|
|
Eğitişim Dergisi E-Eğitim, Bilim ve Sanat Dergisi Ocak 2009. Sayı: 21 ISSN 1307-1785 |
|
|
EINSTEIN MATEMATİĞE DAYANDIĞI İÇİN BAŞARILI OLDU Prof. Dr. Oktay Hüseyin (Guseinov) |
|
|
Unutmamak gerekir ki en
kesin dil matematik dilidir. Matematiksel ifadeleri, matematik bilen
insanlar, farklı zamanlarda ve farklı ülkelerde okurken bile aynı bilgiyi
almış olurlar. Ama söz ile ifade edilen fikirler, aynı millet için bile
farklı zamanlarda farklı anlamlara gelebilir. Daha ötesi, aynı millete
mensup, aynı zamanda, ama farklı bölgelerde yaşayan insanlar, bazen aynı sözü
çok farklı anlam taşıyan şekilde anlayabiliyorlar. Diğer yandan aynı cümleyi
okurken, aynı dili konuşan ama farklı kültürel seviyede olan insanlar da
farklı anlam çıkarabilirler. Böyle olduğundan da söz ile yazı ile ifade
edilenleri tam olarak gerçek haliyle anlamak imkânsızdır. Sosyal bilimler sözlerle
anlatılır, bu nedenle de onların ulaştıkları sonuçlar çoğu zaman farklı yorumlara
yol açar. Doğa bilimlerinin sonuçlarının doğruluğu yalnız farklı yerlerde,
farklı insanların yaptıkları deney ve gözlemlerle kanıtlanabilir. Ama bu
gerçeklerin geçerli olma sınırları, hata payı ve süreçlerin(olayların) hangi
şartlarda ilerlediğine bağlıdır. Matematik doğa bilimi değildir. O, insan
mantığına dayanan temel bilimdir. Matematik ifadelerin çoğu, doğrudan doğa
ile bağlantılı değildir. Doğanın kanunlarını yansıtanlar da tam gerçek
haliyle yansıtmazlar, deneylerin ve
gözlemlerin hata payı ile belirlenen bilgiler gerçek olarak kabul edilirler. Ama matematik ifadeler her zaman
insanın fikrini tam olarak ve kesin şekilde yansıtırlar.
Her bir bilim dalında ne kadar matematik varsa,
kesinlikle bir o kadar da gerçek vardır.
İmmanuel Kant (1724–1804) Yeterli kadar eğitim
almamış ve bilimsel düşüncesi gelişmemiş insanlar matematiğe, deneylere ve
gözlemlere dayanmayan fikirlere de inanmaktalar. Onların yanıldıklarını
örneklerle gösterelim: Biliyoruz ki Evrenin tümünü öğrenen bilim dalına kozmoloji
denir. Einstein’in kozmolojisine göre Evrenin
farklı yerlerinde, aynı zaman aralıklarında gözlem yapanlar hepsi aynı
manzarayı tespit etmiş olur. Yani gözlemcilerin hepsi kendini Evrenin
merkezinde yerleşmiş gibi fark eder
ve uzak galaksilerin, bütün yönlere doğru onlardan uzaklaştığını
gözlemler. Şaşırtıcıdır ki, XV.
yüzyılda Alman filozofu Kuzanskiy Nikolay (1401-1464) benzer şeyleri ileri sürmüştür.
Diyordu ki: “Sonsuz harekette olan evrenin ne merkezi, ne sınırları, ne üstü, ne de altı
vardır. O homojendir ve onun her yerinde aynı kanunlar geçerlidir. Evren küredir. Bu
kürenin merkezi her yerdedir ama sınırları
hiçbir yerde.” Acaba Kuzanskiy evren(dünya) derken
ne düşünüyordu? Onun için evren kavramı kesinlikle Einstein’in
kullandığı anlamda değildi. İyi biliyoruz ki, farklı bilimsel seviyede
insanlar için aynı kavramlar aynı şeyleri ifade etmiyor. Newton ve Einstein de bizler gibi Allah’a
inanıyorlardı. Ama Allah, vatan ve millet kavramı bizler ve onlar için çok farklı şeyleri ifade ediyor. Bunlara
rağmen Kuzanski’nin
çok derin fikirleri kozmoloji çalışanlarını bile heyecanlandırmaktadır. Yüzyıllarca(Galileo zamanından) önce kullanılan ve şimdi
kullanılan fiziksel kavramların benzerliklerine dayanarak doğru sonuçlara
varmak çok zordur. Örneğin atom sözünü ilk kullanan, Yunanistan’da Milattan
500 yıl önce yaşamış
Demokritus olmuştur. O şöyle diyordu: “Atomlar ve boşluk
dışında hiçbir şey yoktur, gerisi
düşüncedir.” Fakat bu fikir şimdi atom
derken düşündüklerimizle hiçbir benzerlik taşımıyor. Çünkü atomun kendi de
içi dolu bir şey değildir. Boşluğa benzer ve maddenin özelliklerini taşımaz.
Zaten atomun Demokritus’un yazdığı gibi anlatılması da bilimsel bir kavram ifade etmez. Onun atomu
atomdan daha fazla moleküle benzemekte. Çünkü maddenin kimyasal özelliklerini
taşıyan en küçük parçacığı moleküllerdir. Yine de Demokritus’un
fikirleri, çok düşündürücü olmuştur ve şimdiki bilgilere ulaşılma yolunda çok
faydalı olmuştur. Bugün biliyoruz ki atom, kimyacılar, genel fizikçiler ve
atom fiziği çalışanları için de tam
olarak aynı şeyleri ifade etmiyor. Yani, değişik bakış açılarının, anlamak ve açıklamak için, farklı
yaklaşım ve çağrışımları tetiklediğini de inkar
edemeyiz.
Atomlar nesne
değildir. Werner Heisenberg
(1901–1976) Lenin
:”Atom da elektron gibi tükenmez” demiştir. Bu cümle doğrudur ama fizikçiler
için ne bilinmeyen bir şeydir, ne de
bilinmesi gelişme için gerekli bir düşünce taşır. Şimdi bakalım aynı şeyleri bizim bilim adamları bugünlerde
-dinimize ve eğitimize hizmet ettiklerini sayarak- kutsal kitabımızla nelerin
ilişkide olduğunu anlatıyor. Örneğin Einstein kozmolojisinin yansıtılması
anlamında, “Gök genişlemektedir.” ifadesinin olduğu. Enteresandır ki fizik bölümü bitirmiş insanlarımız bu ifadeyi
Evrenin genişlenmesi ile eşdeğer buluyorlar. Hâlbuki bu ifadenin bilimle
hiçbir ilişkisi yoktur. Azeri şairi İmadeddin
Nasimi (1369-1417) yaklaşık şöyle diyordu: “Bende sığar bin bir cihan
ben bu cihana sığmarım.” Şimdi kozmoloji çok gelişmiştir. Yaklaşık
20 yıl öncelerdeki gibi Evrenin sadece genişlemesi değil, hızlanarak
genişlemesi araştırılmaktadır. Evrenin kuantum köpüklerinden birinin
genişlemesi gibi doğduğu ve bu noktasal köpüklerin her birinin farklı
evrenler oluşturduğu tartışılıyor. Görüyoruz ki, Nasimi
bunları biliyormuş ve kendisinde binlerce kuantum durumlarında, noktasal
boyutlarda evrenlerin sığabileceğini yazmış. Kendisinin ise bir evrene
sığamaz olduğunu da doğal olarak görmüştür. Ama o zamanlar böylesi dünya
görüşünü oluşturacak için hiçbir deneysel ve gözlemsel veri olmadığından,
şeriat mahkemesinin onun derisinin soyularak öldürülmesine hüküm verdiğini
düşünüyorum. Başka ne neden olabilirdi, böyle amansız hükme. Nasimi meydanda, derisinin soyulma sürecinde ölmüştür.
Bizlerse şimdi bile söz sohbet ile anlatılan bilimsel sonuçlara fazla
inanıyoruz. Antalya’da Kayserli
kuyumcu arkadaşlarım vardır. Bunlar güzel ve dini bütün insanlardır. Vatan ve
millet sevgisi ile dolu, arkadaşlarına karşı dürüst ve insanlara yardımcı
olmayı seven kişilerdir. Bu ailelerin ideoloji kaynağı Zaman gazetesi,
Aksiyon ve Sızıntı dergileridir. Bu dergileri tanımam için 20 ve 27 Ağustos
2007 Aksiyon ile Sızıntı’nın Ağustos ve Eylül sayılarını bana vermişlerdi. 26 Ağustos 2007
Zaman gazetesinde yayımlanan “Genetik Bomba” makalem ile ilgilendiklerine de
sevinmiştim. Bu makalede Heisenberg’e bağlı örnekler verdiğimiz için, Sızıntı’nın
Eylül sayısında ilgimi çeken “Atoma ilk işaretler” adlı makaleyi de
hatırlatalım. Yazar sayfa 370’de elektronların atom içindeki hareketi için
şöyle yazıyor: “Oldukça karmaşık olan bu hareketin, rüzgârla sağa sola
savrulan toz zerrelerinden bir farkı yoktur.” Bu hiç de atoma doğru işaret
değildir. Birincisi toz için rüzgâr dış etkidir ama tek bir atom kapalı
sistemdir. Atomun içinde kuantum fiziği geçerlidir, toz-rüzgâr meselesinde
ise klasik fizik. Elektronlar Fermi parçacıkları
olduklarından, atomun içinde tam olarak yozlaşmış (dejenere)
durumdadır. Toz örneğinde ise böyle bir şey olanaksızdır. Yazı
bilim dışı söz sohbetle dolu. Yalnız bu bir cümlenin üstünde durmamın nedeni,
bu cümlenin de, “gökler genişler” gibi Ku’ran’da geçtiğini
yazmasıdır. Tekrar ediyorum: Biz genelde temel bilimlere pek katkıda
bulunmayan toplumlardanız. Bu nedenle de bilmediğimiz kavramları, süreçleri
ve olayları böyle kolayca kutsal kitapta aramaya kalkmamız doğru değil.
Unutmamamız gerekir ki bizim eğitim sistemimiz ve geleneklerimiz bilimsel
düşüncemizi çok kısıtlamıştır. Doğal olarak insanlarımız (en üst
seviyelerdeki yöneticiler de dâhil) böyle çok sayıda kaynakları okuyarak
Einstein veya Heisenberg’in bilime pek bir yenilik
getirmedikleri fikrine kapılabilirler. Eğer Einstein ve Heisenberg
şimdi yaşasaydı, onların halinin nasıl olacağını ve bizlerin bilim alanındaki
durumumuzu nasıl değerlendireceklerini bir düşünün. Böyle bilimsel fikirler
üretilmesinin bizleri nerelere götüreceğini örneklerle gösterelim. Herkes
“Sakla samanı gelir zamanı” ve “Bir koltukta iki karpuz tutmak olmaz” gibi
atasözlerimizi bilir. Sakla samanı gelir zamanı, cümlesinden görüyoruz ki,
yüz veya binlerce yıl önceden enerjinin korunma yasasını biliyorduk. Ottan
saman yapılır ve uzun bir zaman korunarak hayvanlara verilir. Hayvanlar
samanı yiyerek onun içinde saklı biyolojik enerjisinden faydalanırlar.
Samanın enerjisi ondan hayvana geçmiş olur. Böylece enerjinin korunmasını ve
bir türden başka bir türe geçebildiğini yüzyıllardır bildiğimiz söylenebilir. Bir koltukta iki karpuz
tutmak olmaz da, tam olarak Pauli Wolfgang
(1900–1958) prensibini anlatıyor denebilir. Bu prensibe göre bir kuantum
durumunda iki fermion bulunamaz. Doğal olarak eski
zamanlarda bu prensibi de enerjinin bir halinden diğerine geçmesi ve
korunması gibi basit şekilde anlatmak gerekirdi ki, insanlar onları anlasın
ve unutmasınlar. O zamanlar fermionlar veya kuantum
durumları deseydiler kim ne anlardı? Bu nedenle de kuantum durumu yerine
koltuk ve fermiyon yerine karpuz tabiri
kullanmışlar. Yani, tarih boyu üretilmiş benzer fikirlerimizi batı bilim
adamlarına ulaştırarak, onların (Einstein dâhil) tamamının boşuna
uğraştıklarını söyleyelim ve onları üzelim mi? Bizler en önemli fizik
kanunlarını yüz, belki de bin yıldır bildiğimiz için bilim sonuçları ile
ilgilenmiyor olabilir miyiz? Şimdi hatırlatalım ki,
bizim din adamlarımız hiçbir zaman Avrupa din adamlarının ortaçağlarda bilime
karşı yaptıklarını (1548-1600
yıllarda İtalya’da yaşamış Jodano Bruno’nun yakılmasını hepimiz biliyoruz)
yapmamışlardır. Daha ötesi her zaman eğitime ve bilime saygı göstermeye ve bu
alanlarda yüksek seviyelere gelmeye çağırmışlardır. Şimdiki ekonomik kriz
dünya ülkelerinin çoğunu vurmuştur, özellikle de pahalı konutlarını kredi ile
alan ve petrol üreten ülkeleri. Bizim ekonomimiz de “hastadır” ama toplumumuz
sağlamdır ve insanlarımız
ekonomimizin doktorlarıdır. Bu doktorlar tedavi edecekleri ekonominin
hastalığını tartışarak doğru yolları mı seçmeliler yoksa bildiklerini
birbirinden gizleyerek, gereken bilginin artmasını ve kesin şekil almasını mı engellemeliler? Tartışmalar kesin şekilde olmadığında,
ekonomi ile birlikte onun doktorlarının da hasta olduğu düşünülebilir ve
hastalık iyi tartışılamaz, derinleşir. Ekonominin hasta olmasını ondan
gizlemeye gerek yoktur, o üzülmez. Ama hasta ekonomi tedavi edilmezse, sağlam
olan toplum üzülür. Gelişmemiş toplumlarda insanlar
üzülmesin(!) diye türlü yolsuzluk, kadrolaşma, eğitim ve bilimdeki kusurlar
insanlardan gizli tutulmağa çalışılır. İnsanlara karınlarını doyuracak
ekmeği bulamadıkları halde, diğer ülkelerin insanlarından çok zengin ve mutlu
oldukları anlatılır. Bu eğitim, bilim ve
bilimsel düşüncelerle ilgili makalemizin önceki bölümlerinde de örnek olarak
Ermenilere bağlı bilgiler verdik ve buna devam ediyoruz. Çünkü makalenin
konusunu anlatırken ve amaca doğru ilerlerken, İzmir’in kadın milletvekilinin
Ermeni problemi konusundaki konuşmalarında bir hakaret olmadığını da izah
edelim. Bütün ülkelerde eğitimi,
bilimi ve yeni teknolojilerin üretimini doğru yönde ve verimli şekilde
yönetmek için başkanlıklar, kurumlar, senatolar, kurullar ve benzeri birimler
vardır. Doçent ve profesör
olurken, başkan yardımcısı ve bir
birimin müdürü olarak çalıştığım süre boyunca, yani 1968’den 1992’ye
kadar (24 yıl) her hafta ortalama 2 kere Bakü’de, yılda 1-2 kere de Moskova
ve diğer şehirlerde böyle kurumların toplantılarında aktif şekilde bulundum.
1992-2005 arasında Türkiye’de çalıştım ama eğitim, bilim ve yeni
teknolojilerle alakalı problemlerin tartışıldığı toplantılarda yalnızca 2-3
kere bulundum. Başka toplantılarda da çok bulundum ama bilimi geliştirmeyi
amaçlayan bir tartışma göremedim. Yalnız aşağılarda değil, dekanlık ve daha
yüksek seviyelerde de eğitim ve bilimin gerektiği gibi tartışıldığı bir
toplantı görmedim ve duymadım. Bu bir kültürdür;
makamlarda oturanlar her şeyi herkesten daha iyi bildiklerini ve diğerlerinin
bilgi ve düşüncelerine de ihtiyaçları olmadığını düşünüyor olsalar gerek.
Bilgiye ve doğru düşünmeye ihtiyaçları olmayan insanlarla yönetilen ülkeler
gelişmiş olabilir mi? Gelişebilir mi?
Böyle ülkelerde görmezden gelme çok yaygındır. Hatta YÖK, TÜBİTAK gibi
kurumların Einstein’in bile fikirlerine ihtiyaçları
olduğunu söylemek zordur. Ama hemen kaydetmek isterim ki, Prof Dr. Tosun Terzioğlu TÜBİTAK başkanı olduğunda, orada durum çok daha
iyiyiydi. Onun Prof Dr. Ali Alpar gibi bilime değer
veren ve iyi de bilim adamı olan bir danışmanı vardı. Ben 1968-1983 yılları arası rasathanede
başkan yardımcısı olduğum ve doktora öğrencilerimden üçünün savunması
Ermenistan’da olduğundan, Erivan’a da çok gitmiştim. Oranın Akademisinin başkanı, dünyada çok
ünlü bir bilim adamı (astrofizikçi) olarak tanınan Ambartsumyan
V.A. idi (1946’dan ölene kadar). O, akademi başkanı olduğu yıldan başlayarak
Sovyetler Birliği’nin milletvekili ve akademi üyesiydi (birlik dağılana
kadar). Ermenistan’da Komünist Partisi liderlerinden biri olan ve Türkleri
hiç sevmeyen Ambartsumyan, Ermenilerin en sevdiği
ve Sovyetler Birliği’nde hemen herkesin tanıdığı biriydi. (Yaklaşık 1000
sayfalık soykırım kitabını bundan 35-40 yıl önce bastırılmasının yolunu açmıştır.) O bana bir bilim adamının
layık olduğu biçimde çok saygı gösterirdi. Ama Türk olduğumdan ve
danışmanımın (Ya. Zeldovich)
ve çevresindekilerin bilimsel fikirleri genelde onunkine zıt olduğundan, bana
büyük kötülük yapmıştı. Her zaman çok güzel karşılamasına
ve kapıya kadar geçirmesine rağmen. Nasıl
bir kötülük yaptığının yeri olmasa da, okurun ilgisini çekebileceği için
kısaca açıklayalım. Üniversiteyi 1963’de bitirdim. Doktora unvanını 1966 ve
doçentliği 1968’de aldım. O zamanlar Sovyetler Birliği’nde her on doçentlik
için bir profesörlük unvanı verilirdi. Profesör unvanı kazanmak için de
önemli sonuçlar elde etmek ve önemli dergilerde 30-40 makale yayımlamak
gerekirdi. Bu işler büyük bir tez şeklinde yazılırdı ve bilimler doktoru
unvanı için Moskova’nın belirlediği bir kurumda savunulurdu. Sovyetlerin güney bölgesinde Astrofizik
konusunda böyle bir kurum Erivan’da ve başkanı da Ambarsumyan
idi. Lisans diploması üstünde olan diplomalar ise yalnız Moskova’da bulunan
kurum tarafından verilirdi. 1972
yılında bilim doktoru ve profesörlük için gereken bilimsel sonuçlarım ve
merkezi dergilerde de 40’ın üzerinde yayınım vardı. Tezi yazdım, 1973 de
Erivan’da olduğum günlerde Ambartsumyan inceledi ve
yazılı şekilde savunmaya kabul etti. Ama savunma sırasında beni gerilere
atmış. Sıram gelmeden bu kurumun çalışma zamanı bitmiş ve yeni çalışma izni 3
yıl sonraya alınmıştı. O zamana kadar yeni tezler de sıraya girmiş ve benimki
sürekli geciktirilmişti. Bizde
profesör az oluyordu ve bu unvanı da ortalama olarak 50 yaşları civarında
alabiliyorlardı. Bu nedenle de ecele etmeye utanıyordum. Ama yine de bu
durumdan rahatsız oldum. 1977’de tezi geri aldım, yeniledim ve Moskova’da
Kozmik Araştırmalar Enstitüsü’nde(yaklaşık 5 bin çalışanı olan bir kurum)
savundum. 1978’de profesör oldum. O zamanlar bir bakanın maşı 400 ruble,
benim başkan yardımcısı olarak maşım 550 ruble idi. Sadece doçent 320,
bilimler doktoru 400 ve profesör 420 ruble alırdı. Parti ilçe başkanı 250
ruble alırdı ve bu maaş ilçede en yüksek maaştı. Akademide Enstitü Başkanı ve
üniversite rektörlerinin maaşı 600 ve Akademi Başkanı maaşı 900 ruble idi. O
zamanlar 1 ruble 3 dolara eşitti. Ayrıca belirtelim ki, ev ve tıp hizmetleri
parasız verilirdi. Erivan’a her gittiğimde onunla en az yarım saat
görüşür ve bilim konularında tartışırdık. Orada muhakkak da bilimsel toplantı
yaparlardı ve ben 1-1.5 saat konuşma yapardım. Ambartsumyan’la rasathanelerinin organizasyon işlerinden
de konuşurduk, tavsiyelerimi isterdi. Moskova’da ise bilimsel
atmosfer daha da yüksek seviyedeydi. Orada hep bilim konuşur ve tartışırdık.
Danışmanım olan: Dünyada fiziksel kimya, detanasyon
ve patlamalar; parçacık ve çekirdek fiziği; gravitasyon,
kozmoloji ve astrofizik konularında, meşhur Katyuşa
füzeleri; atom ve hidrojen bombalarının teorik çalışamlarının
başındaki, bir kez Lenin ve dört kez
Stalin ödülü almış ayrıca üç sefer Sovyet kahramanı Ya. Zeldovich’le
1964 yılından başlayarak çalışmıştım. Bu nedenle de Moskova’da onun
arkadaşları olan ünlü fizikçileri de tanıyordum. Ben onlarla kıyasla çok
küçük bilim adamı olmama rağmen bir arada bilim konularında konuşur ve
tartışırdık. Türkiye’de
ise bilimle ilgilenen insanlara rastlamak çok güç. İlgilenenler ve bilimde
uzman olanlar da genelde sol
görüşlü insanlar olmuş. O zamanlar Azerbaycan’da
ve Ermenistan’da bilimsel tartışmalar yaygındı. Böyle nedenlerle
Ermenistan’da bilimsel ortam ve
bilim adamına saygı açısından kendimi çok iyi hissederdim. Türkiye’de benzer
atmosfer ODTÜ’de ve Feza Gürsey Enstitüsü’nde
vardı. Çokları Ermenilerin
dünyada bizlerden güçlü ve saygın olmalarını Hıristiyan olmalarına bağlıyor.
Bunu kabullenmek zordur ama etkisi de yoktur denemez. Ama Latin Amerika ve
Afrika’da da birçok Hıristiyan halk yaşıyor. Peki, onlar da Ermeniler gibi
etkili diyebilir miyiz? Zor (!). Müslümanlar her tür kötülüğü, hatta
Hıristiyanların yaptığından çok daha fazlasını, birbirine yapmış ve halen de
yapmaya devam etmiyor mu? Sadece gelişmiş milletler kendi insanlarına çok
daha fazla saygı ve sevgi gösterir, halklarının
ekonomik durumunu ve kültürel gelişmesini ön plana çıkarırlar. Bizler ise son 400 yılda Ermeni ve diğer
Hıristiyanlara herkesten çok daha fazla hizmet etmişiz. Maalesef, dünyadaki bilim ve teknoloji seviyesi
yükseldikçe (bu yükselme çok hızla ilerliyor) gelişmemiş toplumlar
gelişmişlere hizmet göstererek yaşamlarını sürdürmek mecburiyetinde
kalacaklar. Her millette kendi insanına sevgi ve saygı daha fazla
olmalıdır. Önce kendi insanının ekonomik durumunun iyi olmasını desteklemelidir. Gelişmişler ile
(Ermeniler gelişmiş millettir) gelişmemişler arasında bazı farklar vardır.
Gelişmemiş ülkelerde zenginlik ve saygınlık milletin çok küçük bir bölümü
içindir; gelişmiş ülkelerde ise geniş kitleler için. Gelişmemiş ülkelerde
millet sevgisi göstermek demek onu övmek, kusursuz görmek, kusurlarını
gizlemek ve diğer milletleri, özellikle de sevmediklerini, küçük görmek
demektir. Gelişmiş milletlerin eğitimsiz kısmı da aynen gelişmemiş ülkelerde
olduğu gibidir. Yine de, gelişmiş milletlerin eğitimli olanları,
milletlerinin ve ülkelerinin kusurlarını ortaya çıkarır ve ortadan
kaldırırlar. Problemlere ciddi şekilde, çözüme yönelik yaklaşırlar. Ruslar ve özellikle
1922-1960 arasındaki yüksek görevlerdekiler Yahudileri hiç sevmezlerdi.
Onlara karşı kötülükler yapıldığı için Yahudiler de (Marks’ın Yahudi olmasına
rağmen) Sovyet sistemini hiç
sevmezlerdi. Yine de birçok düşük eğitimli insan Sovyet sistemine kalpten
inanarak hizmet ederlerdi. Bilimsel düşünceleri gelişmemiş ama vatanlarını
ölesiye seven insanlara önemli görevler verilirse, vatanlarını ne kadar
severlerse sevsinler, ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar, ülkelerinin
gelişmesini engellerler. Diğer
taraftan, Yahudilerin yüksek kültür ve uzmanlık seviyelerine ulaşabilenler
layık oldukları işlere getirilerek, Sovyet sistemini sevmemelerine rağmen,
Sovyetler Birliği’nin kalkınmasında en önemli katkıları sağlamaları mümkün
olmuştur. Örneğin Sovyetler
Birliği’nin atom ve hidrojen bombalarını yapan en ünlü üç bilim adamı da
Yahudi’ydiler (Hariton, Zeldovich
ve Saharov). Benim danışmanım Zeldovich,
bu işlerden önce, 26-28 yaşlarında ilk füzelerin (Katyuşalar) buluşunda çok önemli bir bilim adamı
olmuştur. Bunların keyfini KGB’nin en başındaki Beriya bile bozamazdı. Çünkü Stalin yaklaşık olarak böyle
diyordu: “Bakanlar büyük bilim
adamlarından çok daha kolay bulunabilir.” En büyük ödülleri alanlar da
bunlardı, Moskova’nın en iyi semtlerindeki güzel evlerde yaşayanlar da. Böyle bilim adamları çevrelerinde
en iyi bilimsel ortamı yaratır; ülkedeki bilimin ve teknolojinin gelişmesine
en büyük katkılarda da bulunurlardı. ABD’de bunu daha da iyi anlıyorlardı.
Milletinden, dininden ve görüşlerinden bağımsız olarak, bilime ve yeni
teknolojilerin üretimine büyük katkıda bulunabilecek insanları, her tür
yollarla kazanıyorlardı. Gelişmiş ülkelerde de
nüfusun çok küçük bir bölümü iyi eğitimli, yüksek derecede uzman, bilimsel
düşüncesi gelişmiş insanlardır. Ama bu ülkelerde yerleri doldurulamayan
insanlardır. Milletlerinden ve dinlerinden bağımsız olarak halklarının
ekonomik ve kültürel yaşamlarını zenginleştiren ise, işte bunlardır.
Ermeniler, böyle ortamlarda yaşamak için Türkiye’yi, Rusya’yı, Azerbaycan’ı ve
Ermenistan’ı terk etmiştir. Şimdi de ABD ve Avrupa’ya göç ediyorlar. Ama göç
etmeyenler de her alanda gelişmek için çalışıyorlar. Ne yazık ki aynı zamanda
bizlere haksızlık da yapıyorlar. Yaşadığımız
sorunların anlatılması matematik ifadelerle yapılamıyor ve kimin doğru olduğu
da kesin şekilde bilinemiyor. Yine de bu işte onlar becerikli. Çünkü bizler
gerekli seviyede eğitimden, bilimden ve yeni teknoloji üretiminden uzaklarda
kalmışız. İnandırıcılık ise dünya biliminde ve kültüründeki yerine ve saygınlığına bağlıdır. İnsanın
kafasındaki düşünceler hangi konuda baskın ise önce o konuya bağlı eşya ve insanları görür. Örneğin
kadınların, erkeklerin ve çocukların gözleri evde ve dışarıda genelde aynı
şeyleri görmez. İnsanın düşüncesi bağımsız olarak gelişmiyor. Ortam onu
yönetiyor ve düşüncesini belirliyor. Ezberciliğe dayanan eğitim ve söz-sohbet
ile kazanılan bilgiler, doğruları kavrayan ve kesin olan düşünceyi
oluşturamaz. Diğer bir deyişle insanları gerçeklerden uzak tutar. İnsan
toplumunda türlü süreçler vardır. Bunlar matematiksel formüllerle
yansıtılamıyorsa bile, hiç olmazsa sayısal bilgiler içermelidir. Örneğin
TV’den duyuyoruz: Dünyanın bütün ülkelerinde politikacılar kendi çıkarları
için kanunları bozarlar. ABD, Almanya, Japonya ve bizlerde de böyledir; Bütün
ülkelerde insanlar dini ibadetlerini yapar ve inançlarına göre giyinirler;
Bir kovayla su atıldığında duvarda oluşan şekillerden daha anlamlı olmayan, yıldızların oluşturduğu şekillerle (burçlarla)
bütün ülkelerde ilgilenirler. Hepimizin zaman zaman
rastladığı bunlara benzer cümleler hiçbir bilgi içermediği gibi, gereksiz
bilgilerdir. Çünkü bunun gibi cümlelerle biri diğerine benzetilen
toplumlar içinde, gelişmemişlerle gelişmişleri sayısal bilgileri kullanarak
kıyaslasak, gelişmiş toplumların kesinlikle gelişmeyenlerden çok farklı
olduklarını görürüz. Aslan
ve delikanlı gibi sözlerle büyütülen çocuklar önemli görevlere de
getirilirler. Bu tür insanlar karşı görüşte olanlara sert çıkmayı, akılcı
davranıştan üstün tutmaya alıştıklarından,
matematik ve fizikle büyümüş Einstein’in
bile dersini vermekle gurur duyarlar. Yani kötü gelenekler kültürü bastırır.
Kendi ülkelerinin ve milletlerinin çıkarlarına karşı olan Ermenilerden özür
dileyenlerin sayısının çok olması da (bir bardak çayda üç tane tüyün çok
olması gibi, 70 milyonun içinde böyle bin kişinin olması çok fazladır)
ülkemizde bilimsel düşüncenin gelişmemesinin neticesidir. Her ülkenin
milliyetçisi ve görev sahipleri eğitimli ve bilimsel kültürü gelişmiş
olmalıdır ki, böyle olaylara rastlanmasın. UYARI: Eğitişim Dergisinden yapacağınız her türlü alıntı için kaynak
belirtmeniz ve sayfaya bağlantı vermeniz gerekmektedir. Yazıları
bütün olarak kendi sayfanızda yayımlamanız yasaktır. Ancak, başlık ve
bazı küçük alıntılarla, yazının tanıtımını yapabilir ve "Devamı
için TIKLAYIN!" diyerek, konuklarınızı bu sayfaya
yönlendirebilirsiniz. |
|
|
|