|
Eğitişim Dergisi E-Eğitim, Bilim ve Sanat Dergisi Kasım 2007. Sayı: 17 ISSN 1307-1785 |
|
|
|
BİLİME VE BİLİM
ADAMLARINA SAYGI TÜRK KÖKENLİ BİLİM
ADAMLARI Prof. Dr. Oktay Hüseyin
(Guseinov) |
|
|
Dünya tarihinde milletlerine yer ve saygı
kazandıranlar, genelde sayıları çok az
olan bilim ve kültür insanlarıdır. Adını ve milletini tarihe yazdıran
insanları, toplum ve devlet hep yükseklerde tutuyorsa, değer veriyorsa böyle
toplumlar gelişir ve saygın olarak kalır. Buharalı
önemli bilim insanı, hekim ve İslam filozofu olan İbn-i
Sina (980-1037) "Bilim ve sanat
takdir görmediği yerden göçer" diyerek bu durumu ortaçağda ortaya
koymuştur. Bilime ve kültüre, büyük katkılarda bulunmak ise elbette çok
zor iştir. Eskiden bunu bireysel olarak bazı büyük insanlar yapabiliyorlardı.
Şimdiler ise temel bilimlere ve teknolojilere
böylesine büyük bir katkıda bulunmak, takım çalışmaları ve Devlet desteği
gerektiriyor. Böyle imkânlara da yalnız gelişmiş toplumlar (milletler)
sahiptirler, yani kaliteli eğitim ve bilime değer verenler. Bu nedenlerle de
bizlerin işi çok daha zordur. Bizler bilimsel konularda sıkı
çalışmayı, takım olarak çalışmayı (sadece sözde takım olmak, çalışmalara isim
koydurmak farklı şeydir), kendi yaşlarımızda bizden daha iyi olanlar ile
birlikte çalışmayı hiç istemeyiz. Çünkü hem kıskancız hem de kaliteli bilime
saygımız yok. Üstelik ne yazık ki,
geçmişte, kendi uğraşıları ile adlarını tarihe yazdıran bilim
adamlarımızın dahi tarih sayfalarında kalmalarını bazen umursamıyoruz.
Aslında bu durumun bizleri pek rahatsız ettiği de söylenemez, çünkü bizler
benzer düşünen Asyalılar olarak çoğunluktayız. Zaten genel olarak Latin
Amerikalılar ve Afrikalılar da bizim cephemizde yer almaktadırlar. Öklid
dışı geometri kurmak isteyen matematikçiler sırasında yer alan ünlü Azeri
Türkü Nasir al-Din Tusi
(1201–1274) hapis edilerek zindana
atılmıştır. (Tusi İran’ın Horasan kendinde doğmuş
ve bazı yazılarda Fars olarak geçmektedir.) İran Azerbaycan’ı 1256 yılında
Moğol hanlarından biri olan Hülagü Han (Cengiz hanın oğlu) tarafından işgal edildi. Hülagü Han, Nasireddin’e büyük değer verdiğinden onu zindandan
çıkarır ve çalışması için büyük bir rasathanenin inşa edilmesi emrini verir. Nasireddin’in Marağa
rasathanesi ve oradaki gözlemlerinin sonuçları Dünya bilimine büyük katkı
yapmıştır. Ama o dönemde de toplumun bilim adamına ve özellikle de yenilik
getirenlere saygısı yoktu. Toplumlar cahil olduğu ölçüde,
atalarından gelen alışkanlıklarından, geleneklerinden vazgeçmez ve kültürel
seviyesini yükselten yeni düşünceleri kabul etmek istemez. Böyle toplumlar
için düşünme gerektirmeyen, basit fikirler daha değerlidir. Nasir ad-Din öldükten sonra onun Dünyaca ünlü rasathanesi
ve zengin bilimsel mirası dağıtıldı. Onun bazı matematik kitapları, astronomik cetvelleri ve gök küresi (globe) Almanya’da ki Dresden
galerisinde korunmuştur. Bunlarla şans eseri karşılaşan (Azerbaycan’ın
Almanya’dan çapı 2m olan teleskop aldığı, 1960 yıl civarında) Mehmetbeyli yeniden Nasir
ad-Dini tanıtmaya başlamıştı.
Samerkant’ın sultanı Uluğ
Bey (1394–1449) yaşadığı zamanlarda Dünyanın en büyük ve önemli rasathanesini
kurmuştu. Bilindiği gibi Johannes Kepler’in
(1571–1630) yasalarını Tycho Brahe’nin (1546–1601)
gözlemsel sonuçlarına dayanarak oluşturmuştur. Aslında Gezegenlerin
gökyüzündeki hareketlerine bağlı gözlemler, Thco Brahe’den daha önce ve çok daha dakik olarak Uluğ Bey
tarafından yapılmıştır. Fakat bu gözlem sonuçları, Dünyaya gerektiği şekilde yayılmamış ve Uluğ
Bey öldürüldükten (bu işe oğlu da
karışmıştır) hemen sonra astronomi çalışmalarının devamı yasaklanmıştır. Uluğ Bey’in yaptığı duyarlı cihazlar ve rasathanesi ise
dağıtılmıştır. Böylelikle, Dünya’nın en büyük astronomlardan biri olan Uluğ Bey’in yaptığı çok değerli gözlemler Dünya bilimine
yeterince etki yapamamıştır.
Bir bilim adamının, kendisi ne kadar zeki ve çalışkan olursa olsun,
yaptığı işler bilimin gelişimine etki etmiyorsa, çok önemli sayılmaz. Ayrıca
unutmamak gerekir ki tıp bilimleri dışında diğer temel bilimler yönündeki
çalışmalar eski zamanlarda saygı görmüyordu. Her yerde, örneğin şairler,
ozanlar, hikâye anlatıcıları çok daha saygın idiler. Uluğ Bey’in
yaptıklarını Sovyetler Birliği’nde ortaya çıkaran ve tanıtan Rus bilim adamı Sheglov olmuştur. Hatırlatmak gerekir ki, Türkiye’de
astronomi tarihini çok iyi bilenler vardır ve bu oldukça sevindiricidir. Eğitime ve bilime saygısızlık
tamamen geçmişte mi kaldı? Keşke böyle
olsaydı ve bizim eğitime ve bilime olan saygımız artmış olsaydı. Örneğin 1974
yılında ODTÜ Rektörü Prof. Dr. Tarık Somer,
“Türkiye’nin seviyesine ve ihtiyaçlarına uygun olmayan üst düzeyde araştırma
yaparak zararlı örnek olmak ve sık- sık ücretsiz izinli olarak dışarıdaki
bilim merkezlerinde çalışmak ve bu bilimsel alışverişe öğrencilerini de
katmak” nedeni ile Türkiye’nin
geçmişte ve büyük bir olasılıkla gelecek yüzyıl dahi göz önüne alındığında,
yine en büyük fizik ve matematikçisi olan
Prof. Dr. Feza Gürsey’i istifaya davet
etti. Feza Bey Türkiye’yi ölene kadar
terk etti. (Bak. Bilim ve Ütopya Kasım 2005)
Prof. Dr. Tarık Somer’ın Feza Bey’in üstün
çalışmalar yaptığının farkında olduğunu vurgulamak istiyoruz. Belki de bunu
anlaması onun bilimsel açıdan, nispeten iyi olduğunu gösterir. Keşke şimdiki rektörlerin çoğu da,
bilimsel açıdan ona benzer olsalardı! Türkiye’de Fizik bilimi ve
eğitiminin, son 20 yılda sürekli kötüye doğru gittiğini kesin olarak
biliyoruz. Sayısal olarak büyük artışlar vardır, ama kalite açısından
durmayan bir çöküntü yaşıyoruz. Böyle devam ederse, gelecekte lise programını
dahi iyi şekilde bilmek Türkiye için şık sayılmayacak mı? Aslında şimdi de
okul fiziğini biz öğretim üyeleri
çok iyi şekilde bilmiyoruz. Şimdiki eğitim ve bilim yöneticilerinin iyi fizik
eğitimi ve bilimini kötüsünden ayırabilmelerine ve
ayırarak iyisine önem vermelerine sevinirdik, “eğer böyleleri bulunsalardı”. Bilindiği gibi önemli bilimsel işleri
yapmak için öğrencinin gelecekte çalıştığı bilim dalında üstün yetenekli
olmasının dışında, çok iyi eğitimi ve bilimsel düşüncesi olan insanların
arasında eğitim görmesi ve çalışması gerekir. Feza Gürsey
(1921–1992) Galatasaray lisesini ve İstanbul Üniversitesini bitirmiş,
matematik alanda üstün yetenekli bulunmuş ve genç yaşlarından (1945)
başlayarak, İngiltere ve Amerika’da eğitimine ve çalışmalarına devam ederek
Dünya çapında çok önemli bilimsel sonuçlara ulaşmıştır. Onun 1953–57 yılları
arasında İstanbul Üniversitesinde çalışmasının, bilimsel işlerini nasıl etkilediğini biz
bilmiyoruz. Ama orada çalışması iyi ortamın olmasına işaret ediyor. Ben 1964’te Moskova’da
doktora çalışmama başladığım zaman 1969 yılında Nobel ödülü almış olan Murray Gell-Mann
(1929 doğumlu), cebirdeki simetrileri (SU3 ve SU6) kullanarak Ω- (omega
minus) hiperonun fiziksel özelliklerini öngörmesi ve hem de
bu öngörmenin sonucu olarak temel parçacığın bulunması, bizleri çok
heyecanlandırmıştı. Feza bey 60’lı yıllarda bu simetrilerin matematiksel
özelliklerinin inceliklerinin ortaya çıkarılmasında çok önemli katkılarda
bulunmuştur. Bu da onun bilime yaptığı önemli katkılardan bir örnektir. Belki de ODTÜ geçmiş rektörü Feza Bey’i
Amerika’ya gitmeye zorlayarak, onun
bilimsel çalışmalarına yardım etmiştir. Bizim dünyaca ünlü bir diğer
fizikçimiz Asım Barut tüm bilimsel kariyerini yurt dışında yapmıştır. Diğer
ünlü fizikçilerimiz de, yurt dışında
eğitim almışlar ve uzun yıllar oralarda çalışmışlardır. Acaba Feza ve Asım Beyler gibi Dünyaca ünlü
bilim adamlarımıza Türk kökenli bilim
adamları demek daha doğru değil mi?
Bizim için onların Türk
olmaları da önemlidir. İyi eğitim almaları ve bilime daha fazla katkıda
bulunmaları için, gelişmiş ülkelerde
yaşamaları çok faydalı olmuştur. Zaten Yahudiler ve Ermeniler de buna
örnekler değiller mi? Eğer bir Yahudi
bilim adamı Amerika’da yaşıyorsa o İsrail bilim adamı değil, Yahudi kökenli bilim adamıdır. Örneğin Bhor Danimarkalı,
Danimarka bilim adamıdır. Einstein Almanya’nın Yahudi kökenli bilim
adamıdır. Zaman geçtikçe gelişmiş ülkelerde çocukluklarından itibaren yaşayan
Türklerin sayısı artmakta olduğundan, Türk kökenli Dünyaca ünlü bilim
adamlarının sayısının artma imkânı vardır. Keşke bizim eğitim düzenimiz ve
bilimsel düşünce kapasitemiz ve buna bağlı olarak ta Dünyaca ünlü Türkiyeli
bilim adamı sayımız da artsaydı. Güzel arzularla dolu yaşam
içinde olmak iyidir. Ancak, ne yazık ki bu güzel istek sanki
gerçekleşemeyecek bir fanteziden öte değildir. Çünkü sürecin tam tersine
işlediğini görüyoruz. Örneğin; iyi tanıdığım Akdeniz üniversitesinin fizik
bölümünde, fiziği ve matematiği bölümün diğer elemanlarının büyük
çoğunluğundan daha iyi bilen bir genç haksız gerekçelerle üniversiteden devamlı atılmaktadır. Bu doktora yapmış
genç defalarca mahkemeler tarafından görevine iade edilmiştir. Ama bu göreve
dönme kararı adaletin yerini bulduğu anlamına gelmez. Çünkü en verimli, en
istekli olduğu yılları bilimsel makalelerle değil dava dilekçeleriyle,
bilimsel toplantılarda değil dava gündemleriyle geçmektedir. Ayrıca bölümün
ihtiyacı olmasına ve yardımcı doçentliği bölümün mevcut yardımcı
doçentlerinden çok daha fazla hak etmesine rağmen, yardımcı doçent kadrosuna
alınmamaktadır. Bölümdeki çoğunluğu ortaokul
fiziğini pek iyi bilmeyen elemanlar, belki de bu gencin atılmasının yararlı
olabileceğini düşünmektedirler. Kim bilir belki de bu da Feza bey gibi
ülkesini terk etsin ve kendisini geliştirsin diye düşünmektedirler. Belki de
fizik bölümü mezunlarının ortaokul fiziğini kötü bilmeleri, öğretim
üyelerinin ise biraz daha iyi bilmelerini normal saymamız gerekir! Bu örneğin
bizim üniversite sistemimizde bir istisna olmadığını hemen tüm
üniversitelerimizin sıradan gündemi
olduğunun belirtmemize gerek yoktur herhalde. Umarız bu örnek memleketine ve
insanlarına bağlı, hak ve adaleti içine sindirmiş birilerinin yüreğini
sızlatmıştır. Mutlak sızlatmalı, çünkü bizler
duygusal insanlarız. 1996 yılında TUBİTAK Marmara merkezinde çalışıyordum.
Orada çalıştığımız katların arasında kablolar gibi teknik ekipmanların
bulunduğu katlar da vardı. Bu katlarda sayıları hızla artan, çok sayıda fare
görülmeye başlandı. Kablolara zarar veriyorlardı, koşuyorlardı ve bizler de
seslerinden rahatsız oluyorduk. Geceleri bizim katlara da geliyorlardı. Bir
defasında onları zehirlediler, bizler rahatladık ama İstanbul’dan bir otobüs
dolusu hayvan sever geldi ve yönetimi pek çok açıdan suçladılar. Hayvanların
zehirlenerek öldürülmesini kabul etmediler. Bunlar bizleri ilgilendiriyor ama
üniversitelerden diğerlerinden iyi olan elemanların atılmaları bizleri
ilgilendirmiyor mu? |
|
|
|