|
|
Eğitişim Dergisi E-Eğitim, Bilim ve Sanat Dergisi Haziran 2009. Sayı: 23 ISSN 1307-1785 |
|
|
DARWIN’İ BİTİRDİK, SIRA EINSTEIN’DA MI? Prof. Dr. Oktay Hüseyin (Guseinov) Volkan Kor (Fizik
Öğretmeni) |
|
|
1. Einstein’ın teorisini çürütmek imkânsızdır! Önceki yazılarımızda
Einstein çalışmalarını gelişmemiş herhangi bir ülkede sürdürse neler görüp
karşılaşabileceğini, bizce nedenleriyle açıklamaya çalışmıştık. (www.egitisim.gen.tr/ohuseyin_kor_einstein1.htm www.fizikportali.com/2009/03/kendi-ulkemizde-einstein-i/)
Bu yazılarımızı okuyanlardan biri, internet ortamında rastladığı aşağıdaki
haberi bize iletmiş. Haber şöyleydi: “TÜRK BİLİM ADAMI EINSTEIN'IN TEORİSİNİ
ÇÜRÜTTÜ. Okan Üniversitesi'nin Nükleer Bilimler konusunda uzman, dünyaca ünlü
öğretim üyesi Prof. Dr. Tolga Yarman, uzun süredir üzerinde çalıştığı
teorisiyle Einstein'ın ‘Genel Görecelik Kuramı’na, farklı bir yaklaşım
getirmişti. Konu üzerinde Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Metin
Arık ile birlikte çalışan Yarman'ın tezini, Belarusya Devlet Üniversitesi'nde Prof. Alexander Kholmetskii
yönetiminde yapılan deneyler doğruladı. Prof. Dr. Tolga Yarman, Prof. Dr. Metin Arık ve Prof. Dr. Alexander Kholmetskii, Okan
Üniversitesi'nde 18 Aralık 2008, saat 11:00'de yapacakları basın
toplantısında dünya bilim çevrelerinin dikkatlerini üzerinde toplayan söz
konusu kuramı, ilk kez kamuoyuyla paylaşacaklar.” Aslında bizim bunları
ciddiye almamız mümkün olamaz ama yine de kendimizi bu habere dair bir yazı
yazmaya mecbur hissettik. Sebebi, yukarıda bağlantılarını verdiğimiz
yazılarımızda daha önce açıklanmıştır. Kısaca açıklarsak: İnsanlarımızın
doğru olmayanlara inanarak yanılmalarını istemiyoruz. Pek nadir sesimizin
duyulduğu bilim konularında, bir hocamızın sözlerinin haber olması şüphesiz
heyecan vericidir. Bilim adamlarımızın çok önemli bir teori üzerinde çalışıp,
onda hata ve eksikler bulabilmesi milli gururumuzu okşayabilir. Ancak bu
heyecan ve gurur, bu savı irdelememize ve düşünüp doğruları aramamıza engel
olmamalı. Habere konu olan
makalenin irdelenmesine girmeden önce son bir şeye daha dikkat çekmek
isteriz. Ne yazık ki, yeterince gelişmemiş hemen tüm ülkelerde, göründüğü
kadar sağlıklı olmayan, yaygın bir tür millet sevgisi görülür. Milliyetçiliğin bu biçimde olanı sağlıksızdır, toplumuna
fayda yerine zarar verir; Tedavisi de zordur. Ve yeterince gelişmemiş
ülkelerde eğitim de gereken ciddiyette yapılmadığı, bir başka ortak
noktalarıdır. Maalesef, büyük önem taşıyan bilimsel çalışmalar yapılmadığı
gibi, yüksek vazifelere bilimi en iyi anlayanlar da getirilmez ve görev
verilenlerin çevresi de her yönden kendileriyle tamamen aynı düşüncede
olanlarla çevrilidir. Neticede, kendi ülkemizde de aynı sağlıksızlık vardır.
Ne yazık ki, görüldüğü üzere, birkaç yüzyılın en ünlü bilim adamı sayılan
Einstein’ın en büyük teorisi bile kolayca çürütülebilirken, TUBİTAK bile Darwin’e hak ettiği değeri ondan esirgemektedir. Ama
ülkemizde bilimle ilgili, kendilerini geliştirmek isteyen, meraklı birçok
insanımız da vardır. Biz de öncelik fizik öğretmenlerimizde olmak üzere, tüm
bilime meraklı, öğrenme ve düşüncelerini geliştirme isteğinde olanlara
yardımcı olacağı ümidiyle bu makaleyi yazmaya karar verdik. Yazımızı, tartıştığımız konularda uzman
olmayan ama genel bilim kültürü olan ve iyi derecede lise fiziğini bilenlerin
anlayabileceğini umuyoruz. Hemen kayıt edelim ki
fizik doğa bilimidir; Teorileri deney ve gözlemlerle desteklenir. Gerçek deneylerle test edilenlerdir. Albert
Einstein (1879–1955) Baştan hatırlatalım ki,
Einstein’ın Genel Görelilik Teorisi 90 yıldan bu yana, yaygın şekilde bilinen
(diğerleri herkesçe bilinmemekte)
üç gözlemle (1. Yıldızdan bize gelen ışığın Güneş yakınlarında eğilmesi 2.
Merkür gezegeninin perihelimunun kayması 3. Işığın gravitasyon alanında kırmızıya kayması) doğrulanmış,
ispatlanmıştır. Her bir fizik kanunu ve
teorisinin doğayı yansıtabilmesindeki doğruluk düzeyi; Yapılan deneylerin
hata payına, detay ve kapsamına bağlıdır. Bir doğa bilimi olan fiziğin
yasaları, bu hata payları nedeniyle tam anlamıyla doğa kanunları değildir;
Biraz eksiktir. Kapsam koşulları ve hatalar nedeniyle yüzde yüz doğa
kanunlarıdır, denemezler. Yine de, deney ve gözlem hatalarının zamanla azalması
daha yeni fikir ve deney sonuçlarına yol açar. Bunların da göz önüne
alınmasıyla ve elbette sezgi gücü yardımıyla yeni genelleştirmeler ortaya
çıkarılır. Yeni teori ve kanunlar bu sayede oluşur, gelişir, ilerler; Doğanın
“gerçek” yasalarına daha fazla “uyum” gösterirler. Anlattığımız gibi gelişen
teori ve yasalar, kendinden öncekileri de kapsarlar. Yeni olanlar, eskiden
bilinen teorilerin kullanış çerçevelerini de kesin şekilde belirler ve yeni
öngörmelere yol açarlar. Böylece yeni teorinin kullanış çerçevesi eskisinden
daha geniş ve belirgin de olur. Eski teori ise, yeni teorinin özel bir durumu
gibi kalır. Örneğin Einstein fiziği Newton fiziğini ve kuantum fiziği klasik
fiziği kapsamaktadırlar. Bilimsel çalışmalarda yeni teoriler eski teorileri çürütmez.
Çünkü onlar, deney ve gözlemlerle desteklenmişlerdir. Böylesi durumlarda
çürütmek sözcüğünü kullanmak bilim dışıdır ve yetersiz eğitimden kaynaklanır.
Elbette bu, sözü kullananın hatasıdır. Mesela, bilim açısından Darwin’in teorisi de çürütülemez. Evrendeki canlı (insan dahil) ve cansız her nesnenin evrimleşmesini,
ortak özelliklerini herkesin bilmesi gereklidir. Yani, sözkonusu
çalışmaların Einstein’in teorisini çürüttüğü tabiri
hatadır. Gelişmekte olan ülkelerde
Einstein’ın durumu konusunun bizi ilgilendirmesi, yazının başında
gösterdiğimiz yazılarımızı yazmamıza vesile oldu. Bu konuyu seçmemiz ise,
fizik eğitimine katkı sağlama arzumuzun araştırmalarımızı yönlendirmesidir.
Bu süreçte de, Einstein’ın teorisinin çürütüldüğünü savunan Türkçe bir yazıyla karşılaştık. Bu konuyla başka
ilgilenenlerin de böylesi yazılara ulaşabileceklerini düşünerek (böyle
yanlışlıklar içeren yazılara internet ve dergi ortamında, TUBİTAK yayınları
dahil, sıkça karşılaşılmaktadır) doğru bilgilerden kolayca uzaklaşıp yanlışlara
düşmelerine engel olmak istedik. Bu yazıda, yanlış bilgi
ve yetersizlikleri örneklendirmek ve yanlışları ortadan kaldırıp, okurlara
yardımcı olmak maksadıyla: “BİZİM DÜNYAMIZ'DAN, KÂİNATIN
MATEMATİK TASVİRİNE AÇILAN YENİ BİR PENCERE..., Prof. Dr. Tolga
Yarman, Okan Üniversitesi,
8 - 9 Eylül 2007, Akdeniz Üniversitesi” yazısından alıntılar yapacağız.
Sayın Prof. Dr. Yarman’ın
bu yazısı şöyle başlıyor: “Einstein'ın Genel Görecelik sonuçlarına, onun
izlediğinden bambaşka bir yoldan ulaşmak, mümkün... Buna göre, onun ilave
olarak vazettiği, ‘ivmenin etkisi’ ile, ‘yerçekiminin etkisinin’ aynı
olduğuna dair, varsayımı, kullanmanın gerekmediği bir yana, salt
Enerji Korunumu Yasası'nı - Özel Görecelik Kuramı'nın, ‘kütle ve enerji
eşdeğerliğini’ kapsayacak şekilde - işlevsel kılmak, yetiyor. İlk elde beklemediğimiz bu çıkarsama, Genel
Görecelik Kuramı'nı, tamamen gereksiz, hatta geçersiz kılıyor. Daha
önemlisi, Özel Görecelik ve Çağdaş Atom Kuramı'nın bahşettiği,
temel bilgilerimizi değiştirmeksizin, ‘maddeye ve kâinata bakış
tasavvurumuzu’ bambaşka bir dokuya taşıyor. Bu tasavvurda, ‘enerji alış
verişi’ olmadan, ‘etkileşme’ olabiliyor. Etkileşme hızı, ışık hızının ötesine
geçebiliyor, hatta sonsuz olabiliyor.” Sayın Yarman’ın
yukarıdaki ifadelerinden sonra önemli bir hatırlatma ile başlayalım: Ne Isaac
Newton’un (1643–1727) ne de Einstein’ın teorileri yerçekimi
teorileri değildir. Onlar, genel çekim veya gravitasyon
teorileridir. Newton teorisine kütleçekim
de denilebilirse de Einstein’inkine diyemeyiz.
Çünkü Einstein’ın teorisinde kütle haricinde her tür fiziksel alan (enerji)
da gravitasyon (genelçekim)
özelliği taşımaktadır. Öneriyoruz ki, yerçekimi yerine “Dünya çekimi”
tanımını kullanılmalıdır. Öte yandan herhangi bir cisim, bitki veya hayvanın
da tıpkı Dünya gibi çekim özeliği vardır. Durum böyleyken, evrensel çekim
veya gravitasyon yerine yerçekimi tabirini
kullanmak hiç bilimsel değildir. Fakat
maalesef Türkçe fizik kitaplarında da bu yanlış terim sıkça kullanılmaktadır. Fizikte büyük bir teori kurulduğu zaman, temeline
biri diğerinden tamamen bağımsız postulatlar (matematikte aksiyomlar)
koyulmaktadır. Özel Görelilik Teorisi’nin temeline de iki postulat
koyulmuştur. Bunlardan biri Galilei
Gelileo’nun (1564–1642) yeniden düzenlenerek
yazılan görelilik
prensibi, diğeri ise ışığın(elektromanyetik dalganın) boşluktaki hızının
evrensel bir sabit ve bu hızın bütün etkileşmelerin hızları için limit değer
olmasıdır. Özel Görelilik Teorisi, bildiğimiz dört temel etkileşmeden (baryon, elektromanyetik, zayıf ve gravitasyon)
hiçbiriyle doğrudan bağlı değildir. O, bütün olay ve süreçlerin oluştuğu uzay ve zamanın birbirinden
bağımsız değil; Aksine, fiziksel olarak bağlı olduklarını ortaya koyan
teoridir. Okul fiziğinden bildiğimiz gibi; Evangelista Torricelli’nin (1608-1647) deneylerinde, farklı şekil ve kütleleri olan cisimler boşlukta aynı ivme ile düşüyordu. Bunun nedenini Newton açıklamıştı. Newton, dinamik ve genel çekim yasalarına dahil olan her iki kütleyi aynı kabul etmişti (me = mg). Diğer bir deyişle Newton, kendi yasaları sonucu ortaya çıkan, eylemsizlik ve gravitasyon kütlelerini eşit olarak almıştı. Yani eylemsizlik ve genel çekim aynı kütlenin özellikleridir. Bu ise, Torricelli’nin deney sonucunu açıklıyordu. Elbette ki, kabul edilmiş
her bir hipotez, deney veya gözlemle de doğrulanmalıdır. Newton’un bu
hipotezini, 1850 yılında deneysel olarak Roland Eotvos (1848–1919) test etmiş ve bu kütlelerin virgülden
sonra sekizinci rakamda farklılaştığını görmüştü. Günümüzde ise, farkın 12 nci basamakta olduğu bilinmektedir. Kütleler farkının bu
kadar küçük olması, deneylerin oldukça duyarlı olmasındandır. Doğal olarak,
Einstein da eylemsizlik ve gravitasyon kütlelerini
eşit kabul etmiştir. Bilinen bu nedenlerle de, okuldaki öğrencilerimiz de
yalnız bir tek kütle kavramı kullanmaktalar. Doğadaki bütün süreç ve
olaylar uzay-zamanda gerçekleştiğine göre, etkileşme teorilerinin de hepsi
uzay-zaman ilişkilerini doğru anlatan Özel Görelilik Teorisi’ne oturtulması
gerekir. Genel Görelilik Teorisi ise tarihsel bir addır. Gerçekte o, Özel
Görelilik Teorisi’ni temeline alan Genel Çekim Teorisi’dir. Zaten Einstein’ın
da amacı bu olduğundan (yani
Newton’un Genel Çekim Teorisi’ni kendi relativistik
temeline oturtmak), Özel
Görelilik Teorisi’nin iki postulatına, genel çekim alanının temel özelliğini
yansıtan postulatları eklemek istemişti ve öyle de yaptı. Hatırlatalım ki en
önemli ve güzel teoriler mümkün olduğunca az, ama çok önemli ve birbiriyle
çelişmeyen postulatlar(aksiyomlar) üzerinde
kurulmaktadır. Dünya ve diğer cisimlerin
gravitasyon alanları ne homojen ne izotroptur. Deneylerin büyük çoğunluğu Dünya’nın çekim
alanının çok az değiştiği kısa mesafelerde ve yerin çok yakınlarda
yapıldıkları için, serbest düşen ve eğik düzlem üzerinde hareket eden bütün
cisimler, yatayla arasındaki açıya bağlı olarak, ivmeler kazanırlar. Eğik
düzlem ile yatay arasındaki açı 900 olduğunda cisimlerin kazandığı
ivmenin büyüklüğü, yeryüzüne çok yakın bölgedeki serbest düşme ivmesi (g)
değerine eşit olur; Elbette sürtünmenin etkilerini dikkate almazsak. Böylesi
kısa mesafelerde deney(gözlem)
yapılan yerde bu ivmenin hem yönü, hem büyüklüğü sabittir. Bu nedenlerle,
böyle küçük mesafelerde çekim alanı homojen ve izotrop
kabul edilebilir. Deneyler de, izotrop ve homojen gravitasyon alanının, sabit ivmeli koordinat sistemi ile
eşdeğer olduğunu kanıtlamaktadır. Einstein, farklı ama sabit ivmelerle
hareket eden asansörleri kullanarak, bu bildiğimiz eşdeğerliği anlatırdı. Bu
eşdeğerlik yalnız gravitasyon alanı için geçerli
olduğu için Einstein bunu kendi genel çekim(relativistik
genel çekim) teorisinin temeline üçüncü postulat olarak koymuştu. Görüyoruz ki, yazarın
yukarıda ifade ettiği: “ ...‘ivmenin etkisi’
ile, ‘yerçekiminin etkisinin’ aynı olduğuna dair varsayımı
kullanmanın gerekmediği bir yana...” şeklinde bir fikri Einstein hiç
kullanmamıştır. O, Dünya’nın ve diğer cisimlerin gravitasyon
alanının, onun herhangi çok küçük bölgesinde homojen ve izotrop
alan etkisinin, sabit ivmenin etkisi ile eşdeğer olduğunu ileri sürmüş ve
bunu yaparken deney sonuçlarına dayanmıştı. Şu alıntı ile devam edelim: “Einstein'ın Genel
Görecelik sonuçlarına, ulaşmak için salt Enerji Korunumu Yasası'nı - Özel
Görecelik Kuramı'nın, ‘kütle ve enerji eşdeğerliğini’ kapsayacak şekilde
- işlevsel kılmak, yetiyor.” Görüyoruz ki yazar Özel Görelilik Teorisi’ne
hiçbir şey eklemeden Einstein’ın relativistik genel
çekim teorisinin sonuçlarına ulaşmak
istemiştir. Bu ise mümkün değildir. Özel Görelilik Teorisi’ne(onun
postulatlarına) yeni bir şey eklemeden yeni herhangi sonuca ulaşmak bilimde
görülmez; Bilimsel değildir. Klasik fiziğe yeni fikirler eklemeden kuantum
fiziğine ulaşmanın mümkün olmadığı gibi... Enerjinin korunumu yasası Newton fiziğinden bilinmektedir ve düz Öklid (Euclid M.Ö. 325-265) - Herman Minkowski (1864–1909) uzayında zamanın homojenliğine bağlıdır. Ama eskiden enerjinin korunumu yasasına deneysel olarak ulaşabilmişlerdi. Özel Görelilik Teorisi’nde(ışık hızına yakın hızlarda) ise dört boyutlu momentum korunur. Enerji bu momentumun bileşenlerinden yalnızca biridir. Bu nedenle de, “relativistik hızlarda” enerji ve üç boyutlu(okuldan bildiğimiz) momentum birbirinden ayrı korunmazlar. Henri Poincare’nin
(1854–1912) Einstein’den 5 yıl önce yazdığı, E=mc2
ifadesi “kütle ve enerji eşdeğerliğini" yansıtmıyor.
Fotonların her birinin hν kadar
enerjisi vardır ama bu, kütleleri de var demek değildir. Yanlış olarak
çürütülmüş Einstein’ın genel çekim teorisinden biliyoruz ki, her bir foton
“sanki” hν/c2
kadar kütlesi varmış gibi gravitasyon alanı oluşturmaktadır.
Diğer yandan, yalnızca (salt) Özel Görelilik Teorisi çerçevesinde kütle ve
enerji eşdeğerlik kavramı da yoktur. Böylece kütle ve enerji eşdeğerliğini
konuşmaya da yer kalmıyor. Şimdi yazarın: “İlk elde beklemediğimiz
bu çıkarsama, Genel Görecelik Kuramı'nı, tamamen gereksiz, hatta
geçersiz kılıyor…. Bu tasavvurda, ‘enerji alış verişi’ olmadan, ‘etkileşme’
olabiliyor. Etkileşme hızı, ışık hızının ötesine geçebiliyor, hatta
sonsuz olabiliyor.” fikirlerine dönelim. Özel Görelilik Teorisi’nin iki postulatından biri
hiçbir etkileşmenin hızının ışığın boşluktaki hızından fazla olamaz, şeklinde
olduğunu hatırlatmıştık. Yazar bu postulatı kaldırdığından, Özel Görelilik
Teorisi’ni de aradan kaldırmış oluyor. Özel Görelilik Teorisi’nin diğer
postulatını, yani görelilik prensibini kaldırmayan yazar, böylelikle Newton
fiziğine dönmüş oluyor. Böyle olduğunda da, onun Özel Görelilik Teorisi’ni
kullanması gerçekler dışında kalıyor. Yazar, enerji alış verişi ile etkileşmelerin
hızının ışığın boşluktaki hızını aşamaz olduğunu kabul ediyor ama kuantum
fiziğinde kullandığımız sanal parçacıklarla(enerji taşımadan) etkileşmenin
hızını sonsuz denecek kadar büyük olabileceğini de iddia ediyor. Öncelikle,
sanal parçacığı kayıt etmek veya hızını ölçmek imkânsızdır. Bu nedenle de
ölçümler dolayı yollarla gerçekleşmelidir. Şimdi böyle ölçümleri
hatırlatalım. Biliyoruz ki Newton, genel çekim kanununu ve iki noktasal kütlenin etkileşme kuvvetini(potansiyelini) Johannes Kepler’in (1571-1630) yasalarını, matematik sarkacın hareketini ve okyanuslardaki gel-git olayını kullanarak bulmuştu. Doğal olarak her bir deney ve gözlem verilerinde hata payı da vardı. Bu nedenle o, böyle verilere dayanarak iki noktasal kütlenin etkileşme kuvvetinin, bunlar arasındaki mesafenin karesi ile ters orantılı olduğunu kesin şekilde söyleyemezdi. Newton, formülünü yazarken çok güçlü olan sezgisine dayanmıştı. Daha sonraları Charles Coulomb da (1736–1806) yasasını büyük Newton’un yasasına benzer şekilde yazmıştı; Yani doğrudan deney sonuçlarından bulunmayan şekilde. Bu formüllerde uzaklığa
ters kare şeklinde bağlılık, uzayın çok küçük bölgelerinde Öklid uzayı
yaklaşmasının, çok büyük ölçüde
geçerli olmasına bağlıdır. Bu da Karl Gauss’un (1777-1855) vektör alanları
için yazdığı yasaya yansımıştır. Newton
ve Coulomb’un yasalarındaki mesafenin karesi ile
ters orantılılık da, düz uzayda Gauss yasasının geçerli olmasına, iki
noktasal cisim olmalarına dayanır. Böyle uzayda, Newton fiziği
çerçevesinde iki noktasal cisim meselesinin kesin çözümü vardır ve cisimlerin
hareket yörüngeleri kapalı elips şeklindedir. Etkileşme sırasında da enerji
alış verişi gerçekleşmez. Eğer aynı şartlar
çerçevesinde çoklu cisim (örneğin Güneş çevresinde gezegenler) meselesine
geçersek, her bir gezegene diğer gezegenlerin etkisi ile de karşılaşırız. Bu
nedenle gezegenler, bir merkezi cisim potansiyeli şeklindeki alanda hareket
etmezler. Böylesi durumda gezegeni etkileyen potansiyel, kesin olarak
uzaklıkla ters orantılı olmaz (kuvvetle kesin şekilde ters kare kanununa
uymuyor). Elbette ki cismin yörüngesi kapalı olmuyor ve periheliyum noktası sürekli kayıyor. Bilim
adamları bunu 19. yüzyılda biliyorlardı. Yine bilim adamları,
Güneş’e en yakın ve küçük dönme periyodu (0.241 yıl) olan Merkür gezegeninin
yörüngesin kapanmadığını biliyor ve perihelyum
noktasının kaymasını o zamanlar bile çok küçük hatalarla ölçüyordu.
Hesaplamalara göre, diğer gezegenlerin bu kaymaya yaptıkları katkı yılda 532
açı saniyesine eşitti ama gözlenen değer 575 açı saniyesiydi; Yani 43 saniye
daha fazlaydı. Bu fark ise kesinlikle
ölçüm hatalarından kaynaklanmıyordu. Einstein’ın Genel Çekim Teorisi’nde iki noktasal cisim arasındaki çekim kuvvetini,
yaklaşımla Newton’unkine benzer şekilde yazarsak görürüz ki, kuvvet uzaklığın
karesi ile ters orantılı değil, daha hızla artıp azalmaktadır. Çok zayıf
çekim alanı için, Einstein’ın çekim alanı Newton’unkine benzer ama alan
şiddeti artıkça, Einstein teorisindeki kuvvet Newton’un yaklaşımındakinden
daha hızlı artar. Bu artma öyle hızlanır ki, kuvvet belirli bir mesafede (Rg = 2GM/c2 ) sonsuz büyük değer
alır. Son eşitlikte Rg- cismin gravitasyon yarıçapı, M- kütlesi, G- Newton fiziğinden
bildiğimiz genel çekim sabiti ve c- ışığın boşluktaki hızıdır. Böylece, Einstein’ın
teorisinde merkezcil kuvveti yansıtan formülde uzaklığın üstü Newton’daki
gibi 2 değil, daha fazladır ve sabit de değildir. Çok zayıf alanlarda bu üst
ikiye yaklaşır ama çok güçlü alanlarda(mesafe küçüldükte) sürekli daha büyük
değerler alır. Bu bilgiler sayesinde Merkür’ün periheliumunun
fazla kaymasının nedeni bulunmuş oldu. Dahası, Einstein’ın teorisi direkt
olarak fazlalık 43 açı saniyesini vermişti. Biraz daha açık olursak, bu
kaymayın 1/6 lık kısmı etkileşmenin hızının ışık
hızına eşit olmasından ve 5/6 i uzayın Merkür’ün yörüngesine denk gelen bölgedeki
eğikliğinin değerinden(derecesinden) kaynaklanıyordu.
Güneş’le Merkür
arasındaki gravitasyon etkileşmesinde enerji
alışverişi olmamaktadır. Yazar, bu durumda etkileşmenin hızının sonsuz
denecek kadar büyük olabileceğini yazıyor ama etkileşmedeki gecikme bunu
desteklemiyor. Diğer yandan etkileşmenin hızının, az da olsa, ışık hızının
üstünde olmasını da yasaklamıyor. Buna dayanarak yazarın bu noktada kısmen de
olsa haklı olduğu gibi düşünebilir miyiz? Yukarıda hiçbir tür
etkileşmenin hızının ışığın boşluktaki hızını aşamaz olduğunun Özel Görelilik
Teorisi’nin temelinde olduğunu (postulat olarak) hatırlatmıştık. Bu nedenle
etkileşmedeki gecikme onun ürünüdür. Böyle olduğundan, her tür
etkileşmelerdeki gecikme, elektrik alanının potansiyelinde de yer almıştır.
Yani bütün elektromanyetik etkileşmelerde de. Bu teoriye dayanan cihaz ve
kurguların (elektrik, TV, telefon, uydu sistemleri, parçacık
hızlandırıcıları…) çok fazla olduğunu herkes biliyor ama ekleyelim ki,
bunların çalışmasının büyük çoğunda etkileşme enerji alış verişi ile ve az
bir kısmı da enerji alış verişi olmadan gerçekleşiyor. Böyle olduğundan da Belarus’daki deney sonuçlarına inanmak çok zordur. Hemen hatırlatalım ki ışığın boşluktaki
hızından fazla hızla enerji taşınması, çok sayıda insan tarafından neredeyse
yüz yıldır aranıyor ama inandırıcı bir sonuca ulaşılmış da değil. Fizikte (matematikte) bir
niceliğin sonsuz büyük değer almasına tekillik denir. Fizikte böyle
tekillikler çoktur ve Einstein’ın Görelilik Teorisi dışında, her zaman yalnız
bir noktada olurlar. Örneğin Newton’un genel çekim ve Coulomb’un
elektrostatik etkileşmesi formüllerindeki gibi. Ama Einstein teorisinde
tekillik, yarıçapı gravitasyon yarıçapına eşit olan
yüzeyde gerçekleşir. Örneğin Güneş’in bütün kütlesi sıkışarak, yarıçapı 3 km
olan hacmin içine girebilseydi, gravitasyon
yarıçapı 3 km olan karadeliğe dönüşürdü.
Hatırlatalım ki Güneş’in şimdiki
yarıçapı 700000 kilometredir. Fizikçiler genellikle,
bir noktada rastladıkları tekilliği uzaydan kesip atar. Ama karadeliğin kapsadığı kadar büyük bir bölgeyi uzaydan
dışlamak(kesip atmak) mümkün değildir ve bu da çoklarının hoşuna gitmez. Bu
nedenle de bilim adamları tekillik (karadelik)
içermeyen relativistik genel çekim teorileri
kurarlar. Bununla da hep uğraştılar ama hiç kimse Einstein’in
teorisinden daha yararlısını (güzelini) bulamadı. Şimdi kesin olarak
biliyoruz ki, kütleleri Güneş’inkinden en az 7-8 defa büyük yıldızlar,
evrimlerinin sonunda nötron yıldızı ve karadeliğe
dönüşüyorlar. Bu nesneleri de bundan 40 yıl öncesinden başlayarak Zeldovich ve Guseyinov’un
1965-1971 yıllarında teklif ettikleri yöntemlerle, çift X-Ray yıldızları
içinde aramaya başlandılar ve çok
sayıda da bulunabildiler. Diğer yandan teorik olarak 1964 yılından
beri biliniyor ki, nötron yıldızlarının manyetik alanları çok güçlü olmalı
ama karadeliklerin hiç manyetik alanları
olmamalıydı. Bugün, çok iyi bilinmektedir ki nötron yıldızlarının manyetik
alanları olduğundan, kendilerini pulsar ve burster gibi sergiliyorlar. Ve karadeliklerin
hiçbirinin böyle fiziksel özellikleri yoktur. Belirlenmiş karadeliklerin 40 yıla yakındır
gözlemleri de bunlarda pulsar ve burster özelliği ortaya çıkarmamıştır. Bu da Einstein’in
teorisinin sonucu olan gravitasyon yarıçapı
boyutlarında tekilliğin (karadeliklerin) olmasını destekler.
İncelediğimiz
yazıdan görüyoruz ki, yazar Einstein’ın Özel Görelilik Teorisi’nin iki
postulatından birini ve Genel Görelilik Teorisi’nin üç postulatından ikisini
ihmal etmiştir. Büyük hızlarda bile enerjiyi korunan (invariyant)
nicelik olarak ele almış. Böylelikle Einstein’ın Görelilik Teorileri’nin
ikisinden de vazgeçmiş, neredeyse Newton fiziğine dönmüştür. Yazarın E = mc2
ifadesini kullanması ve enerji taşıyan temel parçacıkların(enerji
alışverişi ile gerçekleşen etkileşmelerin) hızının ışığın (elektromanyetik
dalgaların) boşluktaki hızını aşmadığını kabul etmesi, modern fiziğe tam
olarak geçtiği anlamına gelmez. 2. İncelediğimiz
yazıdaki diğer önemli kusurlar İncelediğimiz yazıdaki diğer kusurları aydınlatmak
için alıntılarla kısaca bildirelim. “... ‘Eylemsizlik kütlesi’, cismin ivmeli harekette sergilediği kütle, ‘yerçekimi kütlesi’ ise cismin bir yer çekimi alanında sergilediği kütle, olmaktadır. Örneğin, benim kuramımın sonuçlarına göre, ‘kara delikler’ yoktu.” Kütle eylemsizliği
yalnızca ivmeli hareket sırasında değil, hareketsiz olduğunda da sergiliyor.
Yerçekimi kütlesi kavramı fizikte yoktur. Gözlemler karadeliklerin
olduklarını doğrulamıştır. Tartışma konusu, bu kara deliklerin çekim alanlarının
metrik özelliklerinin tam olarak Einstein denkleminin kesin çözümü olan Roy Kerr’in (1934 - )
bulduğundan farklı olup olmadığıdır. “... Şu var ki, Einstein,
yerçekimi kuramında, enerji korunumu yasasını ihlal ediyor… O kadar ki,
enerji korunumu çerçevesinde düşünülmek gereken ve kendi, Özel Görecelik
Kuramı'nın bir sonucu olan, ‘kütle (m) & enerji (E) eşdeğerliğini’, yani (c, ışığın
boşluktaki hızı olarak), E=mc2 bağıntısını dahi, ihlal
ediyor, oluyor...” Hatırlatalım ki
Einstein’ın genel çekim teorisi bütün evrende geçerlidir ama Özel Görelilik
Teorisi yalnızca evrenin ayrı ayrı noktalarında. Bu
nedenle de dört boyutlu momentum ayrı ayrı çok
küçük bölgelerde kesin şekilde korunur. Buradaki enerjiye bağlı, doğru
olmayan fikirlere yukarıda zaten değinmiştik. “ 2) Bağlı bir cismin
durgun kütlesi ‘bağlanma enerjisi’ kadar azalıyor. (Einstein'a göre, yaklaşık
olarak aynı miktarda, artıyordu.) 3) Bu cismin boyu, her
yönde uzuyor. (Einstein'a göre yalnızca çekim yönünde ve yaklaşık olarak aynı
miktarda olarak, kısalıyordu.) 4) Cismin, iç hareketinin
zaman birimi, yaklaşık olarak Einstein'ın öngördüğü kadar uzuyor. Ama hiç bir
biçimde ‘sonsuz’ olmuyor. Yani ‘kara delik’ olmuyor; yoğun gök cisimlerinde
zaman durmuyor. (Einstein'a göre, işte, tersi oluyordu.)” Einstein’ın teorisini
yakından bilen birisi böyle gerçek dışı şeyler yazmamalıdır. Devam ediyor: “ ii) Gökyüzü ve atom, ayni biçimde yapılanmış olarak
karşımıza geliyor... iii) Bu durumda, atomdaki
nicelenme (kuvantizasyon), gökyüzü için de ortaya
çıkıyor ki, bu doğayı kavrayışımızda, başlı başına bir sıçrama
oluşturuyor...“ Atom ve kuantum fiziğini,
kozmolojiyi bilen biri böyle bilim dışı şeyler yazmamalı. Devam ediyor: “ iv) Tıpkı
atomdaki gibi, ışığa ve maddeye, aynı biçimde bakma olanağı doğuyor...
(Einstein, ışığa ve öteki cisimlere, farklı farklı
bakıyordu... Bu çerçevede, çağdaş atom kuramına, hiç bir zaman
inanmamıştı...) “ Einstein atom ve kuantum
fiziğine en fazla katkıda bulunanlardan biri olmuş, Nobel ödülünü de bu
konudaki katkılarından dolayı almıştır. O, atomlardaki kuantum geçitlerinin
katsayılarını ilk olarak vermiş ve lazerler ışımasını öngörmüştür. Bu yüzden, onun fikri yazarınki ile
bağdaşmıyor. Devam ediyor: “ v)
Elektriksel yükler de, uzayı (tıpkı kütleler gibi) başkalaştırıyor. (Bu
da, doğayı kavrayışımızda, başlı başına bir sıçrama oluşturuyor.) vi) Enerji alış verişi
olmadan, ‘bilgi’ olabiliyor ve iletilebiliyor. Etkileşme bilgisi ayrıca, ışık
hızından çok daha hızlı iletilebilir, oluyor...“ Bu yazılanlar da maalesef
fiziği doğru yansıtmıyor. 3. Kral çıplaktır. Herkes krala görünmez
kıyafetinin üstünde olduğunu söyleyerek onu kandırmıştı. Kandırmalar her
toplumda da olabilir. Ama orada toplum kralın çıplak olduğunu biliyordu; Diğer
bir deyişle gerçekleri herkes biliyordu ve bu da gerçeğin süratle ortaya
çıkmasına neden oldu. Gerçekleri gören toplumlarda gelişme engellenemez.
Gelişmemiş ülkelerde ise toplum her tür masala inanır, kanmaktan hoşlanır ve
çoğunluk da bu durumu destekler. Bu, toplum ve milletlerin mantalitesinden
kaynaklanmaktadır. Gelişmeyi engelleyen mantaliteye sahip toplumlar, hızla
gelişen dünya kültürüne (baskılı şekilde eğitimi, bilimi ve teknolojiyi
kapsayan) değil, milli gelenek ve kültürlerine sıkı sıkıya sarılırlar. Böyle
toplumlar ne kendilerini yönetenlerin, ne de çevrelerinde bulunanların çıplak
kusurlarını ekseri göremezler ve sadece kendileriyle (özellikle iyi
bilmedikleri geçmişleriyle) gurur duyarlar. Günümüzde ekonomik
gelişmenin yaklaşık % 75’i yeni bilim ve teknoloji üretimine bağlıdır.
Yeraltı ve üstü kaynakların bu gelişmedeki payı ise %5 civarındadır. Bu
nedenle de dünyadaki eğitimin, bilimin ve teknolojinin inkişafına yeterli
katkıda bulunan ülkeler ekonomik alanda da çok iyi gelişmiştir. Gelişmiş
ülkelerde önemli görevlere doğru uzmanlar getirilir ve çevrelerinde de fikir
birliğinde olanlar değil, yine geniş ve derin eğitimli, bilim ve
teknolojilere katkıda bulunanlar bulundurulur. Gelişmemiş ülkeler ise her tür
bozguna yol açan ve gelişmeyi engelleyen, aşağıdaki sloganlarla yaşarlar: - Liderler dışında yeri doldurulamayan
birileri yoktur. - Yüksek seviyede uzman olmak kolaydır, insan
olmak zordur. - Önemli görevlere getirilenler için uzmanlık
değil, insanlık ve yöneticilik önemlidir. Böyle sloganlar, toplumu
kendi çıkarları için kullanan kişilerin çok işine yarar. Hatta böyle
sloganlar solcu veya sağcı olmaktan bağımsız olarak, her tür kanunsuzluğa da
yol açarlar. Bizler de bir doğu
toplumu olduğumuzdan, aynı Afrika ve Latin Amerika toplumları (ülkeleri) gibi
gelişmiş eğitim, bilim ve yeni teknolojiler üretimini içermeyen kültürümüzle
gurur duyarız. Böyle ortamda elde ettikleri bilimsel sonuçları ile yaşam
seviyemizi ve tarzını değiştiren (bilimin bütün alanlarında, tarım, tıp ve
teknoloji dahil) en büyük bilim adamlarına bile pek saygımız olmaz. NOT: Bu yazıya cevaben Prof. Dr. Tolga Yarman’ın yazdığı yazı için lütfen tıklayınız. UYARI: Bu yazının tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilse dahi yazının
tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz, başka internet sayfalarında bütün
halinde yayınlanamaz. Ancak alıntılanan yazının bir bölümü, alıntılanan
başlığa aktif link verilerek kullanılabilir. |
|
|
|