bilmek yolları çok
farklıdır. Babaannem için Müslüman olmayanlar hepsi kâfirdi ve cehennemde
yanacaklardı. Neden Einstein’ın aklını alıp da cennete gitmekten vazgeçsin
ki? Diğer yandan babaannem Einstein gibi cahil de değildi ve cennete gitme
yollarını çok iyi biliyordu. Bizim sonsuz evren, diğer bir sonlu evrenin küçük bir kısmı
veya sonsuz sayıda evrenlerden biri de olabilir. Allah her durumda tek
olduğundan, evrenimizdeki (evrenlerdeki) din sayısı sonsuz olduğunu
düşünebiliriz. (Galaksimizde ve evrenimizde dinlerin sayısının nasıl tespit
edildiği aşağıda açıklayacağız.) Babaannem bunları bilmiyordu, ama Einstein
bunları da biliyordu. Bunlar ikisi de Allaha inanmışlar, Allah ve evren
(babaannem için dünya) kavramını düşünmüşler. Bu kavramlar arasında
Einstein’ın, şimdiki insanların ve babaannemin düşünceleri arasında bir fark
var mı? Farkı ne diye sorabilirler.
Ben biliyorum ki, babaannem bu kavramlar ile bağlı bilgisine Einstein’dan
daha fazla güvenirdi. Babaannem ve Einstein’ın bilimsel düşünce
kapasitelerinde fark inanılmaz derecede çok olmuştur. Onların Evren anlayışına
bağlı düşünceleri ne kadar farklı ise, Allah kavramını da bir o kadar farklı
benimseye bilirler, söz tek olan Allah’tan gitmesine rağmen. Bildiğim kadar iki şey sonsuzdur
(limitsizdir). Bunlardan biri evrendir
diğeri ise insanların düşüncesindeki farktır. Ama Evrenin sonsuz
olmasına tam olarak inanamıyorum. Albert Einstein Einstein Evrende Allah’ın
neleri yarattıklarını babaannemden çok çok daha iyi
biliyordu (cennet, cehennem, mezardaki olaylar, melekler dışında), ama onun
neleri istediğini pek bilmiyordu. Babaannem ise kendi çocuklarının neler
yaptıklarını bilmiyordu, ama Allah’ın yaptıklarını ve neleri istediğini çok
iyi biliyordu. Namazından hiç geri
kalmazdı, her zaman orucunu tam olarak tutardı, Kur’an
okunan ve yorumlanan yerlerde çocukluğundan ömrünün sonuna kadar bulunmuştu.
O tam olarak eğitimsiz idi ama cahil değildi. Einstein ise, cahil olsa da çok
fazla eğitimli insan olmuştu. Bu dünyadaki olaylar ve yaşam açısından Einstein’ın
veya babaannemin mi daha zeki olduğunu söylemek zordur, çünkü zeki ve cahil
kavramlarını farklı toplumlar (insanlar) farklı şekilde benimsemişlerdir. Babaannemin ve ona benzerlerin
ibadetlerini en iyi şekilde yaptıkları nedeniyle böyle şekilde Einstein ile
karşılaştırsak ve Allahın gözünde daha önemli bulsak, bizleri dini açıdan da
ciddiye almazlar. Allah’ın yarattığı evrenleri, bizim evrenin içerdiklerini
ve onun evrensel kanunlarını yüksek seviyede ve kapsamlı şekilde öğrenmek,
İslami anlamak ve Kur’an’ın nelere işaret ettiğini
bulmak için çok büyük önem taşıyor. Tıpkı bizim din konularda bilim
adamlarımızın toplum yaşamına ve ibadetlere verdikleri önem gibi. Temel bilimlerdeki kanunlar
deneysel ve gözlemsel olarak defalarca onaylanmıştır. Bunlar tam olarak (yani
hata payı sıfıra eşit) doğanın, yani Allah’ın kanunları değildir. Ama onlar hakikate çok
güzel yaklaşmadırlar. Bu nedenle de temel bilimlerin kanunlarından en
önemlileri evren doğduğu zaman oraya Allah tarafından koyulanlardır. Böyle
olduğu içindir ki, onlar hiçbir dinle ve özellikle İslam’la çelişkide
olamazlar. Matematik teoriler kurulduğu
zaman onların temeline aksiyomlar, fizik teorilerin temeline ise postulatlar koyulabilir. Kurulan teoriler eskiden
bilinenleri kapsamalıdır ve yeni öngörmelere getirmelidir. Bu öngörmeler
deneylerle (fizikte) ve mantığa (matematikte) uymalılar ve iç çelişkiler
içermemelidir. Yazıda bu prensiplere uymaya çalışarak dinimizdeki en önemli
bazı kavramları fizik biliminin temel kanunları ve fikirleri ile uyumlu
şekilde bir araya getirmeye çalışacağız.
2. Herkesin bilmesi gereken bazı bilgiler Ben, bilmediklerimi
bildiğim için diğer insanlardan akıllıyım. Apologie Sokrates (Milattan
önce 469 -399) Bizim gezegenimiz olan
Dünyanın boyutları Biliyoruz ki yeraltındaki
yakıtlardan en önemlisi olan petrolün oluşması ve birikmesi için birkaç
milyon yıl geçmiştir ve bu yakıt insan yaşamındaki teknolojik devirde birkaç
yüz yılda tükeniyor. Buradan diyebiliriz ki yeryüzünde gelişmiş insan
toplumları her 10 milyon yılda bir kereden fazla oluşamaz. Dünyanın yaşının 5
milyar yıl olduğunu bilerek, şimdiye kadar yerde yaklaşık bin kere gelişmiş
insan toplumlarının oluşması için imkân yarandığını sanki söylemek mümkündür.
Ama Dünyanın genç yaşlarında radyoaktif elementlerin daha fazla olması bu
yaşam imkânını kısıtlamıştır. Bu nedenlerle de yerde gelişmiş insan
toplumlarının yalnızca 100 kereye kadar kendini yenilediğini düşünebiliriz.
Bu durumda Evren doğduğundan sonraki dinler sayısını da yaklaşık 100 kere
artırabiliriz, yani 1016 kereye kadar. Olabilir ki bizim sonsuz
evren, diğer bir sonlu evrenin küçük
bir kısmı olsun veya biri birinden bağımsız evrenlerin sayısı çok fazla
olsun. (Şimdiki kozmoloji bilimi böyle olasılığı
tercih ediyor. Allahın ise her durumda tek olmasına rağmen, din sayısı sonsuz
sayıya da olabilir. Doğal
olarak bu dinlerin hepsinin temelinde tam olarak İslam’ın olmasa gerekir.
Çünkü Allah kavramı ile İslam kavramı bağlıdır ve İslam Allah’ı en doğru
şekilde tanıtıyor. Evrenler doğmadan önce Allah ve sanki onu yansıtan İslam
vardır. Evrenlerin doğuşlarının nedeni de Allah’tır ve bu olaylar insanlara (
bizim evrendeki sayısı yaklaşık 1016 mertebesinde olan farklı dine
mensup yaratıklara) din olarak İslam
ve kitap olarak Kur’an ile iletilmiştir. Biliyoruz ki, göz, kulak, ağız
ve burunlarıyla canlılar doğada çok küçük farklılıkları olan renkleri,
şekilleri, sesleri ve kokuları ayırt edebilirler. Bilindiği gibi duyulara ait
olan bu özellikler hayvanlarda insanlara göre oldukça gelişmiştir (koşma,
yüzme, koku alma,...). İlginç olan, hayvanların
bazılarının da, insanlar gibi, ağırlık ve hız (rüzgar etkisi de dahil) gibi
niceliklerin, hem bir büyüklüğü, hem
de yönü (skaler ve vektörel
nicelikler) olduğunun farkında olmasıdır. Hayvanlar buna benzer olarak,
insanların bildikleri basit, ama
önemli bilgilere sahip olmasaydılar, özellikle avlanma sırasında oldukça
zorlanırlardı. Görüntüler, sesler, kokular gibi fark
ettirici etmenler, yaşamda insan hayatını kolaylaştırıcı ve geliştirici bir
role sahiptir. Ama insan yaşamını en fazla kolaylaştıran ve zenginleştiren
eğitim ve bilimdir. İyi bir bilgin olmak için ise, iyi bir eğitimle beraber
tanrı vergisi bir sezgi oldukça önemlidir. Güçlü sezgi doğa ve doğadaki
süreçleri inceleyen bilim insanı, özel olarak fizikçiler için, doğadaki olayları
ve süreçleri detaylı araştırmalar yapılmadan önceden görme ve anlama olanağı
demektir. Dünya bilimine en büyük katkıları da bu tür sezgisi olan insanlar
yapıyorlar. Bazen de hiç bir insanın anlaya bilmediğini anlamakla. Süreçlerin ve olayların zamanla
değişmesine kinetik denir, ama nesnelerin (örneğin gezegenler, yıldızlar,
galaksiler ve evrenin), bitkilerin, böceklerin, hayvanların ve insanların
zamana bağlı olarak değişmesine evrim denir. Doğada çok farklı kanunlar
vardır, fizik, kimya ve biyolojidekiler gibi. Bunlardan en mükemmel
olanlarına, evrenin her köşesinde cansız ve canlılar için geçerli olanlarına
Allahın (veya Doğanın) kanunları olarak adlandıralım. Ben bir fizikçi olarak,
kendime yalnız fizik alanında güvenebilirim. Böyle olduğundan Evrende en
önemli fizik kanunlarından ve astrofizikçilerin inceledikleri nesnelerdeki
evrimi kısaca ele alacağız. Eğer bunların oluşumu ve evrimi Allahın kanunları
sonucu ise, o zaman evrim bütün canlıları da kapsıyor demektir. Evrende giden
en önemli süreçler ve evrim olayları altında, bir kaos
(kargaşa) değil, süper mantık vardır demektir. 3. Temel parçacıklar ve doğanın temel kanunları. Gerçek deneylerle test edilenlerdir. Albert Einstein
(1879–1955) Şimdiki zamanda 100`den fazla temel parçacığın bulunduğu bilinmektedir ve her
bir parçacığın bir tane anti-parçacığı vardır. Burada temel parçacık
sözünü, yaklaşık 50 yıl önceki anlamda
kullanıyoruz, yani daha alt katta olan
kuarklar seviyesine inmiyoruz. Bu tür yeni
parçacıklar direkt olarak, maddenin yapısına dahil
olmuyorlar (atom ve moleküllerde bulunmuyorlar) ve Evrenin yaşı dakikaları
aştıktan sonra onun içindeki parçacık dağılımını etkilememektedirler. Anti-parçacıkların ve bunlara karşılık
gelen parçacıkların ayrı - ayrılıkta lepton,
elektrik ve baryon yükleri birbirlerine zıttırlar,
ama her bir çiftin (parçacık ve onun antiparçacığının)
kütleleri– m0, daha doğrusu
(m0
= m) ve
durgunluk enerjileri, eşittir. Bu parçacıklardan yalnızca ikisinin
kütlesinin, (durgunluk enerjisinin)
sıfıra eşit olduğu kesin olarak bilinmektedir. Bunlar,
kütleçekim (daha doğrusu enerji çekim) alanının parçacığı graviton
ve elektromanyetik alanının parçacığı fotondur. Alan parçacığı olmayan, ama lepton yükü
taşıyan elektron nötinosünün kütlesi varsayılır,
ama bu enerji 7 eV`tun altındadır, yani mc2 < 7 eV.
Müyon (m) nötrinolarının
kütleleri de sıfırdan farklılar. En fazla çeşitleri ve az ömürleri olan
parçacıklar rezonansal olarak adlanmaktadır ve
onların içinde 10-22 s kadar az yaşayanları olduğu
bilinmektedirler. Bilindiği gibi Evrende yalnızca dört temel
etkileşme vardır (olduğu bilinmektedir
ve diğer bir bilinen yoktur): 1). Etkileşme katsayısı 1
kabul edilmiş çekirdek,
güçlü veya baryon etkileşmesi. Baryon
etkileşmesinin alan parçacıkları pionlardır (p0, p+ ve antiparçacık
olan p- ). Bunların durgunluk enerjileri 135 –
140 MeV ve yaşama ömürleri <2.6 10-8 s`dir. Etkileşme yarıçapı ise 10- 2). Etkileşme katsayısı 1/137 (ince yapı sabiti) olan elektromanyetik
etkileşmesi. Bu etkileşmenin alan
parçacığı, fotondur (g). Doğal olarak fotonun antiparçacığı,
yani antifoton da vardır, ama onu fotondan ayırmak imkânı yoktur.
Çünkü fotonun (graviton gibi) ne lepton, ne
elektrik, ne de baryon
yükü vardır. Foton ile anti foton kendi aksanları çevresinde dönme yönleri
ile farklı oldukları düşünülmektedir. Elektromanyetik etkileşmesinin
etkileşme yarıçapı sonsuz kadar büyüktür.
3). Etkileşme katsayısı 10-12–
10-14 (belirsizlik etkileşmenin zayıf
olmasına, başka bir deyişle,
etkileşme enerjisinin çok az olmasına bağlıdır) olarak kabul edilmiş
zayıf veya lepton etkileşmesi. Bu etkileşmenin alan
parçacığı W ve Z bozonlar sayılırlar. Bu
parçacıkların durgunluk enerjilerinin çok büyük ( > 105 MeV ) ve yaşam ömürleri 10-24 s`den daha az
olduğu kabul edilir. Etkileşme yarıçapı 10- 4) Etkileşme katsayısı 10-36–
10-40 olan gravitasyon
( enerji çekim ) etkileşmesi. Bu etkileşmenin alan parçacığı gravitondur. Gravitonların
yaşam süreleri ve gravitasyon etkileşmesinin
yarıçapı da sonsuzdur. Tüm parçacıkların enerjileri olduğundan, enerji çekim
etkileşmesi yaparlar.. Görüyoruz ki, etkileşme yarıçapları sonsuz olan
alanların, alan parçacıkları olan graviton ve fotonun durgunluk enerjileri sıfır ve yaşama
süreleri sonsuzdur. Yalnızca elektron
(e-), müyon (m-), onların anti-parçacıkları ve nötrinoları lepton yükü
taşırlar. Müyona
ağır elektron da denir, çünkü o etkileşmelerde tıpkı elektron gibi davranır
ve yalnızca durgunluk enerjisi elektronunkinin 230 katıdır. Parçacıkların
kütleleri (durgunluk enerjileri) arttıkça,
genel olarak, onların
etkileşmeleri daha etkili olur ve özellikleri artar. Leptonlar zayıf
ve elektromanyetik etkileşmelerde, mezonlar ve baryonlar
ise, baryon etkileşmesine ek olarak bu
etkileşmelere bağlı olan tepkimelerde bulunurlar. Bütün tepkimeler sırasında
mutlak şekilde korunan nicelikler, Evrenin her köşesinde ve her zaman,
tartıştığımız yüklerdir, parçacıkların sayısı ise korunmamaktadır.
Parçacıkların çok önemli diğer kuantum sayıları da vardır. Ama bunlardan
bazıları, değişik tepkime türlerinde korunmayabilirler. Yüzden fazla parçacıktan yalnızca
üçünün (elektron - e, proton - p ve nötron – n) maddenin yapısında yer
almasının nedeni bütün temel parçacık türlerinin yaklaşık
%90` ının,
yaşama sürelerinin (atom ve çekirdek
içinde bile) çok kısa olmasıdır. Temel parçacıklar doğarlar ve
saniyeden çok çok küçük zamanlar içinde bozulurlar,
ama kesinlikle evrimleşmezler. Şimdiye kadar insanlar yanlış
olarak düşünüyorlar ki, evrende olan bütün nesneler ve çevremizde ki cisimler
boş uzayda yerleşmişler. 1916 yılda,
Einstein Genel görelik (gerçekte relyativistik
gravitasyon) teorisinde göstermiş ki, nesneler boş
uzayda değil, uzay nesneler arasına yerleşmiştir. (Farkı
ne? Farkı inanılmaz kadar çok.) Uzay ve zaman,
nesneler ve alanlar, diğer bir deyişle enerji olmayınca uzay ve zamanda
olamazlar. Uzay ve zaman üretmek, enerjinin bir özelliğidir. Enerji uzayı
eğik yapar ve zamanın temposunu değişir. Bunlar gözlemsel olarak destek
bulduğuna göre ebedi olan Allahın genelde doğmuş olan Evrenin, evrenlerin,
uzayın ve zamanın dışında olduğunu düşünmeliyiz. İlk önce, evren doğma anında,
enerji yoğunluğu ve sıcaklık sonsuz kadar büyüktü ve evrenin boyutları
başlangıçta sıfıra yakındı. Evrenin oluşmaya başladığı ilk saniyeler de bile
orada çok büyük sayılarda ilkin (şimdiki kavramda gerçek) temel parçacıklar
da (kuvarklar da) vardı. Ama ilk 5 dakikanın sonuna yakın, Evrende
şimdi gözlenen kadar proton, nötron, elektron ve helyum atomunun çekirdeği
vardı. Şimdiki zaman evrenin her bir cm3 de 500 foton ve 3 tür nötrino çiftlerinin sayısı 450’dir. Baryon
ve elektron sayısı ise, ortalama olarak, her bir metreküpte yaklaşık bir
tanedir. Ne ilginçtir ki, bizler yaklaşık 50-60 yıl yaşamış baba ve
dedelerimizin ilk yaşam yıllarında neler olduğunu bilemiyoruz, ama yaklaşık
15 milyar yıl yaşı olan Evrenin, doğduğundan sonraki ilk dakikalarda neler
olduğunu çok iyi biliyoruz, Güneşin var olduğu ve her gün doğup battığı gibi. 4. Evren ve evrenler Akıl yenilik üretme
yeteneğini ancak insan onu zorladığı zaman kullanır. Henri Poincare
(1854–1912) Bizim evrenin yaşı sonlu
olduğundan ve yaklaşık olarak sonsuz sıcak bir noktadan doğduğundan, evreni
yaratan Allah’ı bizim ve diğer evrenlerin içinde olduğundan daha çok, onların
dışında bulunduğunu düşünmemiz gerekir. Gerçektende bizim sonsuz Evren, belki
de diğer bir sonlu Evrenin küçük parçasıdır. Diğer yandan Allah birdir ve
bizim evrenin dışında çok sayıda ve durmadan diğer evrenlere hayat
vermektedir diyebiliriz. O evrenler üretiyor ve evrenlerin evrim kanunlarını
koyuyor düşüncesi doğru olduğunu düşünebiliriz. Eğer evrenler hepsi bizim evren
gibi sonsuz sıcak, sonsuz küçük durumdan başlayarak doğarlar ise, Allah’ın onların dışında da olduğunu
düşünmek zorundayız. Her hangi bir evren başka bir evrenin içinde doğmamış
ise, bu evrenin dışında ne uzay ne de zaman vardır. Orada uzay ve zaman dışı
bir ebedilik, Allah ve onun varlığını anlatan İslam’ın olduğunu
düşünebiliriz. Böyle olduğundan da Allah’a bir Evren, uzay ve zaman dışı
varlık olarak bakmamız gerekir. Evrenleri üreten ve onların evrimlerini
değişmez kanunlarla belirleyen bir varlık gibi. O mükemmel ve ebedi kanunlar
oluşturmuş işe (3. bölümde verdiğimiz örnekler gibi) ve Allahın işlerine
karşı koyan bir küvette yok ise, ayrı ayrı
evrenlerin evrimlerine pek karışmayabilir. Burada çok ve belki de sonsuz
sayıda evrenlerden konuşmamız gerekir. Çünkü son gözlemler kozmolojide
enflasyon modellerinin daha doğru olduğunu gösteriyorlar. Bu yeni modellerde
de vakumdaki fuluktasyonlar (sapmalar) evrenlerin
oluşumuna yol açmaktadır. Yaklaşık olarak ışığın
boşlukta ki hızı ile genişlenmeye başlayan evrenimiz, genişlenme sonucu hızla
soğuyor. (Bu soğuma süreci Evrenin doğduğu andan oluşan madde ve ışımalara
aittir, sonralar oluşan yıldızlara ve onların ısıttıkları gaza değil.)
Evrenimizin yaşı yaklaşık 106 yıla ulaşana kadar onun içindeki
maddenin tümü, plazma şeklinde kalmaya devam etmiştir. Bu gazın basıncı ve
sıcaklığı büyük olduğundan, evrendeki madde ve ışıma onun hacmini homojen
olarak doldurmuş olmaktadır. Daha sonralar, genişlenme sonucu bu gazın
sıcaklığı ve yoğunluğu çok daha az oluyor (bin derecenin altında), bu da
normal atomların ve moleküllerin oluşmasına neden olmuştur ve olmaktadır.
Maddenin büyük çoğunluğu atom ve moleküller şekline geldikten sonra, atomlardan ve moleküllerden oluşmuş gazın
içinde yoğunluğun sapmalarının artmasına imkân yaranmıştır. Bizim evrende geçerli olan fizik
kanunlarından bildiklerimize uygun olarak, evrenin bazı bölgelerde maddenin
yoğunluğu ortalama değerden çok fazladır ve bu da, Evrenin yaşı yaklaşık 109 yıl
mertebesine geldiği zamanlarda galaksilerin oluşumunun başlamasına neden
olmuştur. Bu yaştan sonra, evrenin her
bir köşesindeki galaksiler, yıldızlar ve gezegenler oluşmaya başlamıştır ve
bu süreç şimdi de devam etmektedir. Galaksilerin fiziksel parametreleri
(kütleleri, boyutları, açısal momentleri) çok farklı olduğundan, elips
şekildeki galaksilerde gazın yaklaşık hepsi, sarmal şekilde olanlarda
yaklaşık % 95 i ve düzgün olmayanlarda yaklaşık % 50 yıldızlara dönüşmüştür.
Galaksiler, yıldızlar ve yıldızlar arası gaz, zamana bağlı olarak, Evrenle
birlikte değişmekteler ve başka bir deyişle onların ve Evrenin evrimleşme
süreçleri devam etmektedir. Doğal olarak bizim evren için
geçerli olanlar diğer evrenler için de geçerli olmak zorunda değil. Bu
anlattıklarımız küçük hatalar dışında tamamen doğrudur ve çok sayıda
gözlemlerle desteklenmiştir. Böylece Allah evrenleri oluşturduğu zaman,
onlara değişmez olan temel kanunlar koyuyor. Daha sonralar bu kanunlara kesin
şekilde uyan süreçler sonucu, evrendeki değişmelere ve oluşumlara
(evrimleşmelere) karışmasına hiç gerek kalmıyor. İşte böyle mükemmel
çalışıyor Tanrının kanunları. Okur kitaplarda her zaman böyle
bir tanıtımla rastlaşmaktadır: Maddenin üç hali vardır, katı, sıvı ve gaz. Katı yoğundur, şeklini
ve hacmini korur. Sıvı yoğundur, hacmini koruyor ama şeklini kabın şekline
uygun olarak değişir. Bunlar yaklaşık olarak doğrudurlar. Çünkü sıcaklık, dış
kuvvetler ve elektrik alanı katıların ve sıvıların hacmine ve şekline etki
yaparlar. Gazın seyrek olduğunu ve bulunduğu (verilen) hacmin hepsini homojen
olarak kapsadığını yazarlar. Bu tanım yalnız belirli şartlarda doğrudur.
Örneğin Dünyanın atmosferi homojen değil,
bulutları oluşturan buhar, verilen hacmin hepsini kapsamıyor ve bu
nedenle de bulutlar küme halindedirler. Galaksiler içinde ki ve genelde
Evrendeki soğuk (yaklaşık bin
derecenin altında) gazda benzer şekilde davranır. Diğer yandan katıyı ve
sıvıyı çok sıkıştırsak onlar da gaz haline geçerler. Madde çok yoğun olursa,
o iyonlaşmış gaz haline geçmek zorundadır. Böylece maddenin en yoğun hali de
gazdır. Galaksiler ve yıldızlar
oluşmaya başlamadan önce evrendeki maddenin kütlesinin yaklaşık % 75’i
hidrojen ve % 25’i helyum idi. Şimdi ise helyum biraz artmış ve evrenin
kütlesinin yaklaşık % 1 kadar helyumdan daha ağır elementler oluşmuştur.
Kütleleri 3–4 Güneş kütlesinden daha küçük olan yıldızların evrimi, yıldızlar
arası ortamın ve genelde Evrenin kimyasal bolluğunu önemli derecede
değiştirmezler. Büyük kütleli yıldızların merkez kısmında gerçekleşen
çekirdek tepkimeleri sırasında özellikle karbon-oksijen grubu elementleri
artmışlar ve bunlar ayrı ayrı galaksilerin
düzlemlerindeki ortamın kimyasal bolluğunu çok etkilemişler. Kütleleri daha
da büyük olan yıldızların (7–8 Güneş kütlesinden büyükler) evrimleri
sırasında, yıldızlararası ortamda, demir gibi elementlerinde çoğalmasına
neden olmuşlardır. Böyle yıldızlar evrenlerini daha çabuk bitirirler ve
evrenlerinin sonunda Süpernova patlaması sonucu özellikle demir grubu ve en
ağır kimyasal elementlerin bile oluşmasına neden olurlar. Süpernova patlaması sonucu
genişlenen sıcak gaz milyar yıldızdan, yani küçük galaksiden daha fazla ışıma
verebilmektedir. Bizim galakside yıldız sayısı 1011 kadar dır ve o büyük sarmal galaksidir. Bunlar hepsi
bir önceki bölümde hatırlatılan ve bazı diğer fizikten bildiğimiz temel
kanunların sonuçlarıdır. Gözlemler de bu kanunların Evren oluşmaya başladığı
dakikadan şimdiye kadar geçen zamanda kesin şekilde ve hiçbir müdahile
olmadan çalıştıklarını gösteriyorlar. Şimdi bizim evrenin yaşı yaklaşık 13
milyar yıldır, ama Güneş ve Dünyan ki yaklaşık 5 milyar. Bu rakamlardaki hata
payı %20’ni aşmamaktadır. Galaksimizde, ortalama olarak kimyasal bolluk, son
5 milyar yılda yaklaşık olarak değişmediğini kabul edebiliriz, özellikle de
galaksi düzleminden uzaklarda. En yaygın element de Gamow
George (1904–1968) nin sıcak evren modelinin
öngördüğü gibi hidrojen, helyum ve sonrada karbon, azot ve oksijen olduğundan
ve galaksideki yıldızlar arası gazın çoğunun sıcaklığı yaklaşık eksi Böylelikle galaksiler ve gezegenlerde ki
gazın kimyasal bolluğu, farklı tür
moleküller ve basit canlılar, evrenin kendisi, galaksiler, yıldızlar ve bazı
diğer nesneler gibi evrimleşmektedir. Bütün bu süreçler süresince temel
parçacıkların yükleri, toplam enerji, momentum ve açısal moment korunurlar.
Tanrının İslam yolu ile bizlere ulaştırmak istediği ve aynı zamanda bilimsel
yollarla elde edilen kanunlar, evrenin (belki de evrenlerin) bütün
köşelerinde ve her zaman geçerli olduklarından en temel korunma kanunları ve
evrim, genelde evren dışında olan Allahın emelleridir. İnsanlar için evren, yaşam, evrim ve Allah kavramlarını
birbirinden bağımsız olarak düşünmek zordur.
Bu kavramlar farklı toplumlarda ve farklı eğitim seviyesindeki
insanlar arasında çok fazla değişik şekilde anlaşılmaktadır. Bu nedenle de
insanların düşünce seviyesi ve kültürüne, bu kavramlar gibi çok etki yapan
konuların medyada çok tartışılması gerekir. Ama ne yazık ki bizim toplum da
dünyadaki diğer toplumların çoğu gibi eğitim ve bilimden uzak kalmıştır. 5. Evrenler, Cennet ve
Cehenneme ait bazı bilgiler ve düşünceler Bir bilim dalında ne
kadar matematik varsa, kesinlikle bir o kadar da gerçek
vardır. İmmanuel Kant (1724–1804) Evreni tam bir bütün olarak ve
onun içerdiği nesneleri ve onlarda oluşan olayları ve süreçleri temel
bilimlere dayanarak öğrenmek için tek bir yol bilinmektedir. Deney ve gözlemler
yapmak, elde edilen bilgileri incelemek ve genelleştirmek. Bunlara ve sezgiye
dayanarak yeni teoriler kurmak. Her hangi bilim dalındaki yeni teoriler
eskileri kapsamalıdır, bilinen deneyleri ve gözlemleri anlatmalıdır,
bilinmeyen ve daha sonralar deneylerle (gözlemlerle) onaylanan yenilikleri
öngörmelidir. Bu teorilerin temelini oluşturan kanunlar matematiksel
ifadelerle verilmelidirler. Doğanın kanunları böyle şekilde yansıtılmasalar
onların bilim ve yeni teknolojiler üretimi için pek bir faydası olmaz. Fiziğin, kimyanın ve
biyolojinin kanunları tam olarak doğanın, başka deyişle Tanrının kanunları
değildirler. Bilim geliştikçe, deneylerin hataları azaldıkça ve çok derin ve
geniş düşünce kapasitesinde olan bilim adamları yetiştikçe bu kanunların
yerlerine daha kapsamlıları ve doğanın kanunlarını daha iyi şekilde
yansıtanları gelir. Örneğin Newton’un kanunları yerine Einstein’ın kanunları
geldiği gibi. Matematik ise temel bilimlerin aracıdır. Matematik ilk olarak
temeline doğada rastlaşan çok sayıda ve farklı geometri ve topoloji
figürlerin özelliklerini ve bunların arasındaki oranları almıştır. Matematik
Allahın insana verdiği ve insanların toplumlara bağlı olarak
geliştirebildikleri mantığa dayanan bir ilimdir. İnsan mantığı çoğu zaman doğadaki
kanunları, olayları ve süreçleri doğru şekilde ortaya çıkarmaz. Gelişmiş
mantığı olmayan insanlar ise ne Tanrıyı, ne İslam’ı, ne de Kuran’ı, kendi
uğraşı ile doğru şekilde anlayamazlar. Bu nedenle de Allah tarafından çok
güçlü sezgi ve mantık bağış edilen Peygamberimiz bilime çok büyük önem
vermiştir. Ama ne yazık ki Müslümanlar Peygamberimizin bu tavsiyesine pek
önem vermemektedir. Bütün evrenlerde, evrenler
dışında, evrenleri yaratan Allah olduğundan, onun kendisini, emellerini ve isteklerini
tanıtan İslam (Ku’ran’da anlatılan) da vardır.
Düşünme potansiyeli ileri olan ve teknolojiler yaratan canlıların oluşması ve
gelişmesi için elverişli imkânları olan gezegenlerin her birinde, evren
doğduktan sonra, ardı ardınca yaklaşık yüz kere dünyaya gelişmiş toplumların
yaşayabilmesini yukarıda söylemiştik. Evrende de böyle gezegen sayısının
sonsuz kadar çok olduğundan bahsetmiştik. Diğer yandan Tanrının oluşturduğu
evren sayısının da sonsuz kadar çok olabileceğini biliyoruz. Böylece din sayısının
sonsuz kadar çok olmasına rağmen, onların hepsinin temelini İslam
oluşturmuştur. İnsan gibi gelişmiş canlıların
yaşamı için imkân olan her bir gezegene milyonlarca yıllar aralıklarla, hiç
olmasa bir Kuran gibi kutsal kitap gönderilmiş ise ve her bir evrende sonsuz
kadar gezegenler var ise, kitap sayısı da sonsuz kadar çok olmalıdır. Diğer
yandan Allah da, onu tanıtan İslam dini de tek olduğuna göre, kutsal
kitapların ibadetleri anlatan kısımlarının farklı olmasını düşünmek zor olsa
da, bu gerçeği kabul etmek zorumdayız. Örneğin fizikten bildiğimiz en temel
teoriler Evrenin her yerinde geçerliler. Bu teorilerin anlatım seviyesi
kimlere anlatılmağına göre farklı olabilir, ama kesinlikle mahiyeti ve
matematik ifadelerin görünüşü değişemez. Ama bu teorileri anlatan farklı
kitaplar her tür yanlışlıklar içere bilirler, aynen farklı kişilerin
anlattıkları gibi. Ku’ran ise en mükemmel kitaptır
ve onun indirilmiş halleri farklı olamazlar. Ku’ranın
farklı baskıları, farklı çevrileri ve yorumları hata içerebilir. Bunlarında Ku’ran ile bağlantısı yoktur, insanlar hata
yaparlar. Bilindiği gibi İslam ve kutsal
kitap Ku’ran yalnızca ibadetleri, insanların doğru
davranışlarını, cennet ve cehennem gibi bilgileri anlatmamaktadır. Allahın
amacı sadece bunları ulaştırmak olsaydı bu kadar fazla türde nesneler,
bitkiler ve canlıların yaranmasını teşvik ederdi mi? Unutmamak gerekir ki,
yaşam için yararlı olan sonsuz sayıda gezegenlerde biyoloji hayatlar çok
farklı olabilirler. Doğal olarak kutsal kitaplar Allahın doğadaki nesneler,
olaylar ve süreçler için en temel olan kanunlarına işaret de etmektedir.
Bizim evren için en temel doğa kanunlarından bazılarını yukarıda hatırlattık.
Çok önem taşıyan nesneler ve doğa kanunları Tanrının emellerini ve kendisini
en doğru şekilde anlatırlar. Bütün Evrende geçerli olacak şekilde, sadece bir
gezeğende ve çok kısa bir devirde (örneğin sadece 10 bin yıl) değil. Bizim evrende inanılmaz kadar
çok farklı nesne, olay ve süreçlerin olduğunu bilerek, devamlı olarak çok
sayıda üretilen evrenlerin hepsinde aynı kanunların geçerli olmasını düşünmek
sanki hiç de doğru olmaz. Çünkü doğa kanunlarının geçerli olduğu şartlar
belirlidir ve bu şartlar değiştiğinde kanunlar genelde çalışmazlar. Bu
nedenle farklı evrenlerde en temel kanunlar ve böyle kanunlara bağlı olarak
bazı nesnelerin, olayların ve süreçlerin farklılıklar gösterdiklerini göz
önünde bulundurmak mantıklı değil mi? Böylece bütün evrenlerde İslam’ın aynı
olmasına rağmen her bir evren için Ku’ran’daki doğa
bilimlerine bağlı işaretler farklı da olabilir düşüncesine kapılabiliriz. Ama
bu durumda Ku’ran Allahı
ve İslamı doğru anlatmaz ve önemini kayıp etmiş
olmaz mı? Böyle durumda Ku’ran’daki işaretlerin
yorumlarının farklı olabileceğini düşünmek yolu açılmış oluyor. Sadece bir gezegen olan
Dünyanın bile farklı yerlerinde farklı bitkiler ve hayvan türleri olduğundan
ve farklı düşünce seviyesinde insanlar yaşadıklarından, farklı kutsal
kitaplar mı olmalı yani? Ku’ran Tanrını ve İslami
anlattığı için, yalnız bir evren değil, farklı evrenler için geçerli olan,
yani en temel kanunlara, olaylara ve süreçlere işaret eden kitaptır. Bu
nedenle de Doğaya bağlı olan Ku’ran’daki
işaretleri, yalnız ve yalnız büyük bilim insanları doğru şekilde yorumlaya
bilirler. Böylece Ku’ran’da, Allah ve İslam gibi
tek bir kitap olmalıdır. Tek bir Kur’an bütün
farklı özellikler taşıyan evrenlerdeki, düşüncesi gelişmiş, varlıklar için
yeterli olur. Bu şekilde mantık yürütüldüğünde, neden Ku’ran
gibi en kutsal kitapta doğanın kanunları kesin şekilde anlatılmıyor ve neden
kanunlar matematik formüller şekilde verilmediği de anlaşılmış oluyor. Düşünen herkesi ilgilendiren bu
soruya birçok kimse cevap aramış olmalı. Ku’ran
doğaya (evrene) bağlı bilgilere işaret ediyorsa neden Ku’ran’ı
devamlı okuyan Müslümanlar bilim ve yeni teknoloji üretimine çok az katkıda
bulunmuşlardır? Örneğin 1.5 milyar Müslüman 12-14
milyon Yahudilerden yaklaşık 100 kere daha az. Şimdi anlaşılıyor ki bunun
nedeni Ku’ran’ın genelde düşünüldüğü gibi yalnızca
dünyadaki tek kitap değil, evrende ve daha da ötesi, evrenlerin hepsinde her
zaman, zamanların temposundan bağımsız olarak tek kitaptır. Orada Allah’ın
bütün evrenler için geçerli, yani ortak olan en temel doğa kanunlarına,
olaylara ve süreçlere işaret ediliyor. Bu işaretleri doğru şekilde yorumlamak
için çok derin ve kapsamlı temel bilimler düşüncesi gerekir. Bizlerde ise
böyle düşüncenin oluşması için yüzyıllardır ortam oluşamıyor. Biliyoruz ki, Nobel ödülü almış Abdus Salam dışında Kuran’ı detaylı inceleyen Müslümanlar
iyi temel bilimci değildirler. Bu nedenle de Kur’an’ı
inceleyerek Allah’ı ve İslam’ı güzel şekilde tanıtan büyük din bilimcilerimiz
ile birlikte iyi temel bilicilerimizin çalışmaları gerekmektedir. Yalnız bu durumda
Kur’an’daki doğaya ve evrenlere bağlı işaretler
kısman doğru olarak yorumlanırlar ve sonuçta Müslümanlar da gereken katkıyı
doğa bilimlerine ve yeni teknolojiler üretimine yapabilirler. Ama bunun için
aynı zamanda bizlerin Peygamberimizin tesviyelerine önem vererek, kaliteli
eğitimin ve bilimin ne olduğunu anlamamız ve bu yönde ciddi çalışmamız
gerekir. Bilindiği gibi insanlar ölünce
onların ruhları cennete veya cehenneme gidiyor. (Unutmayalım
ki Allah, cennet ve cehennem kavramlarını bizlerden çok önceler kullanmağa
başlayan Yahudiler ve özellikle Hıristiyanlar bu kavramları biraz bizden
farklı açıklıyorlar. Örneğin Hıristiyanlar bizler gibi Allahtan, cehennemden
ve özelliklede mezara gitmekten pek korkmuyorlar.)
Acaba cennet ve cehennem nerededir ve ruh dediğimiz şeyin temelini ne
oluşturmaktadır. Cehennem çok sıcak bir bölgedir ve böyle bölge yerin alt
katları ve bir az uzakta Güneşin tacından başlayarak merkezine kadar olan
bölge olabilir. Ama ruh çok hafif (yoğunluğu çok az olan bir şey) olduğundan
yerin alt katlarına batamaz. Güçlü motorlarla çalıştırılan özel teknolojiler
kullanarak bile yerin derinliklerine ulaşmağın çok zor olduğunu madenciler
iyi bilmektedir. Ruh çok hafif bir şey olsa bile
Güneşe ulaşmak için, insan vücudunun içinden birinci uzay hızından (7.93
km/s) daha fazla olan hızla çıkmalıdır ki Dünyayı terk edebilsin. Böyle hızla giden ruh Güneşe bir yılda
ulaşabilir. Güneş sisteminde güneşten
başka cehennem olabilecek başka bir yer de Venüs’ün atmosferi olabilir. Madde
içeren rufun başka bir yıldıza da ulaşma imkanının
olmadığını söyleyebiliriz. Böyle durumda sanki her bir evrende sonsuz kadar
cehennemlerin olması gerekir. Sanki ruh atom veya moleküllerden oluşamaz,
çünkü gaz şeklinde olan bir şeyi bile, böyle hızlandırmak için büyük enerji
gerekir. Diğer yandan bu oluşumun parçacıkları nasılsa çevremizde de kalırdı
ve fizik cihazları tarafından tespit edilirdi. Bu zorlukları aşmak için ruhun
yalnızca zayıf etkileşen hafif temel parçacıklar demetinden oluştuğunu
düşünebiliriz. Lazer ışıması gibi ince demet şeklinde olan ruh Güneşe
ulaşabilir, ama zayıf etkileşen parçacıkların hızlandırılması, demet şekline
sokulması ve yanması fiziğe aykırıdır. Bizim evrende güller,
çiçekler, güzel kuşlar ve bedava her tür yemek-içmekle dolu olan cennete
benzer bir bölgen hiç yoktur deyebiliriz sanki?
(Böyle bölgelerin yalnız kuşlar ve böcekler için olduğunu biliyoruz, insanlar
için değil) Çünkü ne gözlem verileri, ne temel bilimleri, ne de toplum
kanunları sanki buna imkân vermemektedir. Bu nedenle ruhlar cennete ulaşmak
için evrenimizi terk ediyorlar belki. Bildiğimiz maddenin ve alanların hiçbir
türü evrenimizi terk edemediğinden ruh bildiğimiz hiçbir etkileşime girmeyen
bir şeyden oluşmalıdır. Diğer yandan evrenimizi ışığın boşluktaki hızı
(300.000 km/s) ile terk eden bir şeyin bile ondan çıkmak için yaklaşık olarak
15 milyar yıl zamana ihtiyacı vardır. Bu da ruhun cennete ulaşmasını çok
zorlaştırır. Evrenlerin içindeki ortamların
özelliklerinin zamana bağlı olarak değişmekte olduğunu, yani evrimleşmesini,
biliyoruz. Böyle olduğundan cennet özel ve kararlı bir evren olmalı ki ebedi
olsun. Böylece cennet sanki bir özel evrendir ve bütün evrenlerde yaşamlarını
bitiren ve cennete gitmek yolunda olanlar bu evren-cennete gelmiş olmalılar
şeklinde düşünebiliriz. Sanki cennete giden ruhlar cehenneme giden (kendi
evrenlerinde “yanan”, dediğimiz, ama yanması bilimsel açıdan anlaşılmayan)
ruhlardan çok faklı ve inanılmaz özellikler taşımalılar. (Cehenneme giden
ruhlarında özelliklerinin bilim çerçevesinde anlaşılmasının zor olduğuna
yukarıda deyindik.) Cennete giden ruhlar evrendeki etkileşmelerde iştirak
etmediğinden, şimdiki temel bilimler açısından, cehennemlerin hiçbir türünde
yanamazlar. Çünkü yanmak için etkileşmelerin gerçekleşmesi gerekir, o ki
cehenneme giden ruhların bile elektromanyetik veya baryon
etkileşmelerine girmediğinden nasıl yandıkları anlaşılmıyor. Fiziğin kanunları, kimya ve
biyoloji kanunlar gibi Allah’ın bizim evrende geçerli olan kanunları
olduklarından (doğal olarak hata payı içinde) büyük olasılıkla gerçekleri
yansıtıyorlar. Bende bir fizikçi düşüncesi ile yukarıda tartışılan
problemleri imkân dâhilinde inceledim. Bütün evrenleri yaratan tek bir
Allahın, onu yansıtan tek bir dinin (İslam) ve bütün evrenlerde yaşayacak,
yaşayan ve yaşamış olan insanlara benzerler (gelişmeleri anlamında) için tek
bir kutsal kitabın olmasının temel bilimlerle çelişkide olmadığı fikrini
destekleyen sonuca vardım. Sanki büyük olasılıkla cennet
özel bir kararlı evrendir, çünkü kararsız bir evrende olanaklar ebedi olamaz.
Hiçbir temel bilimin bu evren-cenneti ve ruhu inceleme imkânı belki de
yoktur. Bizim evrende dört tür temel etkileme olduğu bilinmektedir (vardır ve
bunları 4’ci bölümde hatırlattık) bu etkilemelerde iştirak eden hiçbir şey
cennet-evrene gidemez. Sanki hiçbir diğer evrenlerde yaşam sürdüren
canlıların cenneti ve ruhi incelemek imkânı olmamış ve olmayacaktır. Her bir
evrende cehennemler olabilir. Cennete giden ruhlar bizim evrendeki
etkileşmelere de iştirak etmiyorlar ve cehenneme gidenlerden çok farklı
özellikler taşıyorlar düşüncesi doğru olabilir. Bu özellikleri de inceleme ve
temel bilimler açısından anlama imkânımız olmayacaktır. Evrendeki
etkileşmelerde iştirak etmeyen ruhun evren-cennetten nasıl gelip insanların
içine girecekleri ve etkileşmediği halde insanın içinde nasıl kaldığını temel
bilimler açısından anlaşılmayacaktır. Böyle olduğundan da cennetin,
cehennemin ve ruhların deneysel ve gözlemsel yollarla ortaya çıkmamaları
ateizmi desteklemiyor. Avrupa’da çok sayıda yüzyıllarca
kullanılan yaşam binaları vardır. Buralarda çok eskilerde yaşamış olan
insanların ruhları zaman zaman görünmekte olduğu
söylenmektedir. Eğer bu doğru ise Hıristiyanların ruhlarının cehennemi
kolayca terk etmeleri gerçekleşiyor demektir. Diğer yandan, sanki
Hıristiyanlar her hangi bir ölünün ruhunu çağırarak ona sorular yönetirler ve
cevaplar alarak tartışa da bilirler. Adeta bu ruhlar cennet ve cehennemden
konuşmuyorlar, sanki böyle bir yerlerde hiç olmamışlar. Büyük şehirlerde
onların cesetleri yakıldığı ve toprağa verilmediği için, mezar içindeki
işkencelerden de kurtulmuş olurlar. Dünya nüfuzunun yarsı zaten evrende bir
Allahın olmasına, cennet ve cehenneme inanmadığına göre onların ruhlarının
olduğundan bile kesin konuşmak sanki zordur. Aynı zamanda onların cesetleri
yaktıklarını da biliyoruz. Biliyoruz ki yere indirilen
kutsal kitaplar hepsi evrendeki Dünya gibi çok küçük hedefin çok küçük bir bölgesine
ulaşmışlar (Filistin ve İsrail topraklarına). Peygamberlerde bu topraklarda
yaşamışlar ve böylece Allah dünyanın diğer bölgelerine elçilerini göndermeye
sanki ihtiyaç duymamıştır. Aynen yeryüzünün çok çok
artmış nüfuzu için son yaklaşık 1400 yılda göndermediği gibi. Birde kesin
biliyoruz ki bundan böyle hiç elçi göndermeyecek. Ne yazık ki Allahın neden
Filistin ve İsrail’e bu kader çok önem verdiğine bağlı hiçbir fikrim yoktur,
çünkü böyle konuları hiç bilmiyorum. Ama biliyorum ki hiçbir lazerin
ışık demetini, örneğin Ay’ın üzerinde yerleşen bir iğne ucu gibi küçük hedefe
yerden tam olarak gönderilemez. Çünkü lazer demetinin ışık açısı bile böyle
amaç için yeterli kadar küçük değil. Ama kutsal kitaplardaki fikirleri
Dünyanın Yakın Doğusunda yerleşen bu tür küçük bölgeye gönderilmesi çok daha
büyük maharet istiyor. Böyle mucize gibi süreçler Evren dışı olan kanunların
gerçekleşmesi ile, ruhları ışık hızından yaklaşık
milyar defa büyük hızla cennet özelliği taşıyan kararlı bir evrene ulaştırabilir.
Unutmamak gerekir ki ışığın boşluktaki hızı yalnız bizim evrende ve enerji
taşıyan bir parçacık veya alan için limit hızdır. Ama kesinlikle Allahın
evrenimizde geçeri olan ve bildiğimiz kanunlara uymayan ruh için değil. Burada biz mucize sözünü
kullandığımıza rağmen onu hayatta çok duyduğumuz mucize kavramından uzak
tutmak istiyoruz. Genelde gözümüzle
görüp ama anlaya bilmediğimiz şeylere mucize diyoruz. İnsanın düşüncesi ne kadar kısıtlı ise ve
çok az şeyler görse bile, onun için mucize sayısı fazla olur. Çünkü düşünce
seviyesi düşük, bildikleri az ve bildiklerinin çoğu da yanlıştır. Doğal
olarak Newton ve Einstein gibi insanlar için mucize pratik olarak olmamıştır.
Doğanın bilinen kanunlarına aykırı olmayan hiçbir şeye onlar mucize demezler.
Bizde mucize sözünü ruhin özelliklerinin bildiğimiz doğa (Tanrı) kanunları
çerçevesinde anlaşılamadığı için kullandık.
Ne yazık ki lise fiziğini iyi
bilmeyen insanlar evrenler için temel olabilen bilgilere işaret bulunduran Ku’ran’da basit fizik olaylarına işaretler arıyorlar ve
kolayca bulurlar. Bunlar genelde fiziği doğru şekilde anlatmıyorlar ve böyle
anlatımlara Ku’ran’da işaretler bulduklarını
söylüyorlar. Biz Türklerde bilime ve yeni teknolojiler üretimine pratik olarak
katkıda bulunmasak da, dergileri ve bilgisayar ortamını lise fiziğine bile
çelişkide olan fikirler içeren dini makalelerle doldururuz. Türkiye de
Arapçayı veya Türkçeyi çok iyi bilen din bilimcilerimiz vardır. Diyanet
İşleri Başkanlığı bunlarla ortak çalışmalara iyi temel bilimcilerimizi bir
araya getirerek çok önemli problemler çözebilirdi. Örneğin evrenlerin doğduğu
anlarda çok önemli olan ve evrenler için ortak görünen: 1. Temel etkileşmelerin
birleşik teorileri; 2. Protonun bozulması; 3. Manyetik monopol; 4. Vakumda faz geçişleri
ve fiziksel olaylar; 5. Sicimler; 6. Evrenin ve evrenlerin
doğuşu. Yazının devamı
için tıklayınız UYARI: Eğitişim Dergisinden yapacağınız her türlü alıntı için kaynak
belirtmeniz ve sayfaya bağlantı vermeniz gerekmektedir. Yazıları
bütün olarak kendi sayfanızda yayımlamanız yasaktır. Ancak, başlık
ve bazı küçük alıntılarla, yazının tanıtımını yapabilir ve "Devamı için TIKLAYIN!" diyerek, konuklarınızın, ilgili
yazımıza yönlendirilmelerini sağlayabilirsiniz. |
|
|
|