|
Eğitişim Dergisi E-Eğitim, Bilim ve Sanat Dergisi Mayıs 2007. Sayı: 15 ISSN 1307-1785 |
|
|
|
FİZİK, MATEMATİĞİN UZANTISI DEĞİLDİR! Prof. Dr. Oktay Hüseyin (Guseinov) |
|
|
Çok zor anlaşılan ve
birinin diğeriyle hiç bir bağlantısı gözükmeyen olaylar arasında ortak temel
yanlar görmek ne kadar güzel bir duygudur.
Albert Einstein (1879 – 1955) Türkiye de “Matematik Dünyası” gibi bir güzel
dergi vardır. Ne yazık ki Fizik alanında nen ki benzer, hiç kötüsünün de
olduğunu bilmiyoruz. Keşke orta öğretim okulları için de bu kalitede dergiler
olsaydı. Bekli de bunun nedeni Türkiye’de matematiğin fizikten çok daha iyi
şekilde gelişmişliğidir. Türkiye de fizikçi gibi iyi tanınanlar bile (Örneğin
Feza Gürsey, Erdal İnönü, Yavuz Nutku, İsmail Hakkı, Namık Kemal Pak ve ünlü
olmayan ama bilime bunların bazılarından az katkıda bulunmayanlar ve ya böyle
kapasitede olanlar.) yüksek seviyede
matematiksel fizikçilerdirler. Dünya çapında iyi fizikçi Asım Barut olmuş.
Kuantum kimyasına büyük katkıda
bulunan ise Oktay Sinanoğlu’dur.
Bu derginin 2006 yılı, sırası ile 1, 2 ve 3
numaralarında, Tosun Terzioğlu’nun
“Gökten bir elma düştü”, Erdal İnönü’nün “Matematik: bilimin kraliçesi,
hizmetkarı ve kızı” ve Ali Nesin’in ”Eğitim üzerine sorular ve bazı kısmi ve
öznel yanıtlar” adlı çok değerli makaleler
yayınlanmışlar. Bizim bu makaleyi yazmak fikrine düşmemizde bu
makalelerin büyük katkısı oldu. Bu üç makalede matematiğin temel bilimlerin
eğitiminde ve üretiminde (gerçekte tüm düşünce tarzının oluşumunda) baskın
olduğu ileli sürülür, açık şekilde altı çizilmese de. Biz bu vurguyu biraz
azaltmak istiyoruz. Matematiğe inanmıyorum. A. Einstein. Matematiğe en
büyük katkıda bulunanlardan Öklid’in (Milattan yaklaşık 300 yıl önce yaşamış) düz uzay
için geçerli olan geometrisi şimdi en geniş şekilde kullanılmaktadır ve
gelecekte de kullanılacak. O geometrisini aşağıdaki postulatlar üzerinde
kurmuştur: 1. İki nokta
bir doğru çizgi ile birleştirilebilir. 2. Belirli
boyutta olan herhangi bir doğru çizgisi aynı yönde istenilen kadar
uzatılabilir. 3. Herhangi bir
noktayı merkez kabul ederek istenilen yarıçaplı çember çizilebilir. 4. Dik açıların
hepsi birbirine eşit olmalıdır. 5. Doğru çizgi
ile aynı düzlemde olan noktadan ona paralel (onunla hiçbir yerde kesişmeyen)
yalnız bir doğru çizgi çizilebilir. Postulatlardan ilk dördü herkes tarafından doğal olarak kabul
ediliyordu. Ama bazı zeki matematikçiler
5. postulata şüphe ile bakıyorlardı. Neden yalnız 1 paralel çizgi? Bu
postulat ilk 4 postulattan bağımsızdır
mı? Eğer bakımsız değilse, o zaman postulat da sayılamaz. 5. ci postulat ilk dördün
sonucudur ise, o teoremdir ve bu teoremi ispat etmek gerekir. Ama
matematik Doğa bilimi değil, mantığa dayanan bilimdir. Böyle olduğundan, Öklidin
5. postulatı, 1-4
postulatların sonucu olsa bile bu geometrinin temelinde mantığı
çelişki yoktur. Mantığı çelişki olmayan bir matematik yapı doğrudur ve kabul
edilmelidir. Bu nedenlerle ve büyük pratik önemi olduğu için, Öklidin geometrisinin her zaman
yaşam hakkı olacak. 5.postulatın üzerinde çok düşünenler ve bazı sonuçlara ulaşabilenler,
Posidoniy (milattan önceki 100 yılda yaşamış), Ptolemey (milattan sonra, 2’ci yüzyılda
yaşamış), Prokl (410 – 485), Nasireddin Tusi (1201–1274), Vallis
(1616–1703), Sacceri (1667– 1733), Johann Lambert (1728–1777), Lejandr
(1752–1833), Farkash Boyai (1775–1856)
ve bazı diğerleri olmuşlar. Ve sonralar Karl Gauss (1777–1855), Nikolay Lobaçevsky (1792-1856),
Farkashın oğlu Yanoş Boyai (1802–1860), Beltpami (1835–1900) Felix
Klein (1849–1925) ve özellikle
Bernhard Rimann’nın (1826–1866)
buluşları sonucu eğri uzaylar geometrileri de kurulmuşlar. Eğriliği eksi olan uzayda (Lobaçevski ve Yanoş Boyai) üçgenin
iç açılarının toplamı 1800’den küçüktür. Rima’nın kurduğu, artı
eğriliyi olan ve daha kapsamlı uzayda üçgenin iç açılarının toplamı 1800’den
büyüktür. Her iki eğri uzayda iki nokta arasındaki en kısa mesafe doğru
boyunca değil. Bilim ve özellikle fizik düşünceleri Dünyada en derin ve
kapsamlı olan, bilime en fazla katkıda bulunan ve bilim düşünce terzini yüz
yıllarca belirleyen Isaac Newton
(1642-1727) ve Albert Einstein (1879-1955) olmuşlar. Fiziğin matematiğin bir uzantısı olmamasını Nertonun ve
Einsteinin işleri ile göstermek istiyoruz. Bu nedenle onların kullandıkları
matematik aracın ortaya çıkmasında büyük katkıda bulunan Cortesius
Rene Descartesi (1596–1650),
Nevtonun 4 yıl sonra, bakımsız olarak differensial ve integral kavramlarını 1673 yılda oluşturan Gotfried
Leibnizi (1646-1716), hatırlatmak gerekir. Einsteinin Özel görelilik ve Genel
görelilik teorilerinin tamamlanmış matematik araçlarını, bu teoriler
basılandan sonra, uygun olarak onun okuldaki öğretmeni Herman Minkovwski
(1864-1909) ve Üniversite öğrencisi yıllarından arkadaşı Marcel Grossman
(1878-1936) olmuşlar. Einstein teorilerini kurduğu zamanlar analitik geometri
vardı ve daha sonralar topolojide gerişti.
Newton fizik yapmasaydı bir ünlü matematikçi gibi (cebire
yaptığı katkıları da hatırlayın) matematik tarihinde kalacaktı. Ama onu
herkesten büyük yapan ve en büyük fizikçi gibi tanıtan doğa ile bağlı
evrensel fikirleridir. Optik, mekanik ve çekim konularında çalışan zaman, o
kendi ürettiği matematik den bile daha basitlerini kullanmıştır. Böylelikle
fiziğe büyük katkılarda bulunmak için yüksek seviye de matematik bilmekten
daha önemlisi, doğadaki olayları daha derinden görmek, gelişmiş sezgiyi
kullanarak süreçleri ve olayları doğru
şekilde yorumlamak ve kapsamlı teoriler kurmaktır. Fizik deneysel bilimdir.
Burada alınan sonuçların insan mantığına uymasından ve iç çelişkenin
olmamasından (matematikteki gibi) daha
önemlisi deneyler ve gözlemler ile uyum saklamalarıdır. Şimdi okura bazı tarihi bilgileri hatırlatalım. Fizik
kinematik ile başlar. Önce yer değişme, zaman ölçümü, hız ve sonra ise ivme kavramları geliyor.
Bu kavramları ilk olarak kullanmak isteyen ve uygun deney yapan Galileo
Galilei (1564–1642) olduğundan,
ilk fizikçi o sayılır. Yukarıda matematiğin çok daha
önceden bilim şeklini aldığını gördük. Ama tüm bilime, görelilik prensibi
gibi çok önemli katkıyı yapan Galileo hız kavramını doğru dürüst ve ivme kavramını demek olar ki hiç
bilmiyordu. Bunun için türev anlayışı ve bu fiziksel niceliklerin nelere
nasıl bağlı olduklarının bilinmesi gerekirdi. Dinamik ise Newton ile
başlıyor. O hız, ivme ve kuvvet kavramlarını kesin şekilde ortaya koymuş.
Doğal olarak o önce bu kavramları düşündü, inceliklerini anladı ve sonra ise
gerekli matematik araç olan diferensiyal ve integrel işlemlerini ortaya
çıkardı. Orta eğitimde tanış olduğumuz Newton’’un kanunları ve onlara
bağlı kavramlar çok sayıda bilim adamları tarafından incelemiş ve farklı
yöntemlerle uygulanmışlar. Newton’un kanunları tüm fiziğin gelişmesinde çok
önemli rol oynamıştır. Okulda anlaşılan sayılan kuvvet ve momentum gibi
kavramlar pek kolay anlaşılmıyor. Türkiye’de basılan okul kitaplarında Newton
kanunları ve bu kavramlar ya yanlış ya da yetersiz anlatılır. Orta okuldaki
matematik kavramları doğru şekilde anlamayan matematikçi öğretim üyesini bulmak
ne kadar zor ise, fiziktekileri anlayanları bulmak da bir o kadar zora
benziyor. Kitaplardaki yanlış anlatımı ve ÖSS sınav sorularındaki büyük
kusurları başka tür anlamak nasıl
olur. Bu da fiziğin matematik in uzantısı olmadığını ve bizde fizik eğitiminin
ve biliminin matematik dekinden çok kötü durumda olduğunu gösterir. Dünya
çekimine yer çekimi ve çekime, kütle çekim demek doğru değil. Kütle çekimden
daha doğrusu enerji çekimdir. Newton 1665-1666 yıla kadar matematik ve mekanikte önemli
işler görmüştü ve bu yıllarda calculus, optik ve bizi özellikle ilgilendiren
çekim kanununa doğru ilerliyordu. Burada hatırlatmak gerekir ki Newton Johannes Kepler’in (1571-1630) gezegenlerin
yörüngeleri için bulduğu üç kanunu biliyordu ve kullanmıştı. Ama bu o demek
değil ki Newton bu kanunları bilmeden amacına ulaşamazdı. Kepler hata payları büyük olan astronomik gözlemleri
kullanarak doğru kanunlara ulaşmıştı. Ama bu kanunların doğru olduğunu
gösteren ne deneyler ve daha da önemlisi
düşünceler (kaba teoriler bile demiyorum) vardır. Diğer yandan Kepler bir sürü bilimle ilişkisi olmayan, milattan önceki
felsefi fikirlere dayanan ve astroloji uydurmalar kullanılan sonuçlar ireli
sürürdü. Ama Kepler böyle yanlış fikirler içinde uğraş yaparak dünya görüşü
için çok önemli olan, çember şeklinde yörüngelerden elips şekilde olanlara
geçit yaptı. Bu bekle de Nicholas
Copernicusun (1473-1543) devrimi kader zor düşünce değişimi gerektirirdi. Kepler deniz sularındaki
git-gel olayını Ayın hareketine bağlıyordu. Git-gel olayının tarihi çok uzundur. Makedonyalı İskender’in
(M.Ö. 356-323) öğretmeni olan Lui
Aristotle (M.Ö. 384-3229), deyinenlere göre doğanı ve özelliklede hayvan
alemini öğrenmek içim yaklaşık bin kişini İskenderin yürüyüşlerine katmıştı.
Onlar Hind okyanusunda bir günde iki defa oluşan çok yüksek git-gel
olaylarını görmüşler. Ak denizde bu olay çok daha zayıf şekilde oluştuğundan,
buradaki insanlar onu önceden belirlememişlerdir. Bu gözlemlerden sonra çok
insan gel-git olayını anlatmak islemiş, ama
olayın Ay ile ve daha az değerlerde
Güneşle bağlı olduğunu becermemişler.
Yerdeki her şeyin Dünyanın üzerine düştüğü gibi, git-gel da insanlar bildikleri ve en çok düşündüren
olaydı. Ama git- gel daha ilginç idi,
çünkü bu olayın Ay ile bağlı olduğu İmparator Sezara (M.Ö. 100-44, Julius Caesar) belli idi. Ama çekim
kanunun bulunması için, şeylerin yere düşmesi okyanus ve denizlerinki
suların Ay yönünde çekilmesi gibi büyük ilgi ve önem taşıması Dünyanın
küresel şekilde olması anlaşılandan sonra başladı. Gerçek, deneylerle test edilenlerdir. Albert Einstein Galileo Galiley Kepler
ile mektuplaşan biri idi. Ama o ne
Kepler’in kanunlarına, ne de git-gel olayın Ay ile bağlı olduğuna
inanmıyordu, çünkü bu olayın anlatılması da ilahi küvetlere ve direkt olarak
Ayın sular üzerindeki ilahi etkisine dayanırdı. Unutmamak gerekir ki
matematiksel şekle döküle bilmeyen en deha görünen fikirler bile, gerçek
olmayan fikirlere dayanarak farklı şekilde yorumlana bilirler. Kesin şekilde
ispatlanmayan ve farklı yorumlara açık olan deha fikirler bile inandırıcı
olmazlar. Örneğin Plutarh (45-120, Mestrus Plutarchus) şöyle bir fikir
söylemiş: “Ayın hareket kuvveti bir azalsaydı, o yere taş gibi düşerdi.” Eski
Yunan devrinden sonra bilimsel düşünce üretim merkezi Avrupa’nın güzeyine
kaymıştı. İskoçyalı John Scottus Eriugena (800-877) yazıyordu: “
Yerden uzaklaştıkça ağır cisimler hafifleşirler.” Roger Bacan (1214-1294)
cisimlerin yere düşmesini, Dünyanın küre şeklinde olduğu bilinmeden önce,
yerin merkezi yönünde ki çekim kuvveti ile anlatırdı. Çekim kuvveti olarak
çok zaman mıknatısa benzer kuvvetlerle anlatırlardı. Kepler çekim kuvvetinin
yalnız hareketsiz cisimler arasında oluştuğunu söylüyordu. Ama gerçek, inandırıcı ve kalıcı deha
fikirler sayılara döküle bilmeliler ve bunu da Newton yaptı. Doğadaki olayların ve süreçlerin nedenini öğrenmek için
deneylerin ve gözlemlerin yapılmasının gerekli olduğunu iyi şekilde ortaya
koyan Galiley olmuştu. Galiley ilk teleskopu (çapı
Kütlesi m olan küre, kürenin yarıçapı R den
çok uzun olan ( l >> R
) ipte asılı duruyor olduğunu
düşünelim. Burada ipin kütlesi m den çok az olduğundan ihmal edilir. Böyle durumda
ağır kürenin nasıl salınım yaptığını öğrenirsek, o zaman kürenin çapını göz ardı ederiz ve
onu maddesel nokta olarak kabul ederiz.
Bu basit kurguya
matematik sarkaç (basit
rakkas) diyoruz. Matematik sarkacın
salınım periyodu yalnız sarkacın ipinin uzunluğuna ve Dünyada
deneyin yapıldığı yerdeki çekim kuvvetinin serbest cisme kazandırdığı ivmenin
(g) büyüklüğüne bağlıdır. (Ortalama olarak yer yüzeyinde g = 9.8 m/s2 ). Bu bir yaklaşım,
bir modeldir ve kütle-çekim teorisinin geniş şekilde uygulandığı
alan için önemli olan bir
modeldir. Kürenin asıldığı ipin
kütlesi büyük ise ve l >> R
koşulu sağlanmıyor ise, böyle
sarkaç fiziksel sarkaç
olur ve onun salının periyodu bu tür basit olmuyor.
Galiley
matematik sarkaçların periyodunun onun yalnızca uzunluğuna bağlı
olduğunu kesin şekilde bulmuştu. O zamanlar doğru çalışan saat yoktu, ama çok
sayıda periyodun oluşmasına gereken zamanı, periyot sayısına bölmekle hata
payını azaltman olurdu. Galiley genç olduğundan kalbi ritmik vururdu, o da
diğer saatleri kullanmıyordu. Aynı uzunlukta, ama farkı ağırlıkta olan
sarkaçların hız değişimlerinin aynı olmasını ve aynı yolu aynı zamanlarda
gittiklerini Galiley bulmuştu. Bu Newton’un dilinde, farklı kütleleri olan
cisimlerin, aynı çekim alanında aynı
ivmeli hareket ettiklerini gösterirdi. Buda ivmede yalnızca Dünyadan
kaynaklanırdı. Görüyoruz ki o zaman serbest cismin hareketinin değişiminin
(halem kesin şekilde ivme kavramı yoktur) direkt olarak Dünya ile bağlı
olduğunu biliyordular, ama ortada kütlenin önemi hiç yoktur.
Böylelikle Galiley ivme kavramını kesin
şekilde bilmese de, Dünyadaki serbest cisimlerin hareketlerinin benzer olarak
değişmesin de Dünyanın önemini biliyordu. Hareketteki bu değişimi bir
kuvvetin etkisi sonucu olduğunu
biliyordu ve kuvvetin yerden uzaklaştıkça zayıflaya bileceğini de bilmesi gerekirdi. Ama Güneş, gezegenler,
dünya ve Ay arasında bir etki kuvvetinin olduğunu ve bu etkinin sonucunda
gezegenlerin hareketlerin de benzerliklerin (Kepler buldukları) olduklarına
inanmıyordu. Mıknatısların birinin diğerine etkisinin
doğası bilinmese de, insanlar onların arasındaki kuvvetin aralarındaki uzaklığa bağlı olduğunu biliyorlardı. Bu
nedenle de doğası bilinmeyen, ama cisimler arasındaki (özellikle Dünya ve
üzerindeki cisimler) kuvvetin onlar arasında ki mesafenin artması zaman (burada dinamik süreç
düşünülmüyor) azalması fikrin oluşması çok doğaldır. Ama insanlar alıştıkları
gibi düşünüyorlar. Yukarıda gördük ki Hindistanlılar git- gel olayını
görüyorlardı ama bilimsel düşünce alışkanlıkları olmadığından gördüklerini bile anlamak gayreti bekle de
yapmamışlar. İlgi alanları dar olar toplumlarda bilimsel düşünce gelişmez ve
düşünemeyen insan pek görmez. O zamanlar tüm cisimlere bağlı olduğu
anlaşılan çekim küveti yönünde en büyük ilk atımı İngiliz fizikçisi ve
kimyacısı olan Robert Hooke (1636-1703) attı. O Newton’dan 7 yaş önce
doğmuştu ve genelde büyük bilim adamları gibi 20 yaşında iken bilimsel
çalışmalarına ve önemli sonuçlara ulaşmağa başlamıştı. Hook’un deformasyonlarla , yaylı saatlerle bağlı
işleri iyi bilinmektedir Burada hemen hatırlatmak isteriz ki kılcal borularda
sıvının kalkması ve yüzey gerilimi anlayışı da Hook’a aitler (1661 yıl). Hook
yeni tür sarkaçlar, ve teleskop hazırlamış, astronomik gözlemler yapmış ve
çekim alanını sarkaçla ölçülmesini önermiş ve bununla da gravimetrik (farkı
yerlerde serbest düşme ivmesinin en iyi şekilde ölçülmesi imkanını öngörmüş,
1666 yıl). Burada bizim için en önemlisi o ki, Hook 1672 yılda, yani
Newton’dan 7 yıl önce, çekim
kuvvetinin uzaklığın karesi ile ters orantılı olduğunu bulmuş. Bulmuşta, ama
Newton gibi ispat edememiş. Newtonun ürettiği matematik araç ve daha önemlisi
mekanik kanunlar ve doğru kavramlar gerekli idiler. Gerekli bilgileri en iyi
şekilde kullanmağı onu üreten biler.
Galiley yazıyordu: “Evrenle onun dilinde
konuşmak gerekir. Onun dilini bilmeden genel şekilde bekle de anlaya
bilirsin. Ama Evrenin anlatmak istediklerini tercüme edemesin.” Evrenin dili
ise matematiktir. Newton’dan öncekiler Evreni kısman anlıyorlardı, ama o çok
şeyler anladı ve matematik üreterek anladıklarını başkalarına da anlatabildi.
Çünkü matematiğin onun anladıklarını çok kesin şekle de anlamağa ve
diğerlerine inandırıcı şekilde anlatmağa yardım etti.
Newton çekim kanunu bildiğimiz şekilde 1679
bitirdi. Bundan önce ise mekanik adlandırdığımız, ama fizik biliminin bütün
dallarına uzanan, kanunları bulmuştu. Newton ani hız, ivme ve ani ivme,
cismin ivmesinin onun kütlesine ve etki yapan küvete nasıl bağlı olduğunu
(ikinci kanunu) a = F/m (2), daha doğrusu ve kapsamlısı, cismin
momentumunun etki yapan kuvvetle bağlantısını dP/ dt = F (3) Çember boyunca sabit açısal hızla dönen
cisim için aşağıdaki denklemlerin a =
v2 /R = (2π R/ T)2 / R = 4 π2 R /T2 (4) geçerli olduğunu Newton kendi mekaniğinden
biliyordu. Burada v cismin yörünge
boyunca hareketinin çizgisel hızının ortalama değeridir, R yörüngenin
yarıçapı ve T periyottur. Buradan
T =2π (R/a)1/2
(5) Newton bu ifadeni basit sarkaç için
bilinen (1) ile karşılaştırarak uzayda
(her hangi bir gezegenin güneşin çekim alanında) ve yerde (her hangi bir
cismin Dünyanın çekim alanında)
serbest hareket eden (yani çekim küveti dışında bir kuvvet yoksa)
cismin periyodu cismin kütlesine bağlı değil. Newton dinamiğinden biliyoruz
ki noktasal cismin kütlesinden başka
onun hiçbir özelliği hareket denklemlerine girmiyor. Böylece Newton
denklem (1) ki a’nın yer yüzeyine
yakın bölgede serbest düşme ivmesi olduğunu biliyordu.
Newton’a ikinci kanununa göre, gezegenin
Güneşin üzerine serbest düşme ivmesinin büyüklüğü eşittir Güneşin çekme
küveti bölü onun kütlesine a = F/m
(6) Diğer yandan Newton’un üçüncü kanununa (etki-tepki) göre bu kuvvet
Güneşin kütlesi ile de doğru orantılıdır
F ~ M m
(7) Bu kuvvetin iki etkileşen cisimlerin merkezlerini birleştiren doğrusu
üzerinde olduğunu Newton hem üçüncü kanunundan hem de cisimlerin yere düşey
yönde düşmeklerinden biliyordu. Yukarıda tartışılanlardan biliyoruz ki,
cisimler arasındaki mesafe artan zaman
kuvvet azalmalıdır. Hook daha ötesini bulmuştu, kuvvetin uzaklığın
karesi ile ters orantılı olduğunu. Keplerin kanunlarını Newton’un
mekanik kanunları çerçevesinde
incelesek, Tosun Terzioğlu gösterdiği gibi Hook’un haklı olduğu çıkar. Ama
Keplerin incelediği yasalarını Tycho Brahe’nin (1546-1601) gözlemsel
sonuçlarına dayanarak bulmuştur, gözlem verileri de böyle kesin bir bağıntı veremez. Zaten
Güneşe yakın gezegenlere diğerlerinin
etkisi sonucu onların yörüngeleri tam
olarak kapalı değiller. Kepler bulduğu yörüngeler ise kapalılar. Bu da
Keplerin deha olmasını gösterir. Ama Kepler yasalarını bilmede Newton
F ~ M m / Rn (8) kesinlikle yazabilirdi.
Newtonun zamanında gezegenlerin Güneşten
olan uzaklıkları ve dönme periyotları daha kesin bilinirdi. Bunların içinden
gözlemleri daha iyi yapılmış ikisini ya üçünü (Dünya dahil) ele alarak ve
denklem (5) kullanarak gezegenlerin ivmeleri
ve uzaklığa nasıl bağlı olduğu bulunurdu. Böylece gezegenlerin ivmelerinin
onların Güneşten olan uzaklıklarının yaklaşık karesi gibi azaldığını bulurdu.
Newton çekim küvetinin mesafenin karesi ile ters orantılı olduğunu hemen
yazacaktı. Deha insan (8) denklemi
içeren niceliklerin hepsinin üstünü
tam olarak almıştı. Kepler yasaları gözlem sonuçları ile Newton’un çekim
kanunu arasında bir tramplendir.
Newton gibi dehanın tramplenlere ihtiyacı pek yoktur. Charles Colomb
(1736-1806) iki durgun ve noktasal
elektrik yüklerin etkileşme yasasını
1784 yılda bulan zaman Newton’un çekim kanununa benzer şekilde yazmıştı. O
zaman, etkileşmenin yüklerin arasındaki uzaklığa nasıl bağlı olduğunu bulmak
imkanı çok kısıtlı idi ve buda büyük
hatalara neden olurdu.
İki hareketsiz ve noktasal cisim ( elektrik
yükü) için Newton ve Colomb yasalarında
kuvvetlerin uzaklığın karesi ile ters
orantılı olmakları, yaşadığımız
uzayda yaklaşık olarak Öklid’in geometrisinin geçerli olmasıdır. Bu uzayda
fizikten bildiğimiz vektör alanları için Gauss teoremi yazılandan sonra kesin şekilde uzaklığın
karesi ile ters orantılık bilinmiş oldu. Bu da Öklid uzayında kürenin
yüzeyinin onun çapının karesi ile doğru orantılığına bağlıdır. Gerçek Evrende
ve çok güçlü çekim alanlarında Öklid değil, Rimann geometrisi ve Einsteyin
çekim teorisi geçerlidirler. Bu durumda statik ve noktasallık şartlarında
bile, çekim kuvvetini Newtonunkine benzer şekilde yazmak istesek, R üstünün
mutlak değeri her zaman ikiden büyük
olur ve mesafe azaldıkça bu mutlak değer artar ve çekim gücü Karl Schwarzchild
(1873-1916) yarıçapında sonsuz değere
oluşur. Yeni fizik kanunlarının veya prensiplerin
ortaya çıkması için sadece matematik aracı kullanmak yetmez. Önemli derecede
genelleştirmeler yapmak ve yeni
fikirler üretmek gerekir. Diğer yandan
bazı yeni tür deneylerin ve gözlemlerin sonuçları da bu işte yardımcı
olurlar. Hatırlatmak isteriz ki gravimetrik ölçümler için yeni tip cihazlar
değil, duyarlı matematik sarkaç ve Dünyanın yarıçap değerini kullanarak ve
serbest düşme ivmenin değerini aynı enlemde, ama çok farklı yüksekliklerde
ölçerek çekim kuvvesinin uzaklıkta nasıl bağlı olduğunu bulmak imkanı
vardır. Newton’un çekim kanunun
bulunmasında astronomi gözlemlerin
sonuçlarını da bir gravimetri ölçümleri gibi kullanılmıştır. Sonuç belli, deha
Newton Güneş sistemindeki gezegenlerin hareketini ve mekaniğin üçüncü
kanununu kullandı ve bunların ikisini de tüm Evrende ve tüm süreçlerde
geçerli olduğunu kabul etti, yani çok büyük kapsamda genelleştirme yaptı. Her şey olabileceği kadar basit olmalıdır, ama daha basit değil. Albert Einstein
Şimdi ki zamanda biz Joseph-Louis Lagrange
(1736 – 1813) denkleminde Newton potansiyelini kullanırsak Kepler kanunlarını ve onun relyativistik
durum için geçerli olan halini de bulabiliriz. Relyativistik durumda
etkileşmenin hızı Newtondaki gibi sonsuz büyük değil, ışığın boşluktaki
hızına c = 3 1010 cm/s dir. Bu nedenle gezegenin yörünge hızına
bağlı olarak gecikme potansiyeli kullanılır ve yörünge kapalı olmuyor.
Hidrojen atomunun içinde, elektronun
hızlı hareketi sonucu Colomb potansiyelinde ki büyük gecikme, kapalı
yörüngeden çok daha fazla farklı yörüngenin ortaya çıkmasına neden oluyor. Bu
gecikme potansiyeli yörüngenin perihelium noktasının kaymasına neden oluyor.
Noktasal durumlar için geçerli olan statik Newton ve Colomb potansiyellerinin uzaklıkla ters orantılı
olması şartı, toplan enerjisi eksi olan parçacığın yörüngesinin kapalı olmasına
getirin. Noktasallık, etkileşen cisimlerin sayısının iki olması ve hareket
hızlarının çok küçük olması şartları bozulan durumlarda Ne Newton ne de
Colomb kuvvetleri uzaklığın karesi ile ters orantılı olmuyorlar. Gecikmenin
önemini Einstein gösterdi ve bunu eksi enerjisi olan (bağlı olan) elektronun
hareketini için ilk olarak Arnold Sommerfeld (1868-1951) kullanmıştı. Newton
çekim alanında cismin yörüngesinin şeklinin onu enerjisine ve açısal momentine nasıl bağlı
olduğu Lagrange denklemi kullanılan zaman açığa çıkıyor. Görüyoruz ki her göz
önüne alınan yeni fikir yeni çözümlere
getirir.
Merkezi cisim kendi ekseni etrafında
dönüyorsa, yarıçap doğrultusu yönündeki
çekim kuvvetine dik olan yeni bir kuvvette oluşur. Bunu ilk olarak
ortaya çıkaran ve böle durum için Einstein denkleminin kesin çözümünü
bulan Roy Patrick Kerr (1934- ) olmuştur. Teori hiçbir zaman
demez ki bu böyledir. Teori der
ki, bu böyle olabilir. Yalnız deney diyebilir ki bu böyledir. Her bir teorinin geçerli olduğu bir sınır vardır. A. Einstein Bilimde çok
zaman en önemli buluşlar yapılandan sonra diğer bilim adamları bu buluşların
hangi düşüncelere ve metotlara dayanarak ortaya çıktığını menimsiye bilmiyorlar.
Örneğin Newton’un değer verdiyi öğrencisi ve bilim adamı Cots, Newton’un kitaplarını okuyarak ve onunla
fikir alışverişi yaparak Güneşin
Dünyanı çektiğini anlamıştı. Ama Dünyanın Güneşi çekebilmesini anlayamıyordu.
Düşüne biliriz ki Cots çekimin genel olarak her bir kütlenin vazgeçilmez bir
özelliği olduğunu kavraya bilmiyordu. Diğer yandan bu Newton’un etki – tepki
yasasının da, Cots’un yalnızca mekaniksel anlamağının sonucu olmalı.
(Unutmamak gerekir ki Newton etki tepki kanununu mekaniğe dayanarak çıkardıysa
da, onu çok geniş şekilde geçerli olduğunu kavradı ve
karşılıklı etki gibi ele aldı. Bu kanun tekçe mekanik de ve
gravitasiyon alanı için değil, sonradan incelenmiş tüm diğer alanlardaki etkileşmeler içinde geçerli olduğu doğrulandı.) İnsan düşüncesi hem şahsin kendi düşünce
tarzına, hem de bu düşünce
tarzını etkileyen ortama bağlıdır.
İnsanın çevresinde bulunan eşyaları görmesini bile onun düşüncesi yöneltir.
Toplumun düşüncesi gerekli yönde gelişmiyorsa, böyle toplumun eğitime, kültüre,
bilime ve teknolojiye katkıda
bulunması çok zor. Doğal
olarak Newton’un çekim yasasına çok itirazlar olmuştu. Şaşırtıcı değil mi,
evrensel bir yasa çok basit bir formülle verilmiş. Bilim adamları tarafından
bu yasaya karşı son çıkış 1745. yılda baş vermiştir. Unutmamak gerekir ki, dünyanın en büyük fizikçileri, en
önemli bilimsel işlerini çok zaman 22
– 26 yaşları arasında yapmışlardı.
Örneğin Einstein 24 yaşında yaptığı iş için Nobel ödülü almış ve 25 yaşında
yaptığı iş ile Dünyanın en büyük bilim adamı olduğunu göstermiş. Fransız
matematikçi ve astronom Alexis-
Clod Clero (18 yüz yıl) Paris
Akademisinde ilk bildirisini sunanda 12 yaşı vardı. Fizik ve matematik konularında en büyük işler yapmış kişilerden
bazıları, ilk bilimsel makalelerini 13
– 14 yaşlarında yazmışlar (örneğin Maxwell ve
Hamilton). Adını matematik tarihinde
koyup gedenler içinde, 21 yaşında düelloda öldürülmüş Evariste Galois (1811 – 1832 ) vardır. Büyük fizikçisi olan Thomas Young (1773 – 1829) , 2
yaşında kitap okumağa başlamış, 16 yaşında yaklaşık on dil biliyordu,
bunların içinde Türk ve Arap dilerlide
vardı, 23 yaşında tıptan doktora
yapmış. Liseyi 4 yıl yaparak gençlere ne bilgi ne düşünce vermemek nasıl bir
eğitimdir. Devamı da bilimsel imkanları çok kısıtlı olan Üniversitelerde ezbercilikle zaman geçirmek. Ama ben
Türkiye de, lise ve Üniversite örgencileri arasında çok zeki ve bilim arzusu
ile yaşayan örgenciler görmüşüm. Bunlar fizik ve teknoloji alanlarda çok iyi
bilim adamları olabilirlerdi. Hiç olmasa bunların ellerine kaba yanlışlıklar
içermeyen kitaplar verelim. Matematikçi istediğini söyleyebilir, ama fizikçi Biraz olsun aklı
başında olmalıdır. Josiah Gibbs (1839
– 1903) Bunu Fizikle bağlı örneklerle anlatma benin
için, daha iyi olur. 1995 – 1996
yıllarda TUBİTAK Marmara Araştırma Merkezi Uzay Bilimleri Bölümünde
çalışıyordum. Aynı Bölümde elektronik ve plazma fiziğini çok iyi bilen Allex Verti Ukrayna dan gelip – geden
elemanları ve burada ki genç elemanlarla çalışırdı. Ukrayna dan gelenler Türk
tarafını iyice kandırmışlar ve işe yaramayan bir radyo teleskopu bize
satmışlar ve onu çalışan duruma getirmek istiyorlardı. Kendileri iyi uzmanlar
olduklarından diğer işler de yapmağı amaçlıyorlardı.
Teknoloji üretimi ile ilgilenen çok sayıda
insan olduğundan Verti’nin yanına ünlü fizikçilerimiz de gelirlerdi.
Böyle durumlarda ben de gidip
Verti’nin onlara anlatmalarını
dinlerdim. Bu anlatım zamanı bizim ünlüler (TUBA üyeleri) “okey”
ve “I see” dışında bir söz
demezlerdi ve Verti
de basit fizik seviyesinde (lise) onları kandırırdı. Ben Verti’den
sordum, “neden böyle
yapıyorsun?” Cevap yaklaşık şöyle di: “Türkler fizik bilmezler ki”. O
haklı idi. Verti şimdi de Marmara merkezinde çalışır. Uzun yıllardır bölüm
başkanıdır ve bu çok iyi. Bizimkiler ondan çok şey öğrenebilirler, isteseler
tabii. Diğer bir örnek. Nisan 1992 yılında ODTÜ
Fizik Bölümünde çalışmaya başladım ve hemen yılın Eylül ayında Malatya da
Ulusal Astronomi Toplantısına
neytrino astrofiziği üzere
bir saatlik konuşma ile katıldım.
Sovyet alışkanlığı ile, Türkçem kötü de olsa, konferans verenlere bir sürü sorular yöneltmiştim. Bundan iyice rahatsız olanlar oldu. Sonraki
günlerde benim iyi arkadaşım ve çok değerli
(Türkiye de Prof. C.
İbanoğlu’ndan sonra ikinci en iyi
gözlemci saydığım) bilim adamı olan Prof. O. Demircan öğleden önce iki büyük konuşma yaptı. Bu
konuşmaların birinde her zaman rastlaşan küçük anlaşılmazlıklar vardı ve ben onları
tartıştım. İkinci konuşması tamamen yanlış olan, yıldızların ışık merkezine dayanan ve çok
önemli sonuçlara varan bir sunum idi.
Türkiye’deki astrofizikçilerinin çoğu yıldız
fotometrisi üzere çalıştıklarından bu basit yanlışlığı görmeleri lazım idi.
Ama böyle olmadı. Ben bunu görerek durup Prof. Demircan’ın bu yanlış
işine büyük değer verdim. Bunu
gören Prof. A. Alpar da (iyi bilim
adamı olan ama fotometri üzere çalışmayan) Prof. Demircan’ın bu işi çok çabuk
yayınlamasını istedi. Böylelikle herkes benim şakamı yutmuş oldu. Öğlen
yemeğinden önce ben otele gittim ve biraz sonra benim oda arkadaşım Prof.
Demircan odaya geldi. Ben onun işinin tamamen yanlış olduğunu söyledim ve o
hemen anlamış oldu. Zaten kendinin de kuşkuları varmış. O bu konuyu önceden
birileri ile tartışmış olsaydı, kendisi yanlışlığı anlardı. Ertesi gün biz
öğlen yemeyi bitirdik de bizim masaya
Prof. Alpar oturdu ve yine makalenin çabuk basılmasından konuşmağa başladı.
Demircan meselenin farklı olduğunu
söylemeğe başladı. Ben hemen durup
gittim. Böylelikle o zamana
kadar hiç gibin, bu çok önemli olarak sunulan konuşmanın, yanlış olduğundan haberi olmadığını bildim.
Demek ki hiç kimse böyle önemli bir olayı tartışmamış. Zaten en iyi bilim
adamlarımız bile yaptıkları araştırmaların temelinde duran fiziği pek
bilmiyorlar. Lise fiziğini iyi bilen birine halen rastlaşmamışım.
Geleneklerimiz böyledir. Böyle ortamda çok iyi bilim yapılamaz. |
|
|
|