|
Eğitişim Dergisi E-Eğitim, Bilim ve Sanat Dergisi Mayıs 2008. Sayı: 19 ISSN 1307-1785 |
|
|
|
BİLİMDE NEDEN GERİDEYİZ? Prof. Dr. Oktay Hüseyin
(Guseinov) |
|
|
Ben,
bilmediklerimi bildiğim için diğer insanlardan akıllıyım. Apologie,
Sokratus (MÖ 469 -399) 1. Farklı
fikirler ve gerçekler. 2007 yılının sonbaharında
bilgisayar ortamında İslamabad’da yaşayan Pakistanlı bilim adamı Dr. Faruk
Saleem’in “Neden Yahudiler tüm Müslümanların toplamından yüz kez daha
güçlüdürler” veya “Neden Müslümanlar
bu kadar güçsüz, ama Yahudiler güçlü” başlıklı bir makalesinin internet
ortamında okuyucu kitlesi çoğalmaya başladı. Beklendiği gibi bu konuyla
ilgili zıt fikirleri savunan bir yazı da internette yayıldı. Bu yazıyı Sayın
Eryılmaz yazmıştı ve bu yazının da çok sayıda insanın fikrini yansıttığı
bilinmektedir. Sayın Eryılmaz Kuran ve bilim alanında tez yazmış ve bir çoğu
gibi İslam’ın bilim ve eğitimin büyük destekçisi olduğunu savunmaktadır. Biz
çok dar alanda uzman olduğumuzdan çok geniş açıdan böyle problemlere
bakamayız. Ama buna rağmen Dr. Faruk Saleem’in makalesi ilgimizi çekti ve
fizik bilimi açısından görüşlerimizi kısa bir yazı şeklinde yazmak istedik. Dr. Faruk Saleem’in makalesi
eğitimli (diplomalı olmak yeterli değil) insanların genelde bildikleri ve
bilmesi gereken çok sayıda bilgiyi içeriyor. O bu bilgilere dayanarak
yazısının başlığı yansıttığı problemi açıklamış ve bu probleme bağlı sorulara
cevap vermiştir. Bu soruların cevaplarının yeni olmadığını bütün eğitimli
insanlar yetersiz de olsa hemen hemen bilmektedirler. Ama biz bilimci
olduğumuz için, ilk önce bu bilgilerin bu gün için ne kader doğru olduklarını
inceledik. O diyor ki: “Dünyada yalnızca 14 milyon Yahudi var, Kuzey ve Güney
Amerika'da 7 milyon, Asya'da 5 milyon, Avrupa'da 2 milyon ve Afrika'da
100,000 kişi. Tek bir Yahudi’ye 100 tane Müslüman düşmektedir.” Wikipedia
serbest ansiklopedisinin verilerine göre dünyada 12-14 milyon Yahudi yaşadığı
bilgisine ulaşabilir. Bunlardan 5.2-5.5 milyonu ABD’de, 5.35 milyonu
İsrail’de, 545 bini Fransa’da, 400 bini Arjantin’de, 350 bini Kanada’da, 300
bini İngiltere’de ve daha az sayıda diğer ülkelerde. Böylece Dr. Faruk
Saleem’in makalesinde verilen Yahudi sayıları gerçekleri yansıtıyor
deyebiliriz. Bilindiği gibi özellikle Avrupa
ve Asya’da Yahudileri binlerce yıl boyunca hep ezmeye çalışmış ve onlara
karşı katliamlar yapmışlardır. Ruslar da onları sevmiyorlardı, ama buna
rağmen 19. yüzyılın sonunda dünyada yaşayan Yahudilerin yaklaşık % 45’i
Rusya’da yaşıyordu. Şimdi ise Rusya da yaşayan Yahudi sayısı 200 bin
civarındadır. Sovyetler Birliğinin çökmesi ile birlikte yaklaşık 5 milyon
Yahudi ABD ve İsrail’e göçmüşler. Yahudiler eğitim, bilim, kültür ve ticaret
alanlarında çok çalışkan ve yetenekliydiler. Bu alanlarda en yetenekli millet
olarak Yahudileri söyleyebiliriz. Yahudiler şehirlerde yaşarlar ve bu da
doğaldır. Onlar hangi devlette yaşarsa yaşasınlar kendi milletinden olanların
gelişmelerine her zaman yardım ederler.
Böylece diğer milletlerin çoğunun tam tersi davranırlar. Avrupalıların son birkaç
yüzyılda çok geliştiklerini, Avrupa ve Amerika’da şehirlerin büyüdüğünü göz
önüne alan Yahudiler onlarla yaşamayı tercih etmişler ve onlara amansız
rekabete girmişlerdir. Eski zamanlarda bu rekabet, özellikle ticaret ve
sanayi alanlarında, Avrupalıların hoşuna gitmiyordu ve onların düşmanlıkları
Yahudilere yönelmişti. Şimdilerde ülkelerin kalkınmasının % 76’sı temel
bilimlerin ve onlara bağlı olan yeni teknolojiler üretiminin gelişmesine ve
yalnız % 5’i topraklarının zenginliklerine bağlıdır. Hükümetlerin ve iş
adamlarının fedakâr ve dürüstçe çalışmaları ve işçilerin alanlarında uzman
olmaları ise ortalama olarak kalkınmanın % 19’unu sağlıyor (temin ediyor). Bu
nedenle de hangi ülkede Yahudi çok ise o ülke hızla kalkınmıştır. Böylece
gelişmiş ülkelerde Yahudilere ihtiyaç artmıştır. Yahudilerin bilimin her alanına
büyük katkılarda bulunduklarını her kes biliyor. Biz Dr. Faruk Saleem’in
fizik alanındaki bilgilerin ne kadar doğru olduğunu inceledik. O diyor ki: “Tüm zamanların en etkin
bilim adamı ve Time Dergisi tarafından "Yüzyıl'ın Adamı"
seçilen Albert Einstein bir Yahudi idi.” Bu bir gerçektir. Newton Isaac
(1643–1727) yaklaşık 300 yıl dünyanın en büyük bilim adamı olarak kalmıştır.
Şimdi onun seviyesinde olan tek bilim adamı Einstein’dir ve bu durum birkaç
yüz yılda böyle sürebilir. Fizik alanında dünyada Albert
Einstein’dan (1879-1955) sonra yer alanlar içinden Niels Bohr (1885-1962),
Max Born (1882–1970) ve Wolfgang Pauli (1900–1958) de Yahudi’dir. Fizik Nobel
ödülleri 1901 başlayarak yaklaşık her yıl verilmektedir. Bu alanda bugüne
kadar (2007 dahil) 176 kişi Nobel ödülü almıştır ve bunlardan 45 Yahudi.
Müslümanlar içinde yalnızca Pakistan kökenli ve batı ülkelerinde yaşamış
Abdus Salam (1926–1996) Nobel ödülü
almıştır. Bilimlerin, yeni teknolojiler üretiminin
ve kültürün dallarından örnekler vererek Dr. Faruk Saleem soruyor: “Soru:
Neden Yahudiler bu kadar güçlüdür? Cevap:
Eğitim (Sorgulayıcı, Araştırıcı, Yaratıcı) Soru:
Neden Müslümanlar bu kadar güçsüzdür? Cevap:
“Yanlış Eğitim veya Sıfır Eğitim (Din Eksenli, Sorgusuz, Araştırmasız,
Ezberci)”. Bunlar da doğru tespitlerdir. Dr. Faruk Saleem diyor ki:
“Gezegenimizde yaklaşık 1.476.233.470 Müslüman yaşamaktadır. Asya'da 1
milyar, 400 milyon Afrika'da, 44 milyon Avrupa’da ve 6 milyon Amerika kıtasında.
Toplam dünya nüfusu içinde her beş kişiden biri Müslüman’dır. Her bir
Hindu'ya iki Müslüman düşmektedir, her bir Budist'e karşılık iki Müslüman
vardır ve her bir Yahudi'ye karşılık 100 adet Müslüman bulunmaktadır.” Afrika
kıtasında ekvator üstü ülkeler genelde Müslüman ülkeleridir. Hindistan’da 150
ve Bangladeş’te 135 milyondan fazla Müslüman yaşamaktadır. Yani veriler
doğru. Ama bu kalabalığa rağmen, yazar şunları hatırlatıyor: “2004 yılında Shanghai Jiao Tong
Üniversitesi "Dünya Üniversitelerinin Akademik Değer Listesi"
hazırlamış ve ilginçtir ki Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerin hiç birinden
ilk 500 e giren üniversite yoktur.” Sonuç: İslam dünyası bilgi üretebilecek
kapasiteden yoksundur.” Bu yazı ile ilgili bizim toplumun
büyük çoğunluğunun düşüncesini yansıtan bir yazı aynı internet sitesine
konuldu. Bu yazıyı yazan İ. Eryılmaz bir zamanlar tez yazdığını yazısında
bildirmiştir. Bu nedenle onun öğretim üyesi olduğunu düşünüyoruz. O diyor ki:
“Bu yazıya maalesef katılmıyorum, iyi derecede olanların hepsi en kısa yoldan
Yahudileştiriliyor, İslam adeta hepimize bir öcü olarak gelişmeyi önleyen en
büyük engel olarak gözüküyor. Fakat kimse kendine düşeni yapmıyor. İslam
toplumları, kendilerine yabanlaşmış idareci, asker ve politikacıları ile
adeta bir baskı altında yasıyorlar. Ekonomik damarları tamamen kesilmiş.
Pastadan faydalanmak isteyen de malum klüplerin üyesi olmak zorunda. Kısaca
batinin Amerika keşfinden ve daha öncesinden beri uyguladığı politika olan; 1. Üst düzey topluları yok etme.
Düşünen sınıfı öldürme. En güzel örneği sadece 1.000 profesörün işgal sonrası
Irak’ta öldürüldüğünü biliyorsunuz. 2. Haçlıların gelişmekte olan
Müslüman toplumlara, baskı ve kargaşa ile gelişmelerini yok etme, misal mi
Hindistan da hiç bir askeri ihtilal olmazken, Pakistan’a bakın, tamamen
satılık bir kadro.-halkına yabancı politikacı, asker ve toprak ağaları ile
yönetiliyor. Her anda batıya kaçmaya hazırlar bütün birikimleri batıda.
Kur’an gerçekten bir önderdir, yapmış olduğum çalışma tezim, GAUSS ergisi her
şey doğar -büyür-ölür prensibi nereden gelme. Bunu her şeye, mamullere,
devlet hayatına veya kuruluşlara uygulamak mümkündür. Batı 12 ayı bilmez iken
Kur’an’da 12 ay gösteriliyordu. İlk denizaltının yapılması,
Osmanlı askerinin her savaşta bir yeniliği denemesi, Osmanlı ordusunun
Kur’an-ı Kerime göre organize ve dizaynı daha çoğaltmak mümkün.
Yahudiler kendilerinden başka hele Müslümanlara hiç şans vermiyorlar. Nuri
Demirağ uçak yaptı. Sebepsiz yere uçağı ürettirilmedi ve halen nedeni
açıklanmıyor, neden? Atatürk Makine Kimyayı kurdu nerede bu teşkilat, son
öldürülen mühendislerimiz! Saddam’ın cehennem toplarını yapan mühendis kim
tarafından yok edildi.” (Bu yazıdan bazı kesin şekilde fikir içermeyen küçük
kısımları geçiyoruz.) Sayın İ. Eryılmaz’ın yazısından
görüyoruz ki o da Müslüman toplumlarının kendi sayılarından 100 kere daha az
olan Yahudilerden çok daha güçsüz olduğuna katılıyor ama nedenini farklı ve
bazen fantezi (örneğin Gauss eğrisine bağlı yazdıkları) şekilde görüyor.
Yazarın anlattığı (bizlerin bildiği) gibi yaklaşık 1.400 yıldır ellerimizde
bütün bilimleri ve bilime dayanan bilgileri içeren sayılan kutsal kitabımız
vardır. Buna rağmen biz gerideyiz. Yazar güçsüz/geri olmamızın nedenlerini de
kısmen açıklamıştır. Müslüman ülkeleri içinde en
güçlü ve uzun ömürlüsü Osmanlı imparatorluğu olmuştur. Ama unutmamak gerekir
ki bu imparatorlukta nüfusun ve sultanların çevresindekilerin büyük kısmı
Hıristiyanlar olmuşlar. Sultanlığın son yıllarında bile Türkiye’deki nüfusun
yaklaşık % 40’ı Hıristiyan idi. Hatta en önemli bakanlar bile onlardandı. Bizim sayımızın çok, topraklarımızın geniş, güneşli ve zengin
olmasına rağmen onlar güçlüler. Bizim tarihimiz kaç binyıllar ve
Hıristiyanların çoğununki yalnızca iki bin yıla yakın olmasına rağmen.
Elimizde Kur’an, önümüzde Avrupa, Amerika ve Japonya örneklerinin olmasına
rağmen böyleyiz. Avrupa, Amerika ve Japonya’dan aldığımız bilim ve
teknolojiler yardımı aldığımıza rağmen bizler çok az gelişebilmişiz. Bunların
nedenlerinden bazılarını Dr. Faruk Saleem çok doğru göstermiştir: “Sorgusuz,
Araştırmasız, Ezberci, yani Yanlış bir eğitim.” Gerçekten de böyle bir eğitim
insanlar için çok yetersizdir ve bunu birçok insan bilmektedir. 2.
Durumu din farkı ile açıklamak doğru mu? Şimdi toplumların gelişme
seviyesinin ve gelişme temposunun dinle önemli bir bağlantısının olmadığını
gösterelim. Dünyanı yaratanın ve idare edenin tek bir Allah’ın olması
gerektiğini ilk anlayanlar Yahudiler olmuşlar. Ondan sonra bundan 2000 yıl
önce Hıristiyan ve 1400 yıl öncede Müslüman dinleri kabul edilmişlerdir. Bu 3
temel dinin (bunların her birinin içinde çok sayıda biri birinden az farkları
olan inanç grupları vardır ve özellikle böyle grupların çoğunun
Hıristiyanlıkta olduğu bilinmektedir) temelinde duran en önemli kavramlar
aynıdır. Dünya nüfusunun diğer yarısının inancında böyle bir Allah kavramı
yoktur. Buna rağmen Müslümanların gelişme seviyesi ve gelişim temposu
Hindistan ve Uzak Doğuda yaşayan ve Allah’a inanmayanlar, Afrika ve Latin
Amerika da yaşayan Hıristiyanlarla yaklaşık olarak aynıdır. Yahudiler,
Avrupalılar (özellikle kuzeyindekiler) hangi kıtada yaşıyorlarsa yaşasınlar,
Hıristiyanlığın her hangi bir kolunu kabul etmeden, bağımsız, bizden çok daha
fazla gelişmişlerdir. Örneğin 15 milyon nüfusu olan
Hollanda’nın, bilim insanları, Çin’den Avrupa sınırlarına kadar, Asya ve
Afrika halklarından (yaklaşık 4-5 milyar insan) daha fazla fizik Nobel ödülü
almışlardır. 2006 yılındaki altı Nobel ödülünün ise dördünü ABD kazanmıştır.
Temel bilimlere verilen ödüllerin ise hepsini. Böylece gelişmedeki esas fark için önemli olan din faktörü değildir. Avrupalıların yaşadıkları
kıtadan, yerden, sudan ve havada bağımsız olarak iyi geliştiklerini de
bildiğimiz için diğer bir soruya bakalım. Avrupalıların mantaliteleri ve
gelenekleri Avrupa’da olgunlaşmış ve onların bir kısmı yüz yıllardır ki diğer
kıtalara göç etmişler. Böylece toprak ve iklimin de önemini vurgulamış
oluyoruz. Sanki Japonlarda bir adada yaşamakları ile bunu destekliyor. Ama
bunun da tam olarak doğru olmadığını biliyoruz. Yahudiler ve Ermeniler
(dünyadaki sayıları 10 milyon civarındadır) bizlerle hep iç içe bin yıllardır
yaşamışlar, ama örneğin Ermenilerin bilime ve yeni teknolojiler üretimine
katkıları bütün Türklerinkinden fazla olmuştur! Bunu destekleyen bilgileri
hatırlayalım. Örneğin Sovyet bilimine ve tekniğine 1917–1987 yılları arasında
en fazla katkısı olan işleri ve kişileri kapsayan “1917–1987 yılları arasında
Sovyet bilimi ve tekniği. Vakayiname.
Moskova. Nauka Sovyetler Birliğinde yaşayan Kazan
Tatarlarının sayısı Ermenilerin sayısından 1–2 milyon daha az idi. O zamanlar
Sovyetler Birliğinde yaşayan Ermenilerin sayısı yaklaşık 6–7 milyon civarında
idi. Bu örnek de kusurumuzun tam
olarak genetik olmadığını göstermektedir. Burada biz insanların eğitim,
bilim ve kültür açısından genetik farklarının hiç (veya çok az) olmadığını
söylemiyoruz. Bizim ön plana çıkarmak
istediğimiz, toplumların ilgi alanları, bilime ilgi derecesi ve değerleridir.
Bizlerin kaliteli eğitime ve bilime neredeyse hiç değer vermediğimizi,
bunların toplumun ve devlet kurumlarının ilgi alanı dışında kaldığını
üzülerek hatırlatıyoruz. Daha ötesi, bizim bilim akademimizin (TUBA) bile
kaliteli bilimle pek ilgilenmemesini ve sıralarında kendilerinden daha
iyilerini görmek istememesi normal durum sayılır. Burada Sayın İ. Eryılmaz’ın:
“Kimse kendine düşeni yapmıyor. İslam toplumları, kendilerine yabanlaşmış
idareci, asker ve politikacıları ile adeta bir baskı altında yasıyorlar.
Ekonomik damarları tamamen kesilmiş. Pastadan faydalanmak isteyen de malum
kulüplerin üyesi olmak zorunda” fikrine kısmen yaklaşmış olduk. Ama onun
bizleri hep eziyorlar fikrine katılamayız, çünkü ezilmek toplumların kendi
özelliğidir. Bin yıllardır Yahudileri bütün
dünyada ezmeye çalışmış, işyerlerini ve evlerini yakmışlar. Onlar yaşadığı
yerlerdeki insanların adlarını ve dillerini kullanmışlar. En büyük soykırım
da onlara yapılmıştır. Diğer milletler de çok insan kaybetmişler, genelde
hastalıklardan ve savaş yıllarında. Gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerde
en fazla insan iç savaşlarda öldürülmüş, yani kendi kendilerini öldürmüşler.
Örneğin hâkimiyet ve din nedenleri ile Rusya’da ve Sovyetler Birliğinde,
Kamboçya’da (toplumun yarısı birkaç yılda ölmüştür), Afganistan’da (30-40
yıldır), Yakın doğu ve özellikle Afrika’da. Müslümanlarda en fazla kendi
kendilerini öldürmüşler, ezmişler ve kendi milletlerinin gelişmesini her tür
yollarla engellemişler. Ama Yahudiler ve Ermeniler bütün tarih boyu,
ayrı-ayrılıkta kendi içlerinde biri birine hep destek olmuşlar ve diğerlerini
ezmişler. Hastalıklara karşı mübarezede,
tarım ve teknoloji kalkınmada bizlere en büyük yardımı Yahudiler,
Hıristiyanlar ve Japonlar yapmıştır. Dünyadaki bilimin ve yeni teknolojilerin
yaklaşık % 90’ını onlar üretmişler ve sonuçlarını büyük ölçüde bizlerle
paylaşmışlar. Çünkü onların zengin yaşamları için bizim ülkeler pazar
olmuştur. Ama aynı zamanda bunlar gelişmemiş toplumlar içinde iç (kardeş)
savaşları teşvik etmişler ve her zaman bu işte becerikli olmuşlardır. Bunları
göz önüne alırsak Yahudileri ve
Hıristiyanları suçlamaktan uzak durmamız ve kendi kusurlarımızı inceleyip
ortadan kaldırmaya çalışmamızın gerekli olduğunu anlamamız lazım. Ama ne
yazık ki gelişmemiş ülkelerin hepsinde olduğu gibi bizde kendi kusurlarımızı
hiç görmüyoruz ve kendimizi hiç temeli olmadığı halde de hep övüyoruz. Hiçbir temel olmadan kendi zekânın iyi
olduğuna inanmakla mutlu olursunsa, durma ol. Kuzma Prutkov
Diğer yandan unutmayalım ki,
Hıristiyanlar geçen yüz yılda en büyük savaşları Almanlara ve Japonlara karşı
yapmak zorumda kalmışlar. 1905 yılında Rus-Japon, 1914-1918 Birinci ve
1939-1945 İkinci Dünya savaşlarını hatırlayın. Almanya ve Japonya yerle bir
edilmiştir. Bunları göz önüne alarak bizler ile onların şimdiki durumlarını
karşılaştırın. Rusya Birinci Dünya savaşı ve
hemen ardınca gelen devrime bağlı iç savaşta yaklaşık 20 milyon insan
kaybetmiştir. Sovyetler Birliğinin İkinci Dünya savaşındaki insan kaybı
yaklaşık 30 milyondur. Daha sonralar Amerika ve Avrupa Sovyetler Birliği ile
yaklaşık 40 yıl soğuk savaş halinde olmuşlar.
Amerika Cumhurbaşkanı olan Reygan devrinde, yıldızlar savaşı programı
üzere yarış Sovyet ekonomisini tam olarak çökertti. Reygan hükümeti kesin olarak biliyordu ki, gerçekleri göz önüne
almayan ve halkının yaşam durumu ile pek ilgilenmeyen Sovyetler Birliğinin
liderleri ülkelerini maliyeti çok büyük olan bu yarışa yöneltecekler ve
ekonomik yönden tam olarak yenilecekler. (Sovyetler Birliğinde her zaman
gündemde olan slogana: “Amerika’ya ulaşalım ve önüne geçelim” fıkralara konu oldu. “Amerika’ya ulaşalım
ama onların önüne geçmeyelim. Geçersek çıplak kaldığımızı görürler.”)
Sovyetler Birliğinin hızla geliştiği zamanlarda yaygın şekilde kullanılan
slogan: “Yeri doldurulamayan insanları koruyalım” idi. O zamanların Devlet ve
Parti başkanı Stalin yaklaşık olarak böyle diyordu: “Bakan bulmak zordur, ama büyük bilim adamı bulmak çok daha zordur.”
Daha sonralar ahlaka sığmayan slogan: “Yeri doldurulamayan insan yoktur”
sloganı kullanıldı. Hayat gösteriyor ki böyle sloganlarla yaşayan toplumlar
gelişemezler. Gelişmemiş toplumlar farklı
şekilde ezilmişler ve genelde kendi kendilerini ezmişlerdir. Kaliteli eğitimi
olmayan toplumlar dinlerinden bağımsız olarak açlık ve hastalıklarla
boğuşarak yaşamağa mahkûm kalmışlar. Onlar kendilerine dış düşmanların
yapacağından çok daha fazla zarar vermişlerdir. Ama böyle durum onların
mutsuz olduğu anlamına gelmez. Önemli olan insanın dünyaya bakışıdır. Örneğin yankesicinin veya
hırsızın bir vatandaşın 100 dolarını çaldığı ya da gasp etmesi bir suçtur ve
hırsız da yaptığının suç olduğunun farkındadır. Diğer yandan Azerbaycan’ın
eski sağlık bakanı yılda yaklaşık olarak bir milyar (1.000.000.000) dolar
kadar, halkın malını, kendi sermayesine kattığında ise bu durum neredeyse normal
karşılanmaktaydı. Bakan ise mahkemedeki
açıklamalarında “ne yapalım, açlıktan mı ölelim”, ”çevremizdekiler yaparken
biz yapmayalım mı?” gibi cümleler kuruyordu. Bu adam haklı mıdır, haksız
mıdır?! Tutuklanmasının nedeni Devlet devrimi yapmak niyetinde olması idi.
Devletin kaynaklarını böylesine sömüren birisini, sadece hemşerisi olduğu
için destekleyen, yapılan soyguna haklı gerekçeler arayan ve ayda 100 dolarla
geçimlerini sağlamaya çalışan aileler çok idi. (Orada ortalama olarak fiyatlar
Türkiye ile aynı, ama insanların çoğu Sovyetlerin onlara verdiği kendi
dairelerde oturuyorlar.) Bu eski bakan af olunsa bu açlıktan ve
hastalıklardan ölmekte olan insanlar mutlu olacaklar. Çünkü bizler aşiret,
orta çağ, feodal ilişkileri ortamında yaşıyoruz. Bazı Müslüman ülkesinde
aşiret birkaç köyle sınırlıdır, bazı ülkeler ise bir aşiretin elindedir.
Bunların da temelinde millet sevgisi ve milletin birliği dayanmaktadır. Sovyetler Birliğinde aynı işi
görenler hangi cumhuriyette olursa olsun ve milletinden bağımsız tuttuğu
vazifeye uygun aynı maaşı alırdı. Şimdi en iyi durumda Baltık cumhuriyetlerde
yaşayanlardır. Örneğin Rusya’daki bilim adamlarının maaşları yaklaşık olarak
Azerbaycan’dakilerden yaklaşık on kat fazladır. Sekiz milyon nüfusu olan
Azerbaycan’ın 2-3 milyon genci Rusya’da yaşıyor ve çalışıyor. Onlar
vatanlarında kalan akrabalarına yardım ediyorlar, evler alıyorlar ve bununla
da milletlerine yardımda bulunmuş oluyorlar. Yaklaşık olarak aynı şeyleri
(daha iyi durumda olan Kazakistan ve Türkmenistan dışında) eski Sovyetler
Birliğinin güneyinde yerleşen cumhuriyetler içinde söyleyebiliriz. Ama
buradan Rusya’dan ayrılmanın kötü olduğunu söylemek doğru değil. Çünkü şimdi
her bir toplum kendi dininin gerektirdiklerini yerine yetirme imkânını
bulmuştur. Ekonomik durumları, eğitim ve bilim seviyeleri, sağlık durumları
çok fazla kötüleşse de insanlar daha mutlu. Çünkü kendi insanları tarafından
idare ediliyorlar, her şey kendi dillerinde ve ek olarak cennete gitmek
yoları da açılmıştır. 3.
Biz, temel bilimler ve fizik Bu dünyayı yaklaşık 50 yıl
önce terk etmiş babaannem il merkezinde yasamıştı. Ama yaşadığı yaklaşık
90-100 yılda (1906 yılda, babamı yaklaşık 40 yaşında doğurmuş) oturduğu evden
1000–1200 metreden daha uzakları hiç görmemişti. Sinema görmedi, radyo ve
televizyon dinlemedi. Türkler dışında 2-3 sivil Rus ve ne kadarsa asker
görmüştü. Bu nedenle ve o zamanlar farklı giyecekler olmadığından, farklı
şekilde insanlarda görmemişti. Ama Rusların ve Ermenilerin kâfir ve pis
olduklarını biliyordu. “Herkesin aklını pazara çıkarmışlardı. Einstein de
aklı orda idi. babaannem onun aklını almadı, kendi aklını beğenmişti.” İnsanların akılların (zekâsını) pazara
koyup satışa çıkardılar. Herkes
kendi aklını beğendi ve aldı. Atasözü. Bizim sonsuz Evren, diğer bir sonlu Evrenin küçük bir kısmı da
olabilir. Allah her durumda tek olduğundan, Evrenimizdeki (Evrenlerdeki) din
sayısı sonsuz sayıda olduğunu düşünebiliriz. Babaannem bunları bilmiyordu,
ama Einstein biliyordu. Onlar ikisi de Allah’a inanmışlar, Allah ve Evren
(babaannem için dünya) kavramını düşünmüşler. Bu kavramlar arasında
Einstein’nin, şimdiki eğitimsiz insanın ve Babaannemin düşünceleri arasında
bir fark var mı? Farkı ne diye, sora
bilirler. Ben biliyorum ki, babaannem
bu kavramlar ile bağlı bilgisine Einstein den daha fazla güvenirdi. Babaannem ve Einstein’nin bilimsel düşünce
kapasitelerinde fark inanılmaz derecede çok olmuştur. Onların Evren anlayışına
bağlı düşünceleri ne kadar farklı ise, Allah kavramında da bir o kadar
olabilir, sözün tek olan Allah’tan ve aynı Evrenden gitmesine rağmen. Einstein Allah’ın neleri
yarattıklarını babaannemden çok daha iyi biliyordu, ama onun neleri istediğini
hiç bilmiyordu. Babaannem ise kendi çocuklarının neler yaptıklarını
bilmiyordu, ama Allah’ın neleri istediğini çok iyi biliyordu. Namazından hiç
geri kalmazdı, her zaman orucunu tam olarak tutardı, kuran okunan ve
yorumlanan yerlerde çocukluktan ömrünün sonuna kadar bulunmuştu. O tam olarak
eğitimsiz idi ama cahil değildi. Einstein ise, cahil olsa da çok fazla
eğitimli insan olmuş. Bu dünyadaki olaylar ve yaşam açısından Einstein in
veya Baba annemin mi daha zeki olduğunu söylemek zordur, çünkü zeki ve cahil
kavramlarını farklı toplumlar (insanlar) farklı şekilde benimsemişler. Şundan eminim ki, babaannem
büyük olasılıkla cennete gitmiştir. O her hangi bir yakıtla veya elektrikle
çalışan araç ve makine kullanmadı. O zamanlar köylerde ve kasabalarda
kullanılan inşaat malzemeleri ve tarım mahsulleri bilimden ve teknolojiden
pek katkı almamışlardı. Babaannemin evinde elektrik ampulü vardı ve giyeceği
elbiselerin kumaşları fabrikalarda üretilmişti. Böylece Babaannem bunların
dışında kâfirlerin buluşlarından hiç yararlanmamıştı. Einstein çok farklı yaşam sürdürmüştü ve bu
nedenle onun şimdi nerde olduğunu söylemek çok zor. O zamanlar Müslümanların
büyük çokluğu öldürüldüğünde veya öldüğünde cennete gediyorlardı, ama bu
durum Hıristiyanlar için geçerli değildi. Dünya nüfuzunun yarısının sahip
olduğu dinlerde Evrende tek Allah’ın var olduğu kavram yer almadığından,
büyük olasılıkla düşüne biliriz ki onlar cennete hiç gitmiyorlar. Böylece
Yahudiler bu dünyada Müslümanlardan çok daha güçlü olmalarına karşın,
bizlerin de o biri dünyada Hıristiyanların hepsinden çok daha kalabalık
olacağımız söylenebilir. Sanki o biri dünyada bizlerin daha güçlü olduğumuzu
düşünebiliriz. Kaliteli eğitim, bilim ve yeni
teknolojiler üretimi derdinde (kaygısında) olan toplumlar en fazla uzak doğu
halkları olsunlar gerek. Bunların diğer dünyada cennete gitme şansları hiç
yok derecede az ve çoğu da bu dünyada açlık ve hastalıklar içinde yaşam
sürdürüyorlar. Son 300-400 yıldır bizler eğitim ve bilim konularında
Hıristiyanlardan çok çok gerilerde kaldığımız kesindir. Bu dünyada farklı
bölgelerde yetişen aynı meyvelerin de bile farklı olduklarını biliyoruz. Her
bir hayvanın da farklı türleri vardır. İnsan toplumlarının da farklı
çeşitlerde olması doğal değimli? Bu fikri desteklemek için herkesin bildiği
spor alanlarından örnekler verelim. Örneğin yakın mesafelerde
koşanların en iyileri Amerika’da ki zenciler, Jamaikalılar, Kübalılar ve
Bahama adalarındakilerdir. Orta ve uzak mesafelerde (yani 800 metreden fazla)
Kenya, Habeşistan, Fas, Japon ve Çinlilerdirler. Dünyanın en iyi futbolcuları
Brezilya ve Arjantinlerdir. En iyi güreşçiler Çeçenler, Dağıstanlılar,
Osetinler ve Gürcülerdir. Boksta Kübalılar ve Amerikan zencileri en güçlü
olanlardır. Dünyada en iyi yüzenler Avustralyalılardır. En iyi halterciler
Türkiye Türkleri ve Bulgarlardır. Rusya’nın ok atma milli takımının %
70-80’ni Buryatlardır (Çengiz hanın askerlerinin uzantıları). Fiziksel
göstergelerde milletler arasında bu kadar farklar olduğu halde de neden
genelde yalnız insana has olan düşünce gücünde daha da fazla farklar olmasın
ki? Bildiğim kadar iki şey
sonsuzdur (sınırsızdır). Bunlardan biri Evrendir, diğeri ise
insanlar düşüncesindeki farktır. Ama Evrenin sonsuzluğuna tam olarak
inanamıyorum. Albert Einstein.
(1879–1955) Eskiden bilim ve teknoloji
üretimi çok derin ve kapsamlı bilimsel düşünce gerektirmiyordu. Bu nedenle de
bilimsel ve teknoloji yenilikler dünyanın her bir bölgesinde yaşayan ve o
zamanın gelişmiş sayılan ülkelerinde üretiliyordu. Örneğin en iyi özellikleri
olan çelik Çin’de ve Suriye’de üretilirdi. Bu çelikten dünyaca meşhur olan
Şam kılıçları yapılırdı. Bu kılıçlar ipek başörtüsünü ve yastığı havada
kesebilecek kadar keskindiler. Dört bin yıl önce ise Bağdat da nehir altından
tünel yapılmıştır. Orta çağdan beri Avrupalılar, Yahudiler ve Japonlar bilim
ve yeni teknolojiler üretiminde hep ilerlediler. Biz ise temel bilimler
eğitimine ve ona dayanan teknoloji üretimine pek ihtiyaç duymadık. Bu
alanlarda düşünce kapasitemizi pek geliştirmedik ve böyle devam etmeye de
kararlı gibiyiz. Zaman geçtikçe
eğitim, bilim ve yeni teknolojiler üretimindeki eksikliklerimiz daha da hızla
büyümektedir. Ama kendimizi hep gelişmiş olarak ve dünyanın bizim insanlara
muhtaç olduğuna inandırarak mutlu oluyoruz. Temel bilimler dallarında
bildiklerimizi ve düşüncemizi uzun yıllar üniversite fizik bölümü öğrencilerinin
çözemediklerini gördüm. Bunları örneklerle anlatalım: Bir nehirdeki yaş
(ıslak) olan su akıntısının ortalama hızı 20 km/saat’tir. Nehrin aynı
kıyısındaki A ve B şehirleri arasında bir gemi yük taşımaktadır. Geminin
durgun sudaki hızı Bildiğiniz gibi, kabaca
incelediğimiz bu meselenin cevabını genelde herkes (ilkokul öğrencisinden
başlayarak üniversitelerin öğretim üyelerine kader) şöyle verir. Geminin yere
göre hızı, su akıntısıyla aynı yönde giderse 45 km/ saat ve ters yönde
giderse Nehirdeki suyun ortalama
hızının
Aynı zamanda, genelde, nehir kanarları ıslanmayan ve çapı değişmeyen,
düz bir boruya benzemediği için de, onun içindeki suyun hızı her yerde aynı
değildir. Dikkat edilmesi gereken bir noktada suyun en hızlı aktığı
bölgenin suyun üst bölgesi olmadığıdır. Çünkü su bu bölgede hava ile
etkileşmektedir. Ayrıca soruda geminin nehrin hangi kısmında hareket ettiği
ve gidiş ve gelişinde izlediği yol da belirtilmemiştir. Su molekülleri
geminin sudaki kısmıyla etkileştiğinden geminin sudaki kısmının boyutlarına
ve şekline de bağlı olan bir sürüklenme olacaktır. Bilindiği gibi gemilerde
su altında kalan kısım simetrik olmamaktadır (ön ve arka tarafları
farklıdırlar) ve bu yüzden, su akımının oluşturduğu dinamik kuvvetler de
gidişteki ve gelişteki hızlar arasında fark oluşturacaktır. Diğer yandan nehirde cisimlerin
sürükleme nedeni sadece suyun akışı değildir, aynı zamanda rüzgâr etkisi de
sürüklenmeye neden olur. Bu dinamik kuvvet hem akışkanın hızına hem de
geminin (cismin) akımla karşılaşan kısımlarının şekline de bağlıdır.
Böylelikle gemiye hem sudaki hem de havadaki akımlar dinamik kuvvetler ile
etki ederler. Bu etkilerde gemi, rüzgâr ve su akıntısını arkasına aldığında
ve tersine karşısına aldığında (gidiş ve dönüş) aynı oranda
etkilemeyeceklerdir. Elbette su ve rüzgâr akıntısını arkasına alan gemi daha
hızlı sürüklenecektir. Bu sürüklenme, geminin yüküne bağlı olarak, onun suya
çok veya az oturmasına da bağlıdır. Su derin ise, geminin çok oturması sürüklenmeyi
artırır. Bütün bu etkilerin verileri
problemde bulunmadığı için kesin çözüm imkânsızdır. Ama kesin olarak, geminin
suyun aktığı yöndeki hızının durgun sudaki hızına göre daha hızlı ve akıntıya
ters yöndeki hızı ise durgun sudaki hızına göre daha yavaş olmalıdır. Çünkü
gemi yelkenli değildir ve rüzgâr, yüklü gemiyi ortalama hızı Bu soruda nehirde akan sudaki
sanal çizgilerinin birbirlerine karışmadığı (lominer akım) varsayımını
kullandık. Gerçekte nehirlerin suları bizim ele aldığımız şekilde
akmamaktadır. Su akımları türbülans halindedir. Durgun suda (denizde) hareket
eden geminin arkasında oluşan türbülans olayını çoğumuz gözlemişizdir. Gerçek
hayatta karşılaştığımız olay aslında çok daha karmaşıktır. Böyle örnekler bizdeki kötü
eğitimin, kötü temel bilimler ve teknolojiler üretiminin göstergesidir.
Gerçek eğitim ve bilimle, bilime haykırı olanları ayıramayan bilim adamları,
özelliklede yüksek görevlerde, gelişmemiş toplumlarda çoktur. Örneğin
üniversitelerin fizik bölümünde sorsanız: 1. Bizim sonsuz evren sonlu bir evrenin küçük bir parçası olabilir mi?
“Hayır” cevabını alırsız. 2. Sıcaklığı
milyon veya milyar derece olan bir ortam insana soğuk gelir mi? “Hayır”
derler. Oysa bu soruların cevabı evet de olabilir. Gelişmemiş ülkelerde böyle
basit şeyleri fizik profesörlerinin bile bilmiyor olması hiçbir kurumu
ilgilendirmiyor. Çünkü adeta bir konu anlatılırken kullanılan sözler tanış
gelirse konuyu da bildiklerini sanıyorlar. Böyle olduğundan da derin ve geniş
bilgileri olduklarını düşünüyorlar. O ki örneğin, 90 yıl önce Einstein boş
uzayın eğri olmasını ve onun nasıl eğildiğini bile anlatmıştı. Bilimsel olarak düşünen ve
düşünmeyen insanlar arasında fark inanılmaz derecede büyüktür, bu da Einstein
in yukarıda yazılmış sözlerinden iyice belli oluyor. Unutmayalım ki ezberciliğe dayanan eğitim sisteminde
yetişen birisi doğa olaylarını basit ve anlamsız bir modele indirgeyerek
çözmeye çalışır. Bizim amacımız bu yaklaşımın önüne geçmek olmalıdır.
Şunu da bilmek gerekir ki doğa olayları ile ilgili hiçbir problemin tam
olarak kesin (hatası sıfır olan) çözümü bulunmamaktadır. Fizik kanunları da
tam olarak doğanın (Allah’ın) kanunları değiller, onlar doğanın kanunlarına
yaklaşmalardır ve bu yaklaşmalar zaman geçtikçe iyileşmektedir. Kesin
çözümler olaylara ve süreçlere daha basit (yaklaşma) şekilde bakışın
sonucudur. Ne yazık ki eğitim sistemimizde de egemen olan bu basit (farkı ne)
bakış açısı bilimsel ve teknolojik gelişmenin önündeki en önemli ve
kısıtlayıcı engellerden biridir. Bu bakış açısı en az 100 yıl önceki
zamanlara takılıp kalmak demektir. Bilindiği gibi problemlere yaklaşırken bazı önemi az olabilen etkileri ihmal ederek
onu basitleştirmeye çalışmaktayız. Ama bu yaptığımız ihmallerinde hata
payının ne kadar etkisi olduğunu mutlaka önemsemeliyiz. Büyük bilginlerin
bizlerden farkı önemli ölçüde burada ortaya çıkmaktadır. Her şey olabileceği kadar basit
olmalıdır, ama daha basit değil. Einstein (1879–1955) Televizyonlarda genç
şarkıcıların jüri üyeleri karşısında şarkılarını okuduklarında,
değerlendirmelerin nasıl yapıldığından pek bir şey anlamıyorum, çünkü bende
ne gereken müzik kulağı var ne de kimin sahneye nasıl yakıştığından yeterince
anlıyorum. Yalnızca “hoşlandım” veya “beğenmedim” deyebilirim. Ama fizikin
bazı konularından ve astrofizikten anladığım için doktora tez
değerlendirmelerinde ve doçentlik sınavlarında jüri üyelerinin benim müzik
değerlendirmem gibi karar verdiklerinin da az rastlaşmadığını biliyorum. Ezberciliğe dayanan eğitim insanların
göz, kulak, dil ve beyinin hafıza kısmının çalışmalarını geliştirir. Ama
gelişmiş ülkelerde çok daha fazla beyinin düşünmesine önem verilir. Yani
onlar bizim gelişmesini engellediğimiz beyin kısmını geliştirirler. Burada da
örnekler versek uygun olur.
1995-1996 yılları arasında TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi, Uzay
Bilimleri Bölümünde çalıştım. Aynı bölümde konusunu çok iyi bilen, doğu
Avrupa’dan gelmiş bir eleman çalışıyordu. Bu ülkeyle kurulan ilişkiler
sonucunda pek işe yaramayan bir radyo teleskop antenini Türk tarafına çok
ucuza satmışlardı. Onlar teleskobu çalışır duruma getirmek istiyor ve
konularında iyi uzman olduklarından başka diğer işleri de yapmayı
amaçlıyorlardı. Teknoloji üretimi ile ilgilenen pek çok insan vardı ve ünlü
ve kendi alanlarında çok iyi olan fizikçilerimiz de bu gelen elemanın
çalışmalarıyla ilgilenirlerdi. Ben de bu elemanın onlara anlattıklarını
dinlerdim; bizim gerçekten de en iyilerimizden olanlar (TÜBA üyeleri dahil)
“OK” ve “I see” dışında bir şey söylemezlerdi ve bu eleman da bazen, basit
fizik düzeyiyle onları kandırırdı. Ben bu elemana neden böyle yaptığını
sordum. Yanıtı yaklaşık şöyleydi: “Türkler fizik bilmezler ki”. Haklıydı;
çalıştıkları dar alanlarda bizimkiler iyi uzmandırlar ama geniş fizik
bilgileri azdır. Bu eleman hâlâ merkezde çalışıyor. Uzun yıllardır da yönetim
kademesinde; bizim gençler ondan çok önemli bilgiler alabilirler, isterseler
ve düşünce kapasiteleri gelişmişse. Diğer
bir örnek. 1992 yılında ODTÜ Fizik Bölümünde çalışmaya başlamıştım[1]. Aynı yıl
düzenlenen Ulusal Astronomi Toplantısına katıldım. Yetersiz Türkçeme rağmen,
bilimsel alışkanlıklarım gereği pek çok soru yönelttim. Bundan rahatsız
olanlar da oldu. Sonraki günlerde, gözlemsel astrofizikçiler arasında çok
değer verdiğim bir arkadaşım iki uzun konuşma yaptı. İkinci konuşması yanlış
temele (iki yıldızın ortak ışık merkezi) dayanan ancak çok önemli sonuçlara
varan bir sunumdu. Türkiye’deki astrofizikçilerinin çoğu yıldız fotometrisi
çalıştıklarından bu basit yanlışı hemen görmeleri gerekirdi. Ama bilimsel
tartışmanın yetersizliğinden dolayı durum böyle olmadı. Ben bunu gördüm ve
tartışma sevmeyenlere karşı küçük ama öğretici bir oyun oynadım: Bu temel
yanlışlığı çürütmeye çalışacağıma, büyük değer verip önemsedim. Bunu gören,
astrofizikçiler arasında en değer verdiğim (ama yıldız fotometrisi
çalışmayan) bir diğer arkadaşım, “bu işin çok çabuk yayınlanmasını” istedi. Böylece
herkes şakama kanmış oldu. Öğle
arasında sunumu yapan arkadaşımla birebir konuştum ve yaptığı işin
yanlışlıklarını açıkladım ve o da hemen anladı; zaten kendisinin de kuşkuları
varmış: Konuyu önceden başkalarıyla tartışabilseydi yanlışını kendisi de
bulabilirdi. Ertesi gün yine birlikte otururken işin yayınlanmasını isteyen
arkadaşım da aramıza katılıp konuşmaya başladı ve yayın için teşvik etmeyi
sürdürdü. O an anladım ki en iyi biliminsanlarımız bile önemli problemlere ve
bunların sonuçlarına gerekli ilgiyi göstermiyor ve bunları tartışmıyorlardı.
Bu yüzden lise fiziğini çok iyi bilen bir öğretim üyesine hâlâ rastlamadım
desem yeridir. Geleneklerimiz işte böyle. Böyle bir ortamda dünya çapında
önemli ve uygulamaya dönük bir bilim yapılabilir mi? Hatırlatalım ki eskiden
bilimsel çalışma yapanlar, bilimi sevenler ve onu hayatlarının amacı
yapanlardı. Şimdilerde ise eşya üretim sektöründe olduğu gibi, bilim yönetmenliği ortaya çıkmıştır. Üretim
sektöründe çalışan yöneticilerinin fabrikalarda çalışanların her biri
gibi, pazara çıkarılacak ürünün nasıl
yapılacağına dair incelikleri bilmeği için doğrudan üretimde iştirak etmeyi
gerekmiyor. Yöneticinin iyi yapan özellik, yaklaşık olarak, ürünün satışı ve
elde edilen kardır. Bu da doğrudur, çünkü tüketici üreticiden bağımsızdır.
Bilim üreten sektörde üretici, yönetici ve reklamcılar çoğu zaman
alıcıdan (bilimi kullananlardan) bağımsızlardır. Eskiden bilim sektöründe
büyük miktarda paralar dönmüyordu. Şimdi dönüyor. Eski zamanlar bir bilim üreticisinin değerini diğer bilim üreticileri
verirlerdi. Şimdilerde ise yöneticiler ve kendini her hangi bir yolla ünlü
saydırmağı becerenler anlasalar da, anlamasalar da bilimsel sonuçları ve
bilim adamlarının değerlendirme hakkını ellerinde tutuyorlar. Böyle
olduğundan gelişmemiş ülkelerde büyük bilim yöneticisi ve ünlü bilim adamı
olmak için aynı zamanda iyi bilim üreticisi olmaya ve bilimin ne olduğunu
anlamağa hiç gerek kalmıyor. Torpil varsa ülkenin bilimini ve eğitimini
istediğin (hiç bilmediğin) dere tepeye yönlendirebilirsin. Böyle olumsuz davranışların yaygın olduğu
ülkelerde bilimlerin hangi yönde nasıl geliştiğini pek bilmeyen insanlar
yaygın olarak eğitim, bilim ve teknoloji üretimi yapan kurumların başlarında
yer alıyorlar veya özellikle getirilirler. Böyle yöneticiler bilim
sonuçlarına değer vermeyi pek bilmezler ve sonuç olarak makale ve yanıt
sayısı ön plana çıkar. Böyle ortamda milyonlarca insan ve büyük sermaye
bilime haykırı olan işlere yönetilir ve hükümetler gelişmekten konuşmak
fırsatı buluyorlar. Doğal olarak böyle ortamlarda eğitim ve bilimle fazla ilgilenmeyen kurumlarda ve daha iyi bilim
adamları çalışma imkanlarını kaybeden üniversitelerde ön plana türban çıkmış
olur. Kötü eğitim olan ülkelerde doğal olarak ideoloji ve inançlar baskın rol
oynarlar ve bunlarda mutlak kardeş çatışmalarına yol açar. Sonuç olarak
bilim sonuçları elde eden insanlar yerine profesör sayısını artırmakla
uğraşılır ise, eğitim yerine bilgi (doğru ve yanlış olanı) ezberletilir ise,
gelişmiş bir toplum yolunda bir adım atılmış olamaz ve bunun da Müslüman
olmakla pek bir ilişkisi yoktur. Aynı şekilde solcu ve sağcı olup olmamasıyla
bir alakası olmadığı gibi.
Eskiden bir Batı Alman Doğu Almanyalı ile görüştüğü zaman sormuş:
Neden batı ülkeleri içinde biz ve doğu ülkeleri içinde siz en gelişmiş
ülkeleriz. Cevap hemen hazırdır: Çünkü siz de biz de Almanız. 4. Farkı ne? Bundan
yaklaşık 28 yıl önce, ilköğretim öğrencisi olan kızımın müzik dersi için
piyanoda çaldığı parçayı defalarca dinlemiştim. Müziğin sesini duyan
komşumuzun kızı, bize gelerek rahatsız olduğunu söylemişti ve rahatsızlığının
nedeni olarak da kızımın bir tuşa eksik vurmasını belirtmişti! Benim için
ise, piyanonun kaç tuşun olmasının ve müzik çanılar iken kaçına yanlışlıkla
basıldığının önemi yok idi. Farkı nedir? Gerçekte tuşların hepsine gerekli
zamanlarda vurulması gerekir, yoksa müzik olmuyor diyorlar. Aynen bu
örnekteki gibi fizikte (bilim, teknoloji ve yaşamda karşılaştığımız çok
şeyde) de doğadaki nesnelere ve süreçlere duyarlı olmak gerekir. Kültürel
seviye düşük olan toplumlarda güçlü ve güçsüz insanlar arasında çok fark
görünmektedir, eğitim, bilim ve kültür farkına pek önem verilmiyor. Gelişmiş
ülkelerde ise bunun tam tersi görünmektedir.
Biliyoruz
ki, göz, kulak, ağız ve burunlarıyla canlılar doğada çok küçük farklılıkları
olan renkleri, şekilleri, sesleri ve kokuları ayırt edebilirler. Bilindiği
gibi duyulara ait olan bu özellikler hayvanlarda insanlara göre oldukça
gelişmiştir (koşma, yüzme, koku alma,...). İlginç olan, hayvanların
bazılarının da, insanlar gibi, ağırlık ve hız (rüzgar etkisi de dahil) gibi
niceliklerin, hem bir büyüklüğü hem de
yönü (skaler ve vektörel nicelikler) olduğunun farkında olmalarıdır. Buna
benzer olarak, insanların bildikleri
basit, ama önemli bilgilere sahip
olmasaydılar, özellikle avlanma sırasında oldukça zorlanırlardı. Görüntüler,
sesler, kokular gibi fark ettirici etmenler,
yaşamda insan hayatını kolaylaştırıcı ve geliştirici bir röle
sahiptir. Elbette burada söz konusu hayatı kolaylaştıran bir etmen
olarak, tarım ve endüstriden söz
etmiyoruz. Sirkte ayıların bisiklet ve paten
kullandıklarını herkes görmüştür. Onlar bisikleti ve pateni üretmemişler, ama
bizler üretmeyi biliyoruz ve bu da hayvanlardan daha fazla gelişmemizi
gösteren bir örnekti. Avrupalılar, Yahudiler ve Japonlar bilimin ve yeni
teknolojilerin üreticisidirler. Diğer toplumlar pratik olarak bunları
üretmiyorlar, ama bunların basit halde olanlarını kullanmağı öğrenmişler ve
teknoloji ürünlerin kopyalarını fabrikalarda üretiyorlar. İşte toplumlar
arasındaki farklar bu kadar fazla. Ama böyle farkları, gelişmemiş toplumlar
pek önemsememektedirler ve çokta bunun farkında bile değiller.
Doğada
gelişen tüm olaylar ve süreçler arasındaki farklar bizim duygu organlarımızla
fark edebildiğimizden çok daha fazladır. İşte insanı da hayvanlardan üstün
hale getiren bugünkü yaşamımızda, duygu organlarımızla fark edemediğimiz bu
ayrıntıları ortaya çıkarmakla oluşmuştur. İnsanlar arasındaki üstünlükte,
yine bu ayrıntıları en iyi şekilde ortaya çıkaran eğitim, bilim ve teknoloji
gibi genel olarak kültürel seviyeye bağlı olmaktadır. Doğadaki olay ve
süreçleri anlayarak ve yaşamını daha iyi hale getirmek için onları kullanan
toplumlar her zaman güçlü olmayı başarabilmişlerdir. Ama unutmamak gerekir ki
insanlar da kendilerinden çok daha önce dünyaya gelen hayvanlardan bir şeyler
örgenmişler. Şehirlerde bir yaşından küçük
olan kedilerin ve köpeklerin trafikte sokakları 5-7 yaşında çocuklardan daha
güvenli şekilde geçtiklerini biliyoruz. Gözleri olmayan ve yalnızca bir-iki hafta kadar ömürleri olan
karıncaların yaşamları ile ilgili olan örneklerin bazılarını hatırlamakta da
yarar vardır. Masanın üstündeki bala, karıncalar ulaşamasınlar diye masanın
ayaklarını içi su dolu kaplara koymuşlar. Karıncalar bala ulaşmak için
duvardan yürüyerek odanın tavanına çıkmışlar ve oradan kendilerini masanın
üstüne bırakmışlar. Balı aldıktan sonra masanın üstünden, sudan uzak yerlere
kendilerini bırakarak yuvalarının yolunu tutmuşlar!
Karıncalar birbirlerine akrabalık bağı ile bağlı, büyük (bazen 100
milyona yakın sayıda) toplumlar şeklinde yerin 6- Böylece hayvanlar doğduktan hemen sonra
insanlardan çok daha becerikli olurlar. Ama insanlarda ise çok daha fazla
gelişme potansiyeli vardır. Topluma ve aileye aynı zamanda yararlı olan
beceriklilik potansiyeline zekilik deyebiliriz. Doğal olarak bu potansiyel
(zekilik) de milletten millete çok ta büyük fark etmiyorsa da, insandan
insana çok fazla değişir. Doğru eğitim bu farkları çok daha ileri götürür.
Zaten insandan insana zekâ çok değişmeseydi bu kavrama gerekte kalmazdı. Zeki
olmanın büyüklüğü ve yönü de doğadaki her bir şey gibi gelişir ve değişir.
Toplumun ilgisini çekmeyen bir şey toplumda gelişmesi çok zor
gerçekleşir. Her hangi bir alanda çok zeki olmak, insanların diğer
yetenekleri gibi toplumun ilgisine, geleneklerine ve zihniyetine
(mantalitesine) çok büyük ölçüde bağlıdır. Örneğin dünyanın satranç
şampiyonları genelde Yahudilerdir (ikisi Ermenidir ve biri Yahudi-Ermeni
karışığı). Temel bilimlerin ve yeni teknolojilerin % 90’nı üretenler
Avrupalıların, Yahudilerin ve Japonların olması da anlaşılmaz bir şey
değildir. Son yüzyıllarda bu alanlarda en zeki insanlar bunların içinden
çıkması da şaşırtıcı değil. Örneğin Newton’un ve Einstein in bu dünyada işe
yarayan zekâları herkesinkinden fazla olmuştur. Ama babaannemin diğer dünyada
işe yarayacağı zekası onların bu zekalarından da fazla olabilir. Biz ise
burada Dr. Faruk Saleem gibi bu dünyada ve temel (fen) bilimleri ve
yeni teknolojiler üretimi için işe yarayan zekanı ve başarıları
tartışmaktayız. Doğa bilimlerinden en gelişmişi
fiziktir. Sonra sırası ile kimya ve biyoloji geliyorlar. Her bir
bilim dalında ne kadar matematik varsa, kesinlikle bir o kadar da gerçek
vardır. İmmanuel Kant (1724–1804) Kant’ın bu fikri şimdi de geçerlidir, ama Einstein’ın
söylediklerini göz önünde bulundurmak şartı ile. Matematikçi istediğini
söyleyebilir, ama fizikçi
biraz olsun aklı başında olmalıdır. Josiah
Gibbs (1839–1903) Gerçek deneylerle test edilenlerdir. Albert Einstein (1879–1955) Böylece
doğa kanunları matematiksel formüllerle ifade olunmalı ve deney (gözlem) ile
test edilmeliler, yoksa onlar doğa bilimleri ile ilişkilerini kaybederler. Bu
kriterleri de fizik en fazla ödediği (temin ettiği) için doğa bilimleri
içinde en gelişmişi fizik sayılır. Ama bu fiziğin en önemli doğa bilimi
olduğu anlamına gelmez. Fiziğin de en fazla gelişmiş olması onun yeni
teknolojiler üretiminde en büyük rol almasını temin ediyor. Matematik ise
temel (fen) bilimidir, ama o doğa bilimi değil, ama doğa bilimlerinin
aracıdır. Hayvanlarında vektör ve skaler
niceliklerin olduklarını bilmelerini yukarıda hatırlattık. Şimdi maymunların
ve papağanların ezberci-matematik bilgilerine bağlı örneklere bakalım: Maymunlar
ve üniversite örgencileri bilgisayar ekranında gördükleri 1’den 8’e kadar
rakamların her hangisini görünmesinden hemen sonra uygun klavyeyi en çabuk
basmakta yarışmışlar. Maymunlar bu işte daha becerikli olmuşlar. Farklı
geometrik figürler şeklinde olan 6-7 cisim papağan karşısına koyulur. Ayni
figürler şeklinde ve boyutlarda duvarda girintili yerler yapılmıştır. Papağan
hiç yanlışlık yapmadan yerdeki figürleri hemen duvardaki yerlerine
yerleştiriyor. Diğer bir denemede üniversite öğrencilerine ve papağana biri
birine geçirilmiş eğik halkalar verilir. Topolojisi basit olmayan bu
halkaları biri birinden ayırmakta papağan daha başarılı oluyor. Üçkâğıtçıların
bardakları masa üstünde kaydırması oyununda papağanı kandırmaları imkânsızdır,
çünkü izlediği eşyanın hareketini çok büyük hızla izleyebilir. Böylece bizim
eğitim sisteminin çocuklara kazandırmak amaçladığı hız ve hafızanın bazı
yönlerinin hayvanlarda çok gelişmiş olduğunu görüyoruz. Bilgisayar devrinde doğa bilimleri ve yeni teknoloji üretenler için
çok güçlü hafızaya ve büyük hacımda bilgiyi kafasında tutmak gibi bir
yeteneğe pek ihtiyaç yoktur. Çok daha önemli olan, hiç kiminse yapamadığı
yüksek seviyede deney (gözlem) yapabilmek, çok küçük hatalarla yeni bilgilere
ulaşmak ve daha da önemlisi yeni bilgileri diğerleri ile bir araya getirerek
genelleştirmeler yapabilmek ve son olarak, matematiğe dayanan yeni teoriler
kurabilmektir. Çok zor anlaşılan ve birinin
diğeriyle hiç bir bağlantısı gözükmeyen olaylar arasında ortak
temel yanlar görmek ne kadar
güzel bir duygudur. Albert
Einstein (1879–1955) Toplumların damak tatları
(örneğin birileri inek eti, diğerleri köpek eti ve böcek yemekten
hoşlanırlar), kulak zevki (örneğin davul veya senfoni orkestrası dinlemek)
görüntü güzelliği (örneğin dansözlere veya en önemli matematik formüllerine
bakmak) çok farklıdırlar. Birleri doğayı anlamak için fedakârlık yaparken,
diğerleri ise mal varlığını artırmak için ellerinden geleni yapar. Böyle
olduğundan farklı ülkelerin profesörleri de çok farklı bilimsel seviyelere
ulaşırlar. Bize benzer
ülkelerde ve dünyanın bütün gelişmemiş ülkelerinde bilim ve bilgi adeta
karıştırılmaktadır. Çok bilgi elde etmek için çok okumak, ezberlemek, gerekli
yöntemleri öğrenmekle bilinen bilgilere benzer bilimsel veriler almak ve
bilinen denklemleri bilinen yöntemlerle çözmek yeterlidir. Bilim yapmak ise bilinmeyen türden
bilgiler elde etmek, farklı bilgileri bir temele oturtarak genelleştirmek,
yeni süreçleri ve yeni olayları anlatmak, yeni çözüm yöntemleri ve yeni tür
denklemler elde etmektir. Örneğin bizim ülkede, gelişmeyen diğer
ülkelerdeki gibi, bilim akademisinden başlayarak hiçbir kurumda bilime
yapılan katkı doğru şekilde değerlendirilmemektedir. Bu da onların bilimle
bilginin farkının ne olduğunun pek bilinmediğinin bir göstergesidir. Genelde bilim adamları dediğimiz
insanlar bütün dünyada bilgi toplar ve bunların büyük çoğunluğu ömrü boyunca
doğrudan bilim yapmazlar. Cihazların gereksiz gürültüleri oldukları gibi
biliminde benzer bir gürültüsü vardır ve bu seviyede çalışan bilim adamı çoktur.
Gelişmiş ülkelerde bilimde boş yere gürültü yapan bilim adamlarını (yayın
sayısından bağımsız olarak) belirleyip uzaklaştırmaktadırlar. Ama gelişmekte
olan ülkelerde bu gürültücüler çok önemli konumlara kolayca gelmektedir ve
kendilerine benzer insanları da üretmektedirler. Keşke yalnızca böyle
olsaydı. Onlar iyi çalışabilen, bilime katkıda bulunacak potansiyeli
olanların çalışmalarını da engellemektedirler. Bilimsel çalışma, bilime katkısı olan sonuç içermelidir. Bunun içinde
çalışmanın temelinde ya öncekilere benzemeyen yeni veri, ya da yeni bir
önemli fikir olmalıdır. Bunlar yok ise, bilimsel çalışmalarda kullanılan
veriler veya matematiksel hesaplamalar bilime yenilik getiren sonuçlar
içeremezler. O profesör ile bu profesör arasında babaannem için farkı yok
idi. Gelişmekte olan ülkelerin bilim ve eğitimi yönetenler için de genelde
profesörler arasında bilim ve eğitim açısından pek farkı yoktur. Ama gelişmiş
ülkelerde bilim yapanla bilgi toplayan arasında fark çok fazladır. Bizim eğitimimiz ezberciliğe
dayanmaktadır ve bu durum her tür bilimsel düşünceyi engellemektedir.
Ezbercilik hafızayı güçlendirir, geniş bilgi sahibi olmakta yardımcı olur.
Ama bu sistemde yetişen insanlar genelde, profesör olsalar da bile bilimsel
düşünceleri yeterince gelişemez ve bilgileri güvenli olamaz. Hiçbir zaman
insanın hafızasının basit bilgisayarınki gibi bile kapsamlı, güvenli ve
faydalı olamaz. Hafıza farklı şekilde (görüntü, koku, ses) hayvanlarda da çok
gelişmiştir. Uzun zaman kalıcı olan hafıza bazı malzemelerde de vardır. Bilindiği
gibi gerçek bilgi sahibi olmak ve
bilimsel düşünceyi geliştirmek bizim gibi toplumlarda hiçbir zaman ön plana
çıkmamaktadır. Herkes sadece diploma peşindedir. Diğer yandan biliyoruz ki,
en iyi bilim adamları, matematikte ve fizikteki en büyük buluşlarını 22-26
yaşları arasında yapmışlardır. Örneğin Einstein (1879–1955)
24 yaşında yaptığı çalışması için Nobel ödülü almış ve 25 yaşında yaptığı iş
ile dünyanın en büyük bilim adamı olduğunu ispatlamıştır. Fransız matematikçi
ve astronom Alexis-Clod Clero (18. yüzyıl) Paris Akademisi’nde ilk
bildirisini sunduğunda 12 yaşındaydı. Fizik ve matematik konularında en büyük
işleri yapmış kişilerden bazıları, ilk bilimsel makalelerini 13–14 yaşlarında
yazmışlardır (örneğin Maxwell ve Hamilton).
Adını matematik tarihine yazdıranlar içinde, 21 yaşında düelloda öldürülmüş Evariste
Galois (1811–1832) de vardır. İki yaşında kitap okumaya başlayan ünlü fizikçi
Thomas Young (1902-1984), içlerinde Türkçe ve Arapça da bulunan yaklaşık on
dil biliyordu ve 23 yaşında tıpta doktora yapmıştı. Dirac Paul (1902-1984) ve
Heisenberg Werner (1901–1976) gibi dehalar da böyle genç yaşlarında zirveye
ulaşmışlardır. Son 500 yılda şimdiki gelişmemiş (gelişmekte olan) ülkelerde
bunlar gibi değil, bunlara yakın seviyede bile bilim adamı yetişmemiştir.
Türkiye’de hafızası bunlarınkinden çok daha fazla gelişmiş çok sayıda gençler
bulunurlar, ama bilimsel düşünce gelişmediğinde bu hafızada pek bir işe
yaramamıştır.
Acaba Müslümanların kendi ülkelerindeki sayısı 100 kere,
üniversitelerinin sayısı da 200 kere artmış olsa, gelecek yüz yılda bilim ve
yeni teknoloji üretiminde 12-14 milyon Yahudi’ye ulaşabilirdiler mi?
Kesinlikle hayır. Çünkü onlara ulaşmak için Avrupalıların, Japonların ve
Yahudilerin bilime ve eğitime, bunları üreten insanlara olan saygılarını
kabul etmeleri gerekir. Bu özellik yaşam tarzına dönüşmelidir. Buna ise bizim
ihtiyacımız yok seviyesindedir, çünkü biz böyle daha mutluyuz.
Bilindiği gibi gelişmiş ülkeler (gelişmekte hızla mesafe alan Rusya ve
Cin’de) hızla genetik silahlar üretiyorlar ve onları geliştiriyorlar.
Dünyadaki iklim değişikliği, yakıt ve doğal malzemelerin tükenmesi ve insan
nüfuzunun hızla artmış olması, gelişmiş ülkeleri insanların sayısını belirli
seviyede tutmak ve türlerini değiştirmek fikrine götürmüştür. Bu silahları
üretebilen bazı ülkelerin milletleri için tehlike yaratmadan kullanılması
için 5-10 yıl gibi bir zaman gerekmektedir. Bu zaman içinde gelişmemiş
ülkelerde yaşam koşulları (iklim, ekonomik ve sağlık) daha da kötüleşecektir.
Bilindiği gibi Güzey Amerika’da yaklaşık 450 milyon insandan yaklaşık 350
milyonu ABD ve Kanada’da yaşıyor. Güney Amerikanın nüfuzu yaklaşık 370,
Avrupa’nın (Rusya dahil) 650, Afrika’nın 650 ve Avustralya da 40 milyondur.
Dünyanın yaklaşık 7 milyar nüfuzunun çoğu Asya’da yaşıyor ve bunların çoğu
Evreni yaratan bir Allaha inanmamaktadır. Hıristiyanların yaklaşık 850
milyonu gelişmiş ve diğer kısmı da gelişmesi yaklaşık Türkiye seviyede olan
ülkelerde yaşıyorlar. Dünyadaki nüfusun Allah’a inananlar içindekilerden, çok
kötü durumda yaşayanların çoğu Müslüman ve çok az kısmı Hıristiyanlardır
(Afrikalılar). İyi ki bu dünyada yapılanlar ve yapılacaklar diğer dünyanı ve
cennete gitmek için gereken kuralları etkilemiyor.
Temel bilimler ve yeni teknolojiler üretiminde Müslümanlar diğer
inançlılardan çok geride kalmışlar ve bu süreç hızlanarak devam etmektedir.
Teknolojinin bütün alanlarda gelişmesi ev hayvanlarının bile yaşamını
değiştirmiştir. Onlar yeni tür gıdalar kullanıyorlar, TV de görüntü görüyorlar
ve sesli teknolojiler dinlenen ortamlarda bulunurlar. Dünyanın büyük kısmında
bilimin ve teknolojinin gelişmesi insan sayısının ve insanlar arasındaki
yaşam seviyesinin çok artmasına neden olmuştur. Şimdi cep telefonu
kullananların da, yazında yemek için bir domates bulamayanlarında sayı çok
fazla. Güney Kafkaslarda insanların çoğu 20-100 yıl bundan önce şimdikinden
çok daha iyi beslenirlerdi. Bunlarında dinlerle bağlantısı yoktur. Ama bu ve
diğer olumsuz olayların ve süreçlerin nedeninin temel bilimlerin ve
teknolojilerin gelişmesinin olmadığı bilinmektedir. Tam tersi, yaşamımızın
iyi tarafları bu gelişmelere bağlılar.
Matematik tamamen insan mantığına dayanan bir bilimdir. Mantığı en
fazla geliştiren matematiktir ve en güçlü mantık matematiğe ve teorik fiziğe
büyük katkıda bulunanlarda olmuştur. Doğadaki
gerçekleri en fazla ortaya çıkaranlar ve anlayanlar fizikçiler olmuştur. Mantık
insanların bildiklerine ve düşüncelerine bağlı olduğundan onun ürünleri ne
kadar mükemmel olursa olsun doğadaki gerçekleri ortaya çıkarmayabilir. Bütün
yöneticilerin de ulaştıkları belgelerden ve dinlediklerinden doğru sonuçlara
varmakları ve diğerlerini etkilemekleri için güçlü mantığa ihtiyaçları
vardır. Acaba mantığı ve düşünceni geliştiren temel bilimler okullarda
yalnızca ezberletilirse insanların düşünce kapasiteleri ve güçleri nerelere
ulaşabilir? Bir daha hatırlatalım. Şimdilerde
ülkelerin kalkınmasının %76’sı temel
bilimlerin ve onlara bağlı olan yeni teknolojiler üretiminin gelişmesine
bağlıdır ve yalnız %5 i topraklarının
zenginliklerine! Kalitesiz eğitim ve bilim toplumun
alt kesimlerinde yaşayan insanların ekonomik, sağlık ve genelde yaşamına çok
kötü etkiler yapmaktadır. Diğer yandan böyle durum yüksek kesimlerdeki rahat
ve zengin yaşamına, aşağıdakileri ezmeye ve ezilenlerin gözünde onları
düşünen “büyük” adam olmalarına imkanı yaratıyor.
Türkiye’deki gazeteciler arasında şöyle bir yaygın fikir vardır.
Gazetelerde yayınlanan makalelerin seviyesi buradaki 14 yaşında olan
çocukların ortalama zeka seviyesini aşmamalıdır. Genelde bir makale okurun 2
dakikadan daha fazla zamanını almamalıdır. 2008 yılının yaklaşık 17-18
Ağustosunda öğretim üyesi olan AKP kadın milletvekili TV de ilgimi çeken bir
durumu sanki şöyle anlattı: Politikacılar mitinglerde halka hitap ederken
kullandıkları cümleler 6-8 yaşında çocuğun anlaması şekilde olmalıdır. Bu
benim bazı şeyleri anlamama neden oldu. Örneğin seçimden önce DSP başkanı
diyordu ki biz Cumhurbaşkanını karşılıklı anlaşma ile seçmeliyiz. Başkan bir
kadın ve Meclis dışından olsa iyi olur. Ben böyle cümleleri hiç anlamıyorum,
çünkü 6 ve hatta 14 yaşlı çocukların en zekisinden bile daha bilinçli ve
derin düşünen olabilirim. Ama bende TV de ciddi programları yöneten
kadınların problemleri daha derinden ve objektif incelediklerini biliyorum. Benim
kesin şekilde bildiklerimden biri de şudur. Kesin şekilde olmayan problemleri ve yüzeysel konuşmaları dinleyen
insanlar gerekli seviyeye kadar gelişemezler. Böyle ortamda çok kesin ve
kapsamlı düşünceli kişiler de yetişemezler. Bunlar gelişmiş ülkelerin
insanları için büyük kusurladır. Ama kaliteli eğitim, bilim ve yeni teknoloji
üretimine katkıda bulunmayan toplumlar için, yani inançlardan bağımsız olarak
dünyanın yaklaşık hepsi için, bunların pek bir önemli kusurun olmadığını
söyleyebiliriz. İsterse
bitki, isterse hayvan, isterse insanlar için geçerli olan bir gerçek
bilinmektedir. Devamlı olarak
çalışmayan ve pek ihtiyacı bulunmayan organizma gelişmez. Böyle organizmalar
körelir ve fonksiyonlarını kayıp eder. Çok çalışan organizma ise gelişir ve
bu gelişmeler en fazla gençlik zamanında kendini gösterir. Ben hep
kalkınmanın en önemli temelinden, temel bilimler ve teknolojiler üretimi için
gerekli olan düşünce kapasitesinin olduğunu söylüyorum. Yani konumuz olan ve
Yahudileri (Avrupalıları ve Japonları da) bu kadar güçlü yapan düşünceden
konuşuyorum. Bu milletler ve toplumlar
Rönesans yıllarından beri devamlı olarak kaliteli eğitime ve bilime ihtiyaç
duymuşlar ve bu yöndeki düşüncelerini geliştirmişler. Bizlerde ise doğayı
anlamak, bitkileri ve hayvanları öğrenmek isteği pek olmamıştır. Bizlerde
doğanın felsefesi bile gelişmemiş. Bizler iyi ve kötü eğitim ve bilim
arasındaki farkı görmek duygusu bile pek gelişmemiştir. Bunların da
inançlarla pek bağlantısı yoktur. İnsanlar ne ölçüde inançlarına bağlılarsa
bir o kadar da ideolojilere ve geleneklerine bağlılar. Gelişmiş ülkelerde
insanların bu özelliklere tutkunlukları az olduğundan ibadet ve dua
yaptıkları yerler sayısı, bayraklar, heykeller ve portreler az oluyorlar. Dönelim Dr.
Faruk Saleem’in yazısına. O çok doğru olarak göstermiştir: “Soru: Neden
Yahudiler bu kadar güçlüdür? Cevap: Eğitim (Sorgulayıcı, Araştırıcı,
Yaratıcı). Buna ekleyelim; yapıcı ve toplum düşüncesinin gelişmiş olmasını. Soru:
Neden Müslümanlar bu kadar güçsüzdür? Cevap: “Yanlış Eğitim veya Sıfır Eğitim
(Din Eksenli, Sorgusuz, Araştırmasız, Ezberci.) Sonuç:
İslam dünyası bilgi üretebilecek kapasiteden yoksundur.” Bunlara yapıcı
olmamayı, kıskançlığı, çıkarcılığı,
bilimsel düşünceye ve doğru bilgilere yeterli ihtiyacın olmamasını da eklemek
gerekir. UYARI: Eğitişim Dergisinden yapacağınız her türlü alıntı için kaynak
belirtmeniz ve sayfaya bağlantı vermeniz gerekmektedir. Yazıları bütün
olarak kendi sayfanızda yayımlamanız yasaktır. Ancak, başlık ve bazı
küçük alıntılarla, yazının tanıtımını yapabilir ve "Devamı için TIKLAYIN!" diyerek,
konuklarınızın, ilgili yazımıza yönlendirilmelerini sağlayabilirsiniz. |
|
|
|