|
Eğitişim Dergisi E-Eğitim, Bilim ve Sanat Dergisi Kasım 2007. Sayı: 17 ISSN 1307-1785 |
|
|
|
BİLİMSEL
DÜŞÜNCE, FİZİK EĞİTİMİ VE FİZİK BİLİMİNE KATKI YAPMA İMKANIMIZ Prof. Dr. Oktay Hüseyin
(Guseinov) |
|
|
Bildiğim
kadar iki şey sonsuzdur (sınırsızdır).
Bunlardan biri Evrendir diğeri ise insanların düşüne bilmelerinde ki fark. Ama Evrenin sonsuz olmasına tam olarak inanmıyorum. Albert Einstein. (1879–1955 )
Bilindiği gibi herhangi bir
alanın (ister bilim, ister kültür, isterse herhangi bir üretim alanı olsun)
gelişmesi ona verilen değere (talep’e) bağlıdır. Avrupalılar ve özellikle
kıtanın kuzeyinde yaşayan halklar kaliteli eğitime ve bilime çok değer
vermektedirler. Bu nedenle de, örneğin 15 milyon nüfusu olan Hollanda’nın,
bilim insanları, Çin’den Avrupa sınırlarına kadar, Asya ve Afrika
halklarından (yaklaşık beş milyar insan) daha fazla fizik Nobel ödülü
almışlardır. 2006 yılındaki altı Nobel ödülünün ise dördünü ABD kazanmıştır
(Temel bilimlere verilenlerin hepsini.) ABD’de de bilimi ve teknolojiyi
geliştirenler genelde Avrupalılar ve Yahudilerdir. Orhan Pamuk’un kazanmış
olduğu Nobel edebiyat ödülünü de gururla hatırlıyoruz. Fizik ve matematik için güçlü ve
geniş soyut düşünce gerekir. Böyle
düşünce de bizlerde, yeteri kadar gelişmemiştir. Bu nedenlerle
de, yalnız bu bilimler değil, temelinde Fizik olan ve Fiziksel
düşünceye çok bağlı olan teknolojiye
de, gereken bir seviyede, katkıda bulunamıyoruz. Matematiği ve fiziği çok iyi
kavrayan çocuklar Türkiye’de var ve
böyle çocuklarla yeteri kadar temaslarda bulunduk. Böyle çocukların temel bilimler yönünde
gelişim temposunun (bilgi toplamak ve ezberlemek değil) önünün Lise ve Üniversite yıllarından başlayarak
tıkandığını düşünüyoruz ve böyle olduğunu da çok sayıda bilenler vardır. Dolayısıyla
bizler genetik bozukluktan
dolayı soyut düşünce konusunda
yetersiz değiliz. Adeta Avrupalılar, Aysallar da (genelde gelişmiş toplumlar
olmayanlarda) bir genetik bozukluğu
arıyorlar ve bu da bizler için hoş bir şey değil. Genelde Türkler ve onların
komşuları olan Müslüman ülkelerin halkları, “Dünya üzerindeki halkların pek
çoğu gibi”, fizik bilimine büyük katkıda (Nobel Ödülü seviyesinde ve daha
fazla düzeyde) bulunmamışlardır. Hıristiyanlar içinde yaşayanlardan ise,
sadece Pakistanlı (Müslüman) bilim insanı; 1979 yılında Fizik Nobel ödülü
almış olan; Abdus Salam’ın (1926–1996) olduğunu
bilmekteyiz. (Bir de kimya üzerine yaptığı çalışmalardan, tek başına Nobel
ödülü almış olan Mısırlı bir bilim insanı vardır). Hayvanlar bildiklerini yalnızca kendi deneyim ve diğerlerinden basit öğrenim yolu ile elde
ediyorlar. İnsanlar bunlara ek
olarak ve daha fazla, bilgilerini okumak, aktif deney yapmak ve bilimsel
düşünce geliştirmek yolunu da kullanırlar. Toplumların gelişme seviyeleri de (ekonomik dahil) ilk
önce onların bilimsel düşüncelerinin ve yaptıkları deneylerin seviyesi ile belirlenir. Bizler fizik dalında bildiklerimizin
çok az kısmını aktif deney yapmak ve bilimsel düşünce geliştirme yolu ile
elde ediyoruz. Ön plana ezbercilik çıkmaktadır. Bunları ben Sovyetlerde
yaşarken da biliyordum. Burada ek olarak kitapların da çok az okunduğunu
gördüm. Ben de bizim çocukları geri zekalı olarak suçlayanları (Bak
örneğin Bilim ve Ütopya dergisi Eylül 2005 yılındaki tartışmalara.
Bizlere geri zekalı doğulular, Sovyetler Ülkesinde yaşayan Hıristiyanlar da
diyorlardı), yanlış düşündükleri için, kınıyorum. Neden? Her hangi bir konuyu tartışıyor
durumunda olan zaman, onun tanıtımını
kesin şekilde belirtmek lazım. Yer yüzünde yaşayan toplumların eğitim ve kültürel düzeyleri çok farklıdırlar. Eğitim ve
kültür anlayışları, bu anlayışların
içerdikleri ve kapsamları da,
toplumdan topluma değişir. Örneğin,
inançların, damak tatları, yemekleri,
müzik duyarlıkları ve müzik
türleri gibi. Her bir toplumun kendine ait eğitimde ve kültürde öncelikleri,
değerleri ve gelenekleri vardır. Böyle olduğundan toplumların ve milletlerin
kültürlerini karşılaştırarak, onların hangisinin daha üstün olduğunu söylemek
kolay değil. Bunlar insan duyguları ile belirlenirler. Bir toplumda, bizim
açımızdan pis olan şeyler yemekte
kullanıyorlarsa ve çok ayıp olanları normal görürlerse, bizler onları
kınayamayız. Onlara geri zekalı deyemeyiz, çünkü zeka kavramını toplumların
gelenekleri açısından değerlendiririz. Amerika da kırmızı derililer
kendilerini oraya gelen Avrupalılardan daha az zekalı saymıyorlardı.
Avustralya’daki yamyamlar da öyle. Farklı toplumlar ve
milletlerin sosyal bilimler, edebiyat
ve müzikteki gelişmede farklara bakarsak Afrika kökenlilerinin Avrupa
kökenlilerden gerilerde kaldığını görüyoruz. Ama bu fark kesinlikle temel
bilimlerdeki kadar büyük değildir. Örneğin Afrika kökenlilerden dünyaca
ünlü şarkçılar, müzisyenler, yazarlar,
kumandanlar ve politikacılar çıkıyor. Ama Amerikada
bile yaşayan Afrika kökenlilerden
tanınan matematikçi veya
fizikçi yoktur. Buda normaldir. Meyvelerin türleri olduğu gibi
insanlarda farklıdırlar. Bu farklılıklar genlerdeki farklılıktan çok daha
fazla toplumların geleneklerine ve değerlerine bağlıdır. Aynı ağacın
meyvesinin dokumlarından oluşan ağaçların ve meyvelerin durumları bunların
bulundukları toprağa, iklime ve bakıma bağlıdır. Bu nedenle gelişmek isteyen
toplumlar geleneklerini ve değerlerini örnek olan ülkelerdekilere benzetmek
yolunda hızla değişmek zorundalar. Temel bilimlerin eğitimi ve
teknoloji kültür, toplumların
gelenekleri ve tarihleri ile bağlı olan değerlerden çok farklılar. Bunlar
evrensel değerlerdirler. Bunlar
ayrı–ayrı milletlerin duyguları ile değil,
kesin kriteriler ile değerlendire
bilinirler. Şimdiki zaman ülkelerin kalkınmasının % 76’sı temel
bilimlerin ve onlara bağlı olan yeni teknolojiler üretiminin gelişmesine
bağlıdır ve yalnız %5 i topraklarının
zenginliklerine. Ezberciliye dayanan ve doğru dürüst bilgi vermeyen eğitim,
dürüstlük, vatanseverlik ve çalışkanlık sosyal bilimlerin ve temel bilimleri
içermeyen genel kültürü geliştirebilir, ama asla bunlara bağlı olan ekonomik
kalkınmanın payını artıramaz. Bu pay da zamanla azalmak zorundadır. Bize
düşünceyi geliştiren eğitim gerekir. Bilim adına boş yere paralar harcayarak
profesör ve makale sayısını artırmak, okul ve üniversite sayısını artırmak
hiç bir şey vermeyecektir. Türkiye’deki gazeteciler arasında
böyle bir yaygın fikir vardır. Gazetelerde yayınlanan makalelerin seviyesi
buradaki 14 yaşında olan çocukların ortalama zeka seviyesini aşmamalıdır. Bir
makale okurun 2 dakikadan daha fazla
zamanını almamalıdır. 17-18 Ağustosta öğretim üyesi olan AKP kadın
milletvekili TV’de ilgimi çeken bir durumu sanki böyle anlattı. Politikacılar
mitinglerde halka hitap ederken kullandıkları cümleler 6 yaşında çocuğun
anlayacağı şekilde olmalıdır. Bu benim bazı şeyleri anlamama neden oldu. Örneğin DSP başkanı
diyor ki “biz Cumhurbaşkanını karşılıklı anlaşma ile seçmeliyiz. Başkan bir
kadın ve Meclis dışından olsa iyi
olur.” Ben böyle cümleleri hiç anlamıyorum, çünkü 6 ve hatta 14 yaşlı
çocukların en zekisinden bile daha bilinçli ve derin düşünen olabilirim.
Benim kesin şekilde bildiklerimden
biri de şudur: Her meseleyi kesin şekilde olmayan ve yüzeysel dinlemeye ve
anlatmağa çalışan insanlar gerekli seviyeye kadar gelişemezler. Böyle ortamda
çok kesin ve kapsamlı düşünceli kişiler de yetişemezler. Diğer bir örnek daha
vereyim. Hepimiz masallar dinlemişiz
ve gökten üç elma düşeceğini biliyoruz. Hıristiyanların da masallarında çok zaman üç sayısı geçiyor.
Ama bir fark vardır. Avrupa’da yaşayanlar elmanın neden düştüğünü de
biliyorlar, ama diğer Hıristiyanların eğitim sistemleri bizimkine
benzediğinden Newton kanunlarını gerekli seviyede bilmiyorlar. Avrupalılar üç
meselesinde de masal çerçevesinin dışına çıkmışlar. 200-300 yıldır biliyorlar
ki farklı süreçlerin (aydınlatılmak istenen olayın) bağlı olduğu bağımsız
değişkenlerin sayısı üçten farklı olabilir. Matematik dilde dersek incelenen
fonksiyon farklı sayıda değişkenlerle belirlenebilir. Bizler düşünce
tarzımızı belirleyen geleneklerimize daha fazla bağlı olduğumuzdan her zaman
anlatmağa çalıştığımız problemin de üç ayağı olduğundan konuşuyoruz. Medya
yardımı ile daha da ötesini biliyoruz. Bu üç ayağı olan problemlerin
çözülmesi için gerekenin yapılacağını duyuyoruz. Ben neden her problemi
yalnız üç faktörün belirlediğini ve gerekenlerin ne olduklarını
anlayamıyorum. Fizik ve matematiğe büyük
katkılarda bulunmak için güçlü ve geniş bir soyut düşünce gerekir. Böyle bir düşünce yapısı ise bizlerde
yeteri kadar gelişmemiştir. Bu nedenle de,
yalnız bu bilimler değil,
temelinde matematik ve fizik olan ve fiziksel düşünceye doğrudan bağlı
olan teknolojilere de, önem arz edecek seviyede katkı da bulunamıyoruz. Oysa
matematiği ve fiziği çok iyi kavrayan çocuklar Türkiye’de de vardır ve böyle
çocuklarla çeşitli şekillerde, yeteri kadar temaslarda bulunduk. Böyle
çocukların temel bilimler yönünden gelişim temposunun önünün lise ve üniversite yıllarından
başlayarak tıkandığını biliyoruz. Dolayısıyla bizler bir genetik bozukluktan
dolayı soyut düşünce konusunda yetersiz değiliz. Ancak Avrupalılar, adeta
Asyalılarda (genelde gelişmiş toplumlar olmayanlarda) bir genetik bozukluğun
olduğunu düşünür hale geldiler; bu ise bizler için hiç hoş bir durum
değildir. (Temel bilimlerde yarı doğru, yarı yanlış bilgi toplamak ve
ezberlemek esas amaç olamaz. Bazı hayvanların da becerebildiği az değil ve
hafızaları da çok güçlüdür.)
Keşke Türkiye’de kaliteli eğitim ve bilim isteyen bir kurumumuz
olsaydı. Keşke sadece okul ve üniversite sayısının artmasının kalite
anlamında bir işe yaramadığını anlayabilseydik. Bizlerle kıyaslandığında,
kaliteye daha fazla önem veren Çin ve Rusya’da okul ve üniversite bizden daha
fazladır. Onlar her yıl uluslar arası fizik ve matematik olimpiyatlarından
galipler çıkarıyorlar ancak bilimin ve teknolojinin gelişmesine Avrupa’nın
kuzeyindeki ülkelerin toplamı kadar katkıda bulunamıyorlar.
Dünyanın büyük bir kısmındaki toplumlar gibi, bizim de eğitimin ve
bilimin nasıl bir şey olduğunu ne kadar anladığımız tartışılır. Biz de
yeterli düzeyde bilimsel tartışmalar olmadığı için, bilimsel düşüncemizin
yeteri kadar gelişmesi ve bilim insanlarının neler yaptığının takip edilmesi
olası değildir. Keşke bilime ve bilim insanına değer vermeyi; TÜBA, TÜBİTAK
ve YÖK gibi kurumlardan hiç olmazsa birisi gerektiği kadar bilseydi. Bu
durumda ülkemizin eğitim ve bilim için ayırmış
olduğu büyük paralar yok yere boşa gitmezdi. Diğer yandan eğitimli iyi bilim
insanlarını ve özellikle, çalışmalarımızda ki ve düşüncelerimizde ki
kusurları gösterenleri sevmiyoruz. Bu
tip şeyler alışkanlıktır, toplum terbiyesidir. Oysa bizim insanlarımız,
özellikle köylerde yaşayan ve üniversite eğitimi almayanlarımız, diğer
toplumların pek çoğundan daha konuksever ve başkalarına yardım etmeyi seven
insanlardır. Ama ne yazık ki, bu insanlarımızın çocuklarının alması için,
fiziği doğru anlatan bir tane bile okul kitabı Türkiye’de yoktur.
Nüfusu oldukça kalabalık olan ülkemizin, yüksek eğitime ve bilime ayırdığı paralar hiç de azımsanacak ölçülerde değildir.
Buna rağmen bu konularda ülkemizin kötü durumda olması bizim bu durumun
üzerine gitmememizden kaynaklanır. Bu derdimizin iyi anlaşılması için bir
örnek verelim. Bu yıl İngiltere’de
basılan, Malcolm Longair’ın yaklaşık
520 sayfa olan, “The new Cosmic
Century. A History of Astrophysics and Cosmology” Cambridge 2006, künyeli kitabını ele alalım. Bu
kitapta, 1900–2000 yılları arasında, kitabın konusu olan alanlarda ve bunlara
bağlı olan konulardaki en önemli bilimsel sonuçlar tartışılmış ve bu
sonuçları ortaya koyanların adı, soyadı ve yaşadığı yıllar verilmiştir. Türk
Cumhuriyetleri kökenliler içinde (Türkiye dahil), bu kitapta yalnızca benim
adım geçmektedir. Oysa ki bu konularda çalışan bazıları TÜBA üyesi dahi olan
bir sürü çalışanlarımız vardır. Bilim ve eğitimle ilgili yukarıda
söz ettiğimiz yetersizlikler, bizlerle iç-içe yaşayan Yahudilerde ve
Ermenilerde çok daha az olduğundan, onlar sayılarının daha az olmasına rağmen
Dünya bilimine ve teknolojilerine bizlerden daha fazla katkıda
bulunmaktadırlar. Örneğin Sovyet bilimine ve tekniğine 1917–1987 yılları
arasında en fazla katkısı olan işleri ve kişileri kapsayan “1917–1987 yılları arasında Sovyet
bilimi ve tekniği. Vakayiname.
Moskova. Nauka Kazan Tatarları içinden bu kitapta
on bir (11) kişinin adı geçmektedir. Elbette onlar da Türk kökenliler ama
Ruslarla, Moskova’ya yakınlıklarından dolayı, iç-içe yaşamaktadırlar.
Yaklaşık bin yıllık etkileşimin sonucunda onlar Temel bilimlere ve
teknolojiye tüm diğer Türklerden daha fazla katkıda bulunmuşlardır. Sovyetler
Birliğinde yaşayan Kazan Tatarlarının sayısı Ermenilerin sayısından 1–2
milyon daha az idi. O zamanlar Sovyetler Birliğinde yaşayan Ermenilerin
sayısı yaklaşık 6–7 milyon civarında idi. Bu örnek de kusurumuzun genetik
olmadığını göstermektedir. Burada biz insanların eğitim, bilim ve kültür
açısından genetik farklarının hiç (veya çok az) olmadığını söylemiyoruz.
Bizim ön plana çıkarmak istediğimiz, toplumların ilgi ve değerleridir.
Bizlerin kaliteli eğitime ve bilime neredeyse hiç değer vermediğimizi,
bunların toplumun ve devlet kurumlarının ilgi alanı dışında kaldığını
üzülerek belirtiyoruz. Unutmamak gerekir ki bilime ve
teknolojiye yapılan katkı toplumların (milletlerin) geleneklerine sıkı sıkıya
bağlıdır. Örneğin bilime en fazla katkıda bulunanlar Yahudiler, teknolojiye
ise Japonlardır. Şimdilerde İngilizler ve Almanlar, kişi başına bilime
yaptıkları katkılarda Yahudilerden, teknolojiye yaptıkları katkılarda ise
Japonlardan sonra gelirler. Avrupa’daki diğer toplumların, hem bilime hem de
teknolojiye olan katkıları İngiltere’den ve Almanya’dan uzaklaştıkça (kuzey
doğrultusu dışında) genel olarak azalır. Fransızlar ise fizikten daha çok
matematiğe katkıda bulunmuşlardır. Bizim insanlarımız da, Dünyanın
geri kalan altı milyar insanı gibi,
gözüyle görebildiği, dokunabildiği, kokusunu alabildiği, genelde elle
tutulabilen somut şeylere değer veriyorlar. Gelişen teknolojinin temelinde
duran bilimle, gözle görünmeyen teknoloji yenilikleriyle ve özellikle soyut
düşünce ile doğrudan olarak pek ilgilenmeyiz. İnsanlarımız Dünyadaki
küreselleşmeye bağlı olan kaçınılmaz süreçlerden (bankaların, fabrikaların,
arazilerin satışlarından, özelleştirilmesinden) rahatsız olmaktadırlar ama
nedense kurumlarımız, topluluklarımız, derneklerimiz eğitimin ve bilimin
iyileştirmesini bu denli düşünmüyorlar. Doğada her zaman daha güçlü olan
bitkiler ve hayvanlar zayıf olanların yaşam koşullarını zorlaştırmışlar ve
bazen de ortadan kaldırmışlardır. Günümüzde ise en büyük güç yeni bilim ve
teknoloji üretimindedir. Sovyetler Birliğindeki insanların
çocuklarının iyi eğitim alması için, kendi yaşamlarından kısarak para
harcamaları yaygın idi. Türkiye’de de insanlar çocuklarına bir üniversite
kazandırmak için çok çaba göstermektedirler, kendilerini ekonomik olarak
zorlamaktadırlar. Ama söz konusu iyi eğitim ve bilim olduğunda, çok zengin
aileler bile para harcamaya yanaşmamaktadırlar. Çocuklarının herhangi bir
üniversiteyi bitirmesi asıl amaç olarak görülmekte, fakat temel bilimler
alanında, ne bilim, ne de düşünce seviyesine pek gerek duyulmamaktadır.
Doktora diplomasının Avrupa’dan veya Amerika’dan para gücüyle alınmasının da pek önemi yoktur,
yeter ki diploma sahibi İngilizceyi iyi bilsin.
Özel kolejler ve üniversiteler, genelde, çocukların keyifli ve farklı
ortamlarda hayat geçirmesi ve iyi İngilizce öğrenmesi için değiller mi? Türkiye’de İngilizce eğitim de çok
tartışılan bir konudur. Bizler Türkçe eğitimi destekliyoruz. Birincisi eşit
eğitim hakkı yurttaşlarımızın hepsi için olmalıdır, yani hem zengin, hem de
düşük gelirliler için. İkincisi ise insanlar kendi dilinde anlatılanları daha
iyi anlar, anlatır ve öğrendikleri konularda rahatça tartışabilirler. Ama hangi dilde olursa olsun asıl
kaçınılması gereken, ezbercilik yolu
ile öğretmek, öğrenmek; dersin özünü anlamamak ve düşünce geliştirmemektir.
Ne yazık ki, bizde ne anlamak ne de düşünce geliştirmek amaçtır. Bu durumda iş kolaylaşır. Ne ders anlatanın
kendisinin anlattığı konuyu anlamasına, ne de öğrencilerin anlamasına pek
gerek kalmaz. Böyle olunca da dersin ana dilde olmamasının bir önemi de
kalmaz. Diğer yandan İngilizce eğitimin avantajları ise, Dünyada en yaygın olan dili bilmenin
getirdiği iletişim kolaylığı ve uluslararası kaynaklardan gerekli bilgileri
kolayca elde etme imkânıdır.
Tabi ki ezberciliğin hiç önemi olmadığını savunmuyoruz. Ezbercilik
hafızayı güçlendirir ve bu da çok önemlidir. Örneğin gündelik hayatımızda,
özellikle anakentlerde adresleri (yolları) ezberlemek gibi yaşamımızı
kolaylaştıran durumlarda ve çalışmalarımızda, bazı temel formülleri her
seferinde dönüp bakmamak, zaman kazanmak için akılda tutmak kullanışlıdır.
Hafızanın güçlenmesi için bizim eğitim programımız, imam hatip okulları ve
özellikle üniversite sınavlarına hazırlık süreci yeteri kadar olanak
sunmaktadır. Bunların arasında pek büyük bir fark da yoktur ve bu nedenle de
normal okullar ile imam hatip okulları arasındaki farkın bu kadar ciddiyetle
tartışılmasını da anlamak pek mümkün değildir. |
|
|
|