|
Eğitişim Dergisi E-Eğitim, Bilim ve Sanat Dergisi Şubat 2008. Sayı: 18 ISSN 1307-1785 |
|
|
|
ZEKA, DÜŞÜNCE ve BİLGİNİN ÇOK BOYUTLU UZAYDA
DEĞERLENDİRİLMESİ Prof. Dr. Oktay Hüseyin (Guseinov) Arş. Gör. Murat Ertürk |
|
|
1.
Farklı boyutlarda yaşam
ve bilim Çok zor
anlaşılan ve birinin diğeriyle hiç bir bağlantısı gözükmeyen olaylar arasında ortak temel
yanlar
görmek ne kadar güzel bir
duygudur.
Albert Einstein (1879–1955)
Bir doğru çizgi üzerinde eni ve kalınlığı sıfıra
eşit olan bir boyutlu canlının hayatını düşünün. Bu canlı için uzay bir
boyutlu olduğundan onun için sağ-sol, yukarı-aşağı kavramlar yoktur. Bu çeşit
uzayda yaşayanların bilgi ve düşünceleri, iki boyutlu uzayda (örneğin düzlem
üzerinde) yaşayanların bilgi ve düşünce düzeylerinden çok daha düşüktür. Aynı
şekilde, iki boyutlu uzayda yaşayanların da, üç boyutlu uzayda
yaşayanlarınkinden çok daha kısıtlı bir düşünce güçleri olmalıdır. Çünkü
düşük sayıda boyutu olan uzayda bulunan nesnelerin şekilleri bile çok
basittir ve çeşitleri azdır. Ama az gören, az bilen ve az düşünen canlıların
kendi bildiklerine güvenleri çok daha fazla olur. Bununda nedeni açıktır: İnsanın
bildikleri ne kadar fazla ve düşüncesi gelişmiş ise, bilmediklerinin de fazla
olduğunu anlıyor, duyduklarını ve gördüklerini hep sorguluyor, pek inanmıyor. Eski Yunan masallarının birinde,
yol üzerinde yaşayan bir eşkıya anlatılır. Bu eşkıya için dünyada en önemli
şey kendi boyu olduğundan, özel bir tezgah yapar. Bu tezgahta kendi uzunluğunu
belirler ve gelip geçenleri kendi ölçüsüne uygun şekilde değişikliğe zorlar.
Yoldan geçenlerden kimin boyu uzun gelir ise keserek kısaltıyor, kısa ise
çekerek uzatıyor. Böylelikle kendi uzunluğunda olanlar sakat kalmadan yaşam
hakkı kazanmış oluyor. Bu eşkıyanın bütün düşüncesi bir boyuta odaklanmıştır
ve herkesi kendi düşüncesi ve inancına göre değerlendirmektedir. Günümüzde,
devlet kurumlarındaki başkanlar, müdürler ve diğer görev sahipleri
çalıştıkları insanları, boyları dışında diğer birçok özelliklerine göre de
değerlendirirler. Bu değerlendirmeye zeka, düşünce kapasitesi ve bilgi de girmektedir.
Gelişmiş ülkelerdeki görev sahipleri çevrelerinde, genelde bu şekilde
yaptıkları değerlendirmeler ile kendisinden fazla düşük seviyede olanları
yanlarında bulundurmuyorlar. Gelişmemiş ülkelerde ise tam tersi, kendi
seviyesinde olan veya daha iyi seviyelileri bulundurmuyorlar. Bu durumda görevliler
farkında olmadan, üç boyutlu uzaydaki yaşamın olanaklarını kısıtlayarak, toplumun yaşamını daha düşük
boyutlu uzaydaki yaşam tarzında bırakmış olurlar. İnsan zekasını, düşüncesini ve
bilgisini çok boyutlu uzayda değerlendirmek gerekiyor. Bu uzayın bir
ekseninde insanın, örneğin, fizik-matematik-mühendislik, diğerlerinin her
birinde ayrı ayrı, biyoloji-kimya-tıp, edebiyat-
tarih-politikacılık, sanatkarlık, işçilik ve diğer ayrı ayrı
benzer yöndeki zekası, düşüncesi ve bilgileri belirli bir ölçekte
koyulmalıdır. Örneğin Sovyetler Birliğinin en büyük fizikçisi olan Landau fizikçileri zekasına (fiziğe katkıda bulunma
ölçüsüne) ve fizik bilimine katkısına göre
yaklaşık 3 kat farklı olan gruplara ayırmıştı (Gerçekte
onun ölçeği 3 değil, doğal logaritmanın taban değeri olan Bildiğim kadar iki şey sonsuzdur (sınırsızdır).
Bunlardan biri Evrendir, diğeri ise insanların düşüncesindeki farktır.
Ama Evrenin sonsuzluğuna
tam olarak inanamıyorum.
Albert
Einstein. ( 1879–1955 ) Matematikte ise bilim adamları
arasındaki fark fizikçilerinkinden biraz az olması gerekir. Matematikte
farklar 3 değil 2’nin katları ile oluşabilir. Belki de fizikte 4 ve
matematikte 3 olmalıdır? Çünkü fiziğe çok önemli katkıda bulunmak için soyut
düşünceye ek olarak deney ve gözlemlerin sonuçlarını da doğru şekilde
kavramak ve yorumlamak gerekir. Ama diğer alanlarda bu farklar daha da küçük
olmalıdır. İnsanların zekasını, düşünce kapasitesini ve bilgisini karşılaştırarak
ta onların bütün alanlardaki (yöndeki) bileşkelerini toplayarak ta sonuca
varmak mümkün olabilir, ayrı ayrı uygun bileşkeleri
karşılaştırarak ta yapılabilir. Bu amaca bağlıdır. Bizler, örneğin
fizikçiler, kendi alanımızdaki durumu incelediğimiz için fizik ve matematiğe
uygun bileşkeleri karşılaştırırız. Böylece ileri veya geri (ilerisi olan
yerde mutlaka gerisi de vardır, bu bir aşağılama değil) zekalı ve büyük-küçük
katkılı denildiği zaman, kişinin yalnızca fizik bilgisini ve fizik bilimine
katkısını değerlendirmiş oluruz. Bir insan fizikte geri, ama örneğin sanatta
gelişmiş zekaya sahip olabilir ve bu çok normaldir. Teorik fizik ve matematiğin böyle
özelliği de vardır: Örneğin, Newton gibi fiziğe büyük katkıda bulunabilen bir
insan yaklaşık 300 yıl sonra Dünya’ya gelebildi. Einstein’ın yaptığı en büyük
katkı olan, Genel Görelilik teorisinden (1915) yaklaşık 100 yıllık bir zaman
dilimi geçmiştir, ama onun gibi bilime büyük katkıda bulunan birisinin ortaya
çıkması halen beklenmiyor. Acaba 10 veya 100 bin profesörü bir araya
getirerek Einstein’ın vardığı sonuçlar kadar önemli olan bir sonuca varmak mümkün
mü? Tabii ki mümkün değil. Bu nedenle “yeri doldurulamayan kimse yok” gibi
yanlış slogan, gelişmemiş ve gelişmenin önü kesilmiş ülkelerin sloganıdır.
Ama biliyoruz ki, örneğin sporda hep yeni rekorlar kırılmaktadır. Acaba 100
yıldır kırılamayan Einstein’ın Dünya rekoru kaç yüz yıldan sonra kırılabilecek?
ODTÜ fizik bölümünden 1974 yılında istifa etmek zorunda kalarak, Amerika’ya
taşınmış olan Feza Gürsey’in Türkiye rekoru 100-200
yıl boyunca acaba bir Türk bilim adamı tarafından kırılabilecek mi? Onun yeri
doldurulur mu? Zeka, düşünce ve bilgilerin karşılaştırması
yaptığımız uzayda, koordinat eksenleri üzerinde hayvanlarında becerilerini
koyabiliriz. Bu durumda onların insanlarla en büyük farklarının bilimsel
düşünce, bilim ve teknoloji üretiminde olduğunu görürüz. Fiziksel
özelliklerimizde, sesimizde, duygusal hislerimizde, kurnazlıkta ve diğer
yönlerde farklar o kadar büyük değildir. Biliyoruz ki çok güzel sesli şarkıcının
seslendirdiklerini basit sesli şarkıcıların sayısını arttırmak ile elde etmek
olmuyor. Ses belirli frekans arasında olan mekanik titreşimlerinin sonucudur,
bilim üretimi ise beynin nasıl çalıştığında üretildiği bilinmeyen bir ürünüdür.
Milyonlarca profesörü bir araya getirerek Einstein’ın ürettiğini elde edemeyiz.
Bu gerçekleri bilimimizi ve eğitimimizi yönetenlerin bilmesi gerekir. Avrupa’nın birçok ülkesinin en
büyük bilim adamlarını ikinci Dünya savaşından önce ve savaş sırasında
Amerika aldı. Sovyetler birliğinin silahlı birlikleri Almanya’ya girdikleri anda,
Amerika ve İngiltere’nin silahlı kuvvetleri de daha hızlı hareket ettiler.
Bütün Almanya da keşifçiler iyi bilim adamlarını ve mühendislerini
Amerika’ya, İngiltere’ye ve Sovyetler birliğine kaçırmağa başladılar, bilim
adamları istemeseler bile. Bu ülkeler beyin zenginliğini arttırmak olanaklarını
kaçırmak istemiyorlardı. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra oradaki genç ve
iyi bilim adamlarının yaklaşık %50’si ülkeyi terk etti. Şimdi Amerika’da
çalışan Rus asıllı bilim adamlarının ne kadar fazla olduğunu dergilerden
görüyoruz. Bizlerinde beyin zenginliğine önem vermemiz gerekir. Ama ne yazık
ki tam tersi olan sürecin güçlenmekte olduğunu görüyoruz. Acaba ekonominin kalkınması için
en önemli faktör olan temel bilimlerin ve yeni teknoloji üretiminin kötü
durumda olmasının nedeni nedir? Nedeni bunların kültürümüzde pek olmamasıdır.
İncelediğimiz çok boyutlu uzayda bunlara bağlı bileşkelere önem vermememizdir.
Toplumumuzda, Amerikanın bazı eski başkanlarının, Napolyon’un, Karadeniz’in
ve Kafkasya’nın kuzeyinde yaşayan Don ve Kuban nehirleri
boyunca yaşayan kazakların ve diğerlerinin Türkler oldukları aramızda konuşulur
(bunlar gerçek değil, Don nehri boyu
yaşayanlar Ukraynalılar, Kuban boyunca yaşayanlar
ise Ruslardır). Ama büyük bilim adamlarından birinin bile Türk olduğunun
konuşulduğunu duyamayız. Bu durum bizim bilim ve kültür adamları ile gurur
duymadığımızı gösteriyor. Resmikabullerde
sanatçıları (!), futbolcuları ve diğerlerini hep görüyoruz. Feza Gürsey gibi seçkin bilim insanları bu tip yerlere pek
davet edilmez. Gelişmiş ülkelerde ünlü kavramı da farklıdır. 2. Hayvanlar ve insanlar nasıl gelişirler: Gelişmenin temposu Hayvanlar bildiklerini yalnızca kendi deneyim ve diğerlerinden
basit öğrenim yolu ile elde ediyorlar. İnsanlar bunlara ek olarak, bilgilerini okumak, aktif
deney yapmak ve bilimsel düşünce geliştirmek
yolu ile elde ediyorlar. Gelişmiş ülkeler bilimsel düşüncenin ve yapılan deneylerin
seviyesi ile, diğerlerinden ayrılırlar. Kuzma Prutkov Pasifik Okyanusunun güney-batı kısmındaki adalarda
yaşayan kargalar ile deneyler yapılmış: İçinde karga bulunan kafesten biraz
uzakta bir et parçası bırakılmış ve daha yakına, kafesin içinden ete ulaşılabilmesi
için yeterli olan uzunlukta tel parçası. Bu tel parçasına ulaşılması için
ise, daha kısa tel kafesin yanına konulmuş. Kafes içindeki karga küçük çubuğu
kullanarak daha uzununu yaklaştırıyor ve onu gagasına alarak eti elde
ediyordu. Bu başarıya, denetilen 6 kargadan 4’ü ilk denemede ulaşmışlardı.
Kargalar yemeği elde etmek için çubuğun ucunun bükülmesi gerektiğini
bildiklerini göstermişler. Kargalar yaprakların ucunu ince yapmak için
gagaları ile şeklini değiştirirler ve ağaç kabuğunun arasına sokarak
böcekleri çıkarırlar. Kargaların, insan toplumunda bilinen yöntemleri
kullanmaları ile ilgili çarpıcı bir örnek: TV de karganın bu yöndeki
bilgisini test etmek için bir uzun boğazlı şeffaf cam kabın içine peynir
parçası ve yanına kolay bükülebilecek tel koymuşlar. Karga peynire ulaşmak
için, telin ucunu peynire batırmış ve
yukarı kaldırmayı denemiş. Ama peynir kaymış. Bunu önlemek için karga telin
ucunu biraz eğmiş ve telin bu eğri ucunu peynire saplayarak, çıkarıp yemiş.
Böylelikle de karga basit mekanik alet yapmasını ve kullanmasını bildiğini
kanıtlamış. Benzer deneyler çok yapılmıştır. Doğada bilgi hep birikir ve üretilir. (Bilgi, bilim
değildir. ÖSS sınavları da bilginin olmasını istiyor ama bilimin ve
düşüncenin olmasını değil. Okul kitapları bilim anlatmalı, bilim vermelidir,
sadece bilgi değil.) Buna örnek olarak kargaların ceviz yeme yöntemini
hatırlatalım. Karga, cevizi kırmak için beton zeminin ve asfalt yolun daha
uygun olduğunu biliyor. Yeni üretilmiş malzemelerin bazı fiziksel
özelliklerini deneysel olarak öğrenmeyi kendisi için gerekli olduğunu
anlamıştır. Cevizin ne kadar büyük yükseklikten düşerse o kadar kolay kırılacağını
da biliyor. Tabii ki bu da bir bilgidir ama temeli matematiğe dayanan bilim
kadar güvenli değildir. Ne mutlu bize ki biz cevizin kırılma olasılığının,
onun betona çarpma anındaki hızına ve bu hızında cevizin düştüğü yüksekliğin
karekökü ile doğru orantılı olduğunu biliyoruz. Karga cevizi kırmak için
olabildiğince yüksekten bırakmalıdır. Neden karga her zaman böyle yapmıyor? Belki
kargalar fiziğin kinematik ve dinamik kanunları dışında bir bildikleri vardır;
nedeni sadece cahillik değildir. Ceviz ne kadar yüksekten düşerse, parçaları
bir o kadar geniş alana dağılır. Onları bulmak zorlaşır ve aynı zamanda cevizler
yakında bulunan diğer kargalara veya çocuklara yem olabilir. Kargaların bu
olasılıkları değerlendirmeleri gerekir. Seçim kolay değildir. Bu nedenle de sadece
bir örnekle karganın bildiklerini değerlendirmek zordur. Ama uzun zaman
izleyerek bildiklerinin ne kadar geniş ve mükemmel olduğunu anlayabiliriz.
Buna istatistik fiziğin temelinde duran kanunlarda müsaittir. Nasıl ki biz
hep aynı molekülü incelemiyoruz ve onların özdeş olmalarından yararlanırız,
kargaların da ortak özelliklerini incelemek yeterli olabilir. Karganın bilgi
seviyesini değerlendirmek kurnaz bilim adamının seviyesini değerlendirmekten kolaydır.
Karganın neyi yaptığı ve nasıl yaptığı göz önündedir. Şimdi, kargaların fiziğin diğer bir alanındaki
bilgisini değerlendirelim. Çok soğuk havalarda, her yeri kar kaplayıp buz tuttuğunda
kargalar karada ve ağaçlarda oturmak istemezler. Nehirlerin ve göllerin rüzgarlı
olmayan bir yerinde, buz üzerinde bulunurlar. Acaba neden? Nedeni o kadar
basit ki, bizler (fizikçilerin çoğu) bile bunu biliyoruz. Buzun altı sudur.
Suyun sıcaklığı ise sıfırın üstündedir. Soğuk havada zaman geçtikçe su donmaya
devam eder ve buzun kalınlığı artar. Bu süreç süresince buza dönüşen suyun
her bir kilogramı çevreye 3.35x105 Joule veya 80 kilokalori
ısı verir. Bu enerji, suyun yalnızca Tavuklarla da bazı deneyler yapılmıştır. Bilim
adamları tavuk yavrusunun (civciv) üzerine şeffaf ve delikleri olan kap
koyuyorlar ve bu durumda civciv kaptan çıkamadığından bağırmaya başlamaktadır.
Tavuk koşarak geliyor ve kabı devirerek yavrusunu kurtarıyor. Sonra bir diğer
benzer deney yapıyorlar. Bu defa civcivin üstünü şeffaf ama ses geçirmeyen
kapla örtüyorlar. Tavuğu kabın yanına getirdiklerinde ise, yavrusunun telaşta
olduğunu görüyor ama sesini duymuyor. Bu sefer tavuk yavrusuna yardım
etmiyor, çünkü düşünmüyor. Tavuğun harekete geçmesi için yavrusunun sesini
duyması gerekiyor. Kuşların ve diğer hayvanların
kendi aralarında iletişimde olduklarını biliyoruz. Daha önemlisi ise bu
iletişimin hangi seviyede olduğudur. Çoğumuz yüzlerce kuşun küçük bir hacmi
olan küre (ya da elips) görüntüsü oluşturarak düzenli uçtuklarını görmüşler.
Böyle uçarlarken hepsi birden yönlerini aşağı–yukarı, sağa–sola hızla
değiştirebiliyorlar. Üstelik bu hareketleri birbirlerine çarpmadan, eşzamanlı
olarak, sanki gösteri yapan sporcular gibi gerçekleştiriyorlar. Bu kadar
kuşun arasında ki iletişim nasıl kurulur? Nasıl bunlar bir takım şeklinde
hareket sergiliyorlar? Yaşamlarında gösterdikleri başarılara, kuşlar ve
hayvanlar kısa ömürlerinde nasıl ulaşırlar? Bilim adamları maymunların ortak çalışarak, muzları
elde edip beraber yemelerinin mümkün olup olamayacağını araştırmışlar. Bu
nedenle muzları yüksek bir yere asmışlar ve yere birkaç kutu koymuşlar. Bu
kutuları üst üste koyarak maymunların muzlara ulaşmaları mümkündür. Sonra
maymunları bu alana bırakmışlar ve onların ne yapacaklarını izlemişler.
Maymunlar ortak çalışmamışlar ve her biri kutuyu diğerinden alarak kendisi
muza ulaşmaya çalışmıştır. Aynı alana maymunlar tek tek
getirildiklerinde, her biri kutuları üst üste koyarak muza ulaşabildiklerini
göstermişlerdir. Böylelikle maymunlar kendi çıkarlarını ortak çıkardan çok
daha önemli gördüklerini göstermişlerdir. Onlar ortak çıkarlara değer
vermemişler. Maymunlarda toplumsal
değerler anlayışı yaygın olmasa da, haksızlıkları anlama ve tepki verme
özellikleri vardır. Birkaç maymuna sirklerde gördüklerimize benzer işler
yaptırmışlar. Bir biri ardı sıra
maymunlar aynı gösteriyi yapmışlar, ama sonuçta bunlardan birine daha fazla
ödül verilmiştir. Bu deneyi birkaç defa tekrarlamışlar ve her zaman aynı
maymunun ödülü fazla olmuş. Aynı iş karşısında her sefer bu haksızlığı gören
maymunlar incinerek verilen ödülü atmışlar. Hayvanlar görebildikleri şeyleri yalnız yemeyi
düşünmezler, tehlikeli veya tehlikesiz, gözlerine ve kulaklarına nasıl hitap ettiği
yönünde de değerlendirirler. Örneğin ineklere senfonik müzik dinletildiği
zaman süt üretimlerinde artış görülüyor. Kuşların ve böceklerin müzikten
hoşlandıklarını ve müzik ile yaşadıklarını herkes biliyor. Ama hayvanlar
gördükleri eşyanın şekli ile yalnız belirli bir amaç için ilgilenirler. Onları,
eşyaların şekli yalnız gıda elde etmek için kullanışlı olup olmadığı
ilgilendirir ve yalnız gördükleri anda. Onlar bu araçları asla yanlarında
gezdirmezler ve korumazlar. Yalnız maymunlar gıda elde etme aracını bazen
kendileri ile taşıyorlar. Bu da tekrarlanan deneyler ile görülmüştür. İnsanlar cisimlerin geometrik
şekli ile de ilgilenirler, onların kenar uzunlukları ve açılarının
büyüklüklerini ölçerler, şekillerini karşılaştırırlar ve bu şekilde geometrik
formüller çıkarırlar. Daha sonra bu şekilleri kafalarında canlandırarak, yeni
bilgileri göz önüne alırlar, genelleştirmeler yaparlar, formüller üreterek
analitik ve diferansiyel geometrilere geçebilmektedirler.
İnsanlarda soyut düşünce, bilimsel düşünce, yeni bilim ve teknolojiler
üretimi olanakları gelişmiş oluyor ve bu da zekanın, düşüncenin ve bilginin en önemli bileşkesidir. Hayvanların hepsi yeni veya değişik
ortamda bulundukları zaman, bu yeni ortama uyum sağlayamıyorlar ve duruma
bağlı olarak kısmen yok oluyorlar. Böyle olaylar onların türlerinin de
değişmesine neden oluyor. İnsanlar ise değişen ortama daha kolay uyum
sağlamaktalar, doğadaki değişmeleri izleyerek gelecekteki hayat koşullarını,
yaklaşıkta olsa, belirlemiş olurlar. İnsanlar olup bitenleri göz önüne alarak
hayatlarını kolaylaştırmak için planlar kurar ve onları hayata geçirirler. Hayvanlarda
bazı karşılaştıkları olaylardan ders alırlar. Onlar da kendi çıkarları için
bir şeyler öğrenirler. Sirkte hayvanların ne kadar becerikli olduğunu hepimiz
görüyoruz. Bazı maymunlar küçük rakamları bile iyice hatırlıyorlar ve bu
rakamlarla bağlı bazı testleri üniversite öğrencilerinden daha hızla
yapabilmekteler. Ama bunları yaparken onlar bir plan kuruyorlar mı? Avcı
hayvanların planlı olarak çalıştıklarını biliyoruz. İnsanlar hayatlarını devam ettirmek
ve daha iyi koşullarda yaşamak için yeni iş aletleri düşünüyorlar ve
yapıyorlar. İnsanlar elde ettikleri bilgileri ve ürünleri ticaret yolu ile
paylaşırlar. Günümüzde Dünya’daki bütün toplumların, genelde Avrupa
kökenlilerinin ve Japonların buluşlarının sonuçları olan ilaçları,
malzemeleri, aletleri, bitki tohumlarını, vb. kullandıklarını görüyoruz.
Hayvanlar içinde bu yönde en gelişmişleri bazı maymun türleridir. Bunlarda
yalnız en basit iş aletlerini yapabilirler, ama genelde aletlerini korumamaktalar
ve her gereken durumda yenilerini yapıyorlar. Yunusların, ayıların, su
aslanlarının, maymunların, vb. çok şeyler yapabileceklerini çoğumuz
izlemiştir. Ama örneğin yunuslar ses çıkararak iletişim kurmalarına rağmen, bu
iletişimde diğerlerine ilettikleri korku, acı, yiyecek, tehlike, cinsel
ilişkiler ve benzerleri dışında bir şeyler değillerdir. Hayvanlarda hayatta
kalmak ve yuva yapmak dışında, en basit şekilde de olsa, geleceklerini
ilgilendiren doğru düşünceler ve temaslar genelde yoktur. Hayvanlar genelde
böyle şeyleri yalnız yavru yetiştirmek dönemlerinde yapıyorlar. Yalnız bazı
hayvanlarda ve böceklerde basit ilişkilere dayanan ve geleceğe doğru yönelmiş
davranışlar gözlenmektedir, örneğin karıncaların merhametli olan sosyal
hayatlarında. Yalnızca bir-iki hafta kadar ömürleri olan
karıncaların yaşamları ile ilgili olan örneklerin bazılarını hatırlatalım.
Masanın üstündeki bala, karıncalar ulaşamasınlar diye masanın ayaklarını içi
su dolu kaplara koymuşlar. Karıncalar bala ulaşmak için duvardan yürüyerek
odanın tabanına çıkmışlar ve oradan kendilerini masanın üstüne bırakmışlar.
Balı aldıktan sonra masanın üstünden, sudan uzak yerlere kendilerini
bırakarak yuvalarının yolunu tutmuşlar. Karıncalar birbirlerine akrabalık
bağı ile bağlı, büyük (bazen 100
milyona yakın sayıda) toplumlar şeklinde yerin İnsanlar konuşarak ve okuyarak
hiç görmedikleri şeyler hakkında bilgi sahibi olurlar ve bu bilgiler, düşünce
kapasiteleri çerçevesine bağlı olarak, insanları geleceğe doğru
yönelmiş bilgiler ile temin ediyor. İnsan toplumu bilimde ve eğitimde ne kadar
gelişmiş ise, bir o kadar da dili kesinleşmiş ve zenginleşmiş oluyor. Dil
iletişim aracıdır. Düşünce kapasitesi gelişmemiş toplumun dili de çok
gelişemez. Sadece yeni sözler-sözcükler üretmek ve ezberlemek çokta işe
yaramaz. Papağanlara ne kadar yeni söz öğretilirse öğretilsin, onların dili
yoktur. Böylece, insanların dilleri onların gelişmişlik göstergesidir. Hayvanlar milyonlarca yıldır
yaşamalarına rağmen pek gelişmemişler. Çünkü onların gelişmesi çok küçük
hızla değişen biyolojik yaşamlarına bağlıdır. İnsanların gelişmesinde ise
esas faktör sosyal yaşamlarıdır. İnsanların sosyal yaşam kanunları
(gelenekleri) ve anlayışları ne kadar farklı ise, onların gelişme tempoları
da bir o kadar farklıdır (çizgisel bir bağlantı olduğunu söyleyemeyiz).
Toplum yalnız kendi değerlerini uygun şekilde değiştirerek gelişme temposunu
artırabilir. Zamanımızda ekonomik gelişmede, eğitim ve bilimin gelişmesi için
gereken şartlara bağlıdır. Soyut düşünceyi, temel bilimleri, yeni teknoloji
üretimini geliştiren anlayış olmayan yerlerde ne önemli ekonomik gelişmeden ne
de kültürel gelişmeden konuşmak anlamlı sayılır. En gelişmiş hayvanlarla, en az
gelişmiş insan toplumları arasındaki farkın çok büyük olduğunu da tartıştık. Hayvanlar bildiklerini
yalnızca kendi deneyimleri ve diğerlerinden basit öğrenim yolu ile elde
ediyorlar. İnsanlar bunlara ek olarak, üretilen bilgileri okumakla, aktif
şekilde deneyler yapmakla ve bilimsel düşünce geliştirmek yolu ile elde
ediyorlar. Gelişmiş ülkeler bilimsel düşüncenin ve yapılan deneylerin
seviyesi ile diğerlerinden ayrılırlar. Böyle özelliklerde bilimsel
tartışmaları olmayan, düşünceye dayanan eğitimi olmayan, kendi çıkarlarını
korumak amacı ile kamplara bölünmüş toplumlarda olmaz. Ama insanlar ve insan toplumları arasında da farklar çok büyüktür. Gelişmedeki büyük farklar esasen toplumlar
arasında değil, ayrı ayrı insanlar arasındadır. İnsan düşüncesi geçmişte
olanlar ve yaşadıkları ile sınırlıdır. Bu limiti aşmak için bilimsel
düşüncenin hızla gelişmesi ve bu düşünce kullanılarak bilgiler elde edilmesi
lazımdır. İnsan düşüncesi serbest olarak gelişmiyor. İnsanın düşüncesini
yaşadığı ortam belirliyor. Farklı toplumlar arasındaki
edebiyat, müzik, sosyal bilimler ve spor alanlarındaki gelişmeler ve bunların
farkları kesinlikle fen bilimleri ve ona dayanan yeni teknolojiler
üretimindeki kadar büyük değildir. Örneğin, yaklaşık olarak, temel bilimleri ve teknolojileri yalnız
Avrupalılar, Yahudiler ve Japonlar geliştirmekteler. Bunlar insan
toplumlarını ayıran en önemli faktörlerdir. Yalnızca kaliteli eğitime ve
bilime değer veren az sayıdaki toplumlarda, çevremizdeki üç boyutlu düz
uzaydan (Öklid veya Euclid M.Ö.
325-265) yola çıkarak, faz uzayı, Lobachevsky
(1792-1856)-Bolyai (1802-1860), Riemann
(1826–1866), Hilbert (1862-1943) ve Banah (1892-1945) uzaylarını ortaya çıkarmışlar. Einstein boş uzayın nasıl
eğilebileceğini buldu. Einstein aynı zamanda gördüğümüz nesnelerin uzayda
yerleşmemiş ve genel kanıya ters olarak uzayın cisimlerin arasında yerleşmiş
olduğunu göstermiştir. Madde ve alanlar olmasa boş uzayda olmaz. Yukarıda
isimleri geçen (çok sayıdaki diğer büyük bilim insanları gibi) bilim
insanları Asya’da, Afrika’da veya Latin Amerika’da doğup büyüselerdi, böyle
önemli işler yapabilirler miydi? Burada hemen hatırlatalım ki, TÜBİTAK, YÖK ve TÜBA için büyük bilim adamı ölçütleri
baskın olarak makale ve yayın sayılarıdır. Bu nedenle, bu isimleri geçen
bilim adamları ve bir sürü zamanımızın fizik Nobel ödüllü bilim insanları,
bizim görüş açımızdan bizlerden bazıları gibi pek önemli bilim adamları
sayılamazlar, örneğin fizikte
devrim yaratmış Werner Heisenberg.
Çünkü o az sayıda makale yazmıştır. Çok boyutlu uzayda sosyal
bilimler ve hayatla ilgili bileşenleri yönünde karşılaştırmalar yapsak farklı
toplumlar ve insanlar arasındaki farkın temel bilimlerdeki farklardan çok
daha az olduğunu görürüz. Örneğin Birleşmiş Milletlerin başında bir zenci
vardı. Amerika’da zenci karışığı olanların en önemli görevlere
gelebildiklerini görüyoruz. Bunları sporda ve müzik alanlarında da görüyoruz.
İyi seslerin (kulağın) kuşlarda da olduğunu görüyoruz, onların nota
bilmemesine rağmen. Notalar zengin müzik yazmak için çok önemlidir. Kuşların
ve böceklerin ses telleri de çok mükemmeldir. Onların az enerji sarf ederek
ne kadar yüksek seslerde müzik ifadelerini bir hatırlayın. İnsan sesinin
gücünün onların seslerinin gücüne olan oranı, kütlelerinin oranları ile
karşılaştırın. Ses ile ilgili bileşenleri karşılaştırdığımız zaman bazı
kuşların ve böceklerin ne kadar mükemmel yaratıklardır olduklarını görüyoruz.
Bazı hayvanların yavrularına olan sevgisi ve kaygısı bazı insanlar için örnek
oluyor. UYARI: Eğitişim Dergisinden yapacağınız her
türlü alıntı için kaynak belirtmeniz ve sayfaya bağlantı
vermeniz gerekmektedir. Yazıları bütün olarak kendi sayfanızda
yayımlamanız yasaktır. Ancak, başlık ve bazı küçük alıntılarla, yazının
tanıtımını yapabilir ve "Devamı için TIKLAYIN!" diyerek, konuklarınızın, ilgili yazımıza
yönlendirilmelerini sağlayabilirsiniz. |
|
|
|