|
Eğitişim Dergisi E-Eğitim, Bilim ve Sanat Dergisi Kasım 2007. Sayı: 17 ISSN 1307-1785 |
|
|
|
SOVYET ATOM BOMBASININ KISA TARİHÇESİ
Prof. Dr. Oktay Hüseyin
(Guseinov) |
|
|
1. Giriş
Yeni silahlar tarih boyu
ülkelere güven vermişlerdir ve savaşları tetiklemişlerdir. Yalnız atom
bombası büyük bir savaşa, İkinci Dünya savaşına son koymuş ve öldürülecek insan
sayısını, beklenene karşın azaltmıştır. Doğru, Amerikanlıların Japonya’da
kullandığı (Ağustos 1945) iki atom
bombası büyük bir insanlık felaketidir. Bir anda baş veren felakettir. Ama
aylarca devam edeceği beklenen Japonya savaşı her üç (Japon, Amerika ve
Sovyetler Birliği, Çin’in savaşa katılmak olasılığını göz ardı etsek)
taraftan daha da büyük kayıplara yol açacaktı. Bu daha büyük dağıntı ve insan
kaybı zamana yayıldığı ve alışılmış tarzda olduğu için, çok daha normal
karşılanacaktır. (Normal hayattaki örnekleri hatırlayın. Yoksulluktan,
hastalıklardan, tedavi yetersizliğinden ve kalitesizliğinden, Ülkeler arası
savaşlarda ölen ve sakat olanlar çok fazla olsa da normal gibi sayılır, ama
özel bir durumlarda ki ölüm çok konuşuluyor.) Silahlar öldürmek için
üretilirler, ama atom bombasının iki Süper Devlette olması (Sovyetler
Birliğinde 1949’dan başlayarak) atom bombasını ve onun ardınca gelen daha
güçlü hidrojen ve özel amaçlı nötron bombalarını kalkan gibi kullanmağı
zorunlu yaptı.
Bilindiği gibi Nobel ödülü,
insan toplumunun geleceğini sağlıklı ortamda ve barış içinde yaşamakla temin
eden, onun kültürel ve ekonomik durumunu zenginleştiren bilim adamlarına,
yazarlara ve politikacılara verilir. Matematik dalında ve teorik konularda
sonuçlar ne kader önemli olursa olsunlar, onların sahipleri Nobel ödülü
kazanmış olmuyorlar. Böyle işleri yapan bilim adamları farklı şekilde
ödüllenirler. Silahın önemi ve onu ortaya çıkarmak için gereken bilim ne
kadar mükemmel ve kapsamlı olursa olsun, biyoloji ve kimyasal bombalar dahil,
bunları yapanlar asla Nobel ödülü alamazlar. Çünkü silahlar tabiiyeti ile
savaşları tetiklerler, öldürürler, dağıtırlar ve yakarlar. Ama bu silahlardan farklı olarak, atom
bombasının üretimi (toplumlar arasında yaygınlaşması değil) Dünyada barışı
bütün politikacılardan ve barışa hizmet eden kurumlardan daha fazla korudu.
Rus-Japon savaşı 1905 yılda, Birinci Dünya savaşı 1914-1918 yıllarda ve
ardınca da ikinci Dünya savaşı 1939-1945 yıllarda baş vermişlerdi. Ama
sonralar hiç büyük savaşlar olmadı, çünkü atom bombaları Dünyada barışı 60
yıldan uzun zamandır koruyor. Bu bombanı ve ardınca daha güçlü olan, hidrojen
bombasını insan toplumu için kazandıranlara Nobel ödülü verilmedi. Çünkü bu
normal insan mantığına haykırıdır. Ama bu bilim insanlarının her biri, kendi ülkelerinde Nobel ödülünü aşan
şekilde ödüllendirildiler.
Amerikan atom bombasının
sırları Sovyetler Birliğine sızdırılmasaydı, Sovyet atom bombası bir veya iki
yıl daha gecikme ile elde edilirdi. Bu bombalarla ilgili makaleyi bir az
detaylı yazmamın önemli bir nedeni vardır: Sovyet atom ve hidrojen
bombalarını hayata getiren esas bilim adamları, üç defa Sovyetler Ülkesinin
kahraman unvanını kazanan Yu. B. Hariton (1904-1996 yıllarda yaşamış ve kahramanlığı 1949,
1951 ve 1954 yıllarda kazanmış) Ya.B. Zeldovich
(1914-1987, kahraman 1949, 1954, 1956 yıllarda) ve A.D. Saharov
(1921- 1989, kahraman 1953, 1956 bombalarla bağlı ve1962 yılda, aynı zamanda füzyon tepkimelere dayanan enerji üretimine bağlı işleri
için.) olmuşlar.
Zeldovich
benim doktora tez danışmanım olmuş (1964-1966 yıllarda) ve onun ölümüne kadar
onunla çalışmışım ve bana yakın konularda çalışan öğrencileri ile şimdi de
temastayım. Hariton ile Zeldovich’in
evinde 1974 yılında (Zeldovich’in 60. yaş günü
kutlamasında) tanıştım. Saharov iki kere (1965
yılında) M.V. Keldış Uygulama Matematik Enstitünde,
Zeldovich’in bizlerle (5-6 öğrencisi) yaptığı
seminerde tanıştık. Bu problemlere büyük katkıda bulunan, süper iletkenlik
üzere Nobel Ödülü Almış V.L. Ginzburg Zeldoviç’in dostu olduğundan ve bizlere yakın konularda
da çalıştığından 1964 yıldan başlayarak yakından tanıyordum ve 1989 yılda Bakü’de benim
evimde misafirim olmuştu. Diğer bomba üzere çalışan fizikçileri de ya doğrudan,
ya dolayı olarak tanıyor ya da sadece adını duymuşum.
Zeldovich
atom bombasından önce, 1939- 1942 yıllarda “Katyuşa”
olarak bilinen ve kamyonların üstünde kurulan rampadan atılan füze sistemi
üzerinde çalışmıştı. Onun işi teorik olarak füzenin yakıtının yanma rejimini
iyileştirmek, füzenin yıkıcı gücünü artırmak ve atış mesafesini artırarak
hedefe en iyi şekilde yöneltmek idi. 1949 yılda ilk defa kahraman adını
almadan daha önceden, Sovyet Devletinin bazı en saygın madalyalarını ve ödüllerini
almağı başlamıştı. Daha sonra atom ve hidrojen bombası üretiminde teorik
işlerin başında yer almıştı. Bizler onunla normal, savaş dışı fizik çalışan
zaman, (1962 yıldan başlayarak, esas iş yeri Sovyetler Akademisinin Uygulama
Matematik Enstitü olmuştu ve bizlerde orada çalışıyorduk, ama silahlar
alanında danışmanlığını sürdürmeği
devam ediyordu.) O bomba işlerinden ayrıldıktan sonra, ömrünün son
yıllarında, çok sayıda ülkenin bilim akademisine üye seçildi ve Uluslar arası
madalyaları kazandı. Zeldovich 1965,
1967 ve 1981 yıllarda Bakü’ye gelmiştir, ilk iki sefer esasen denize girmeye,
tatil geçirmeye, son sefer büyük Ulusal kimya toplantısına (Mendeleyev
Kurultayı) ve denize girmeye gelmişti.
2. Sovyet atom
bombasının üretiminde önemli olan keşif (istihbarat) bilgileri
Evrende dört temel etkileşme vardır: Evrensel çekim (çok zaman
Türkiye’de tam doğru olmayan kütleçekim ve hiç
doğru olmayan yerçekim kullanılmaktadır), zayıf
etkileşme, elektromanyetik etkileşme ve güçlü (baryon
ve daha dar anlamda çekirdek) etkileşme. Kimyasal tepkimelerin temelinde
elektromanyetik etkileşmeler duruyor. Ayrılan enerji, çok zaman, yanma olayı
dediğimiz kimyasal elementlerin (moleküllerin) oksitleşmesinin sonucudur.
Buna atom ve molekül enerjisi de denilebilir. Atom enerjisi dediğimiz,
gerçekte çekirdek enerjisidir. Bu enerjinin kaynağı çekirdeklerin bölünmesi
veya oluşmasına bağlıdır. Bu tepkimelerin temelinde kütlenin (parçacık
fizikçilerin kullandığı kütle kavramı değil) enerjiye ve tersine, enerjinin
kütleye çevrilmesi gerçekleşen zaman geçerli olan E = mc2 bağıntısı (Poincare
1900 yılda yazdığı E = mc2 ve
Einstein 1905 yılda verdiği E0 = mc2 ) duruyor. Bilmek
gerekir ki, parçacık fiziğinde, serbest parçacıklar için Einstein’in
E0 = mc2 formülü
geçerlidir.
Becquerel
Uranium tuzlarının α, β ve γ
radyoaktivitesini 1989 yılında bulmuştu, ama ağır kimyasal elementlerin
(Uranyum grubuna dahil) iki çok daha hafif elemente bölünerek nötronlar da
üretmeleri, 1938 yılında bulundu. Bu çekirdeklerin radyoaktiviteliği ve
bölünmeleri kendi kendine (spontane şekilde) çok düşük hız ile gerçekleşiyor.
Bu durumda da Einstein formülü çalışıyor ve kütlenin azalması karşısında
enerji açığa çıkıyor. Ama böyle çekirdek tepkimeleri enerji kaynağı gibi önem
taşımıyor. Çekirdeklerin bölünmesi çok fazla hızlandırıla bilse, böyle
süreçler zamanı ayrılan enerji çok büyük ölçüde olacağı hemen anlaşılabilir.
Çekirdeklerin bölünmesi konusunda Sovyetler Birliğinde ilk ulusal toplantı
Kasım 1939’da Ukrayna’nın batısında yerleşen ve o zamanlar atom fiziği
konusunda gelişmiş Enstitü olan Harkov şehrinde
oldu. Aynı zamanlardan başlayarak Avrupa’da bu konuda işler bütün hızı ile
sürüyordu, özelliklede deneysel konularda.
Sovyetler Birliğinde kimyasal
tepkimelerde zincirleme şekilde giden süreçler konusunda Nobel Ödülü almış Semyonov’un öğrencileri olan Zeldovich
ve Hariton’un “Uranyumun zincirleme tepkimesinin
kinetiği” adlı makalesi 1940 yılda yayımlandı ve bu iş atom bombası yolunda
Sovyetlerde ilk en temel iş idi. (Onlar hemen zaman toplam üç iş
yayınlamışlardı.) Bu işte çok hızla ve önemli ölçüde atom bombasının patlama
şartını belirleyen kritik kütlenin üzerine çıkmanın önemi vurgulanırdı. Bu
makalede aynı zamanda meselenin çözümü yolunda çok büyük teknik problemlerin
olduğunun da altı çizilirdi.
Bundan hemen sonra Sovyetler
Birliği’nin Akademi Başkanlığı, Bakanlar Kurulu Başkanı N.A. Bulganin’in adına 12 Temmuz 1940 yılında mektup yazarak
şunu bildirdiler: ”Atom enerjisini kullanmada diğer ülkelerden geride
kalmamak için hemen harekete geçilmesi
gerekir.” Ama Sovyet Hükümeti
tarafından 1941 yılında bile bir adım atılmadı.
Sovyet devriminden önce, Çar
Rusya’sının başkentinin Birinci Petro’nun, Baltık denizine Neva nehri dökülen yerde kurduğu şehir,
yani Peterburg (Sovyetler Birliği yıllarında
Leningrad adı taşıyan) olduğu bilinmekte di. (Neden Birinci Petro gibi çok akıllı, eğitimli ve çalışkan insana
Türkiye’de Deli Petro diyorlar anlaşılmaz bir
şeydir.) Doğal olarak, o zamanlar, eski Başkent bilimde halen lider
pozisyonunda kalıyordu. Fizik konusunda Başkanı A.F. İoffe
(Nobel ödüllü) olan, Akademinin büyük Leningrad Fizik-Teknik Enstitüsü Sovyet
fiziğin merkezi sayılırdı. Burada atom probleminde öncül olanlar İ.V. Kurchatov, Flerov ve Petrjak idiler. Zeldovich ve Hariton ise Başkanı Semyonov
olan Leningrad Kimyasal- Fizik Enstitüsü da çalışıyorlardı. 24 Ağustos 1940
yılda İoffe bu bilim adamlarını bir araya getirerek
Kurchatov’un Başkanlığında birleştirmek ve yeni
atom merkezi yaratılmasını teklif etti. (1939 yılda 25 yaşında olan Prof. Zeldovich bölümü ile birlikte Moskova’nın doğusunda
yerleşen ve Tataristan’ın Başkenti Kazan şehrine “Katyuşa” füzelerinin yapımı için gönderilmişti. Bu Silah
Üretimi üzere Başbakanlık Kurumunun kararı idi.) Kurchatov
tecrübeli bilim adamı ve ilk Sovyet sinhroturonunu
(temel parçacıklar hızlandırıcısı) kurmakta çok önemli rol üstlenmişti ve
becerikli olduğundan önemli konumda idi.
Kayıt edelim ki, o zamanlar Dünyada, bir yılda 250-275 ton kadar
uranyum elde edilirdi. Sovyetler Ülkesinde ise 1941 yılda yalnızca 0.5 ton.
İkinci Dünya savaşının başlanması (1939 yıl) atom bombasını aktüel mesele
yaptı ve bu konudaki işleri hızlandırdı. Savaş olmasaydı atom enerjisinden
yaşam için kullanmağın ön planda olacağını düşünmek olurdu. Doğal olarak, her
zaman idare edilen bir sürece dayanan teknolojini üretmek, bomba gibi
kullanmak teknolojisinden daha zordur. Ama söz atom bombası oldukta, çok daha
zor meselelerle karşılaşırız. Örneğin sıcaklığın ve basıncın hiçbir zaman
rastlaşmadığımız kader büyük (birkaç milyon dereceye ulaşan) olmasını ve bu
ortamda çalışan malzemeleri düşünün. Kaç binlerce normal bombanın kuvvetinde
olan bombanın uçakla uzaklara taşınma gerektiğini ve tesadüfen kendi
topraklarında patlaya bilmesi sonucu felaketi düşünün.
Atom bombasının yakıtını nasıl
oluşturmak ve hangi rejimde ateşlenme, yanma ve patlayışı yapmak ki, dağıtıcı
ve öldürücü etkisi mümkün kadar fazla olsun. Bu bombanın temelinde duran
fizik ve kinetik süreçler bilim ve teknoloji için çok yeni ve incelenmesi çok
zor olduğunu düşünün. Bu işlerin yapılması için çok büyük ekonomik
imkanların, çalışan insan sayısının çok fazla olmasını ve işlerin en gizli
şekilde yapılması gerektiğini hatırlayın. Birde Sovyetler Birliğinin, 22
Haziran 1941’de ağır Alman işgaline maruz kaldığını göz önüne alın. Son 10 yılda atom bombası ile ilgili açılmış
arşivdeki bilgiler Rus edebiyatında ve gazete makalelerinde kullanılmağa
başlamıştır. Aşağıda biz de bu yazılarda geçen bilgilerden bazılarını
kullanacağız. Doğal olarak, aynı zamanda önceden doğrudan bombayı
üretenlerden duyduklarımı bütün makalede geniş şekilde kullanacağız.
Amerika
ve İngiltere’de atom projeleri hız kazanırdı, ama Sovyetler Birliğinde
10 Temmuz 1941 yılında ilk defa hükümet seviyesinde bir atom komisyonu
kuruldu ve başına P.L. Kapitsa (Nobel ödüllü
fizikçi) getirildi. Ama 1942 yıla
kader atom projesi ile ilişkili aktivite gösteren yalnız G.N. Flerov ve Kurchatov oldular. Flerev hemen aynı yıl atom bombası üzerinde çalışılmanın
gerektiğini Sovyetler Birliğinin başında olan
Stalin’e yazmıştı.
Savaş başlamadan önce Sovyetler
Birliğinde en yüksek vazife, Komünist Partisinin Birinci Katibi (lideri) idi
ve lider de İ.V. Stalin idi (Gürcü olan Stalin’in soyadı Jugatşvili
idi, Stalin onun takma adıdır. Stalin 1917 yılında devrimini gerçekleştiren
Parti liderleri içinde Sibirya’da ve genelde ceza evlerinde mahkum olarak en
fazla kalanı idi. En zor görevleri o üstlenirdi ve 1917 yıl Ekim devriminin
de başında o durmuştu. Bu nedenle ona stal –
“çelik” sözüne dayanan takma ad verilmişti. Lenin de takma isimdir, ama Rus
dilinde bir anlam taşımaz. Lenin’in soyadı Ulyanov’dur.)
Almanlarla savaş başladığında
bütün en önemli görevlerin başına Stalin getirildi. (Daha doğrusu kendi
üstlendi. Çünkü bu yıllarda o artık bir diktatör idi, ama çok bilinçli, çok
akıllı, çok çalışkan, bilinçli ve dürüst insanlara değer veren ve onları
dikkat ile dinleyen.) Bunlardan en önemlisi de Devlet Savunma Komitesi idi.
Stalin bu vazifenin başında olan bir kişi olarak 28 Eylül 1942 yılda “Uran üzere işlerin organizasyonu” adlı
kararı imzaladı. Bu kararın imzalanma tarihi Amerikanın büyük Manhattan
projesinin başlama tarihinden yalnızca bir buçuk ay sonra idi. Ama bu
zamanlar Hitler Almanya’sı büyük yaz hücumlarından sonra darbe yönünü direkt
olarak Moskova’ya çevirmişti. Bu nedenle de Sovyet atom projesi Akademi çerçevesi
ile kısıtlı kalmıştı. İşlerin Moskova’nın doğusunda yerleşen Tataristan’ın Başkenti Kazan’da sürdürülmesi karara bağlanmıştır.
Sovyetler Birliğinde biri diğerinden bağımsız olarak çalışan iki keşif
merkezi vardır. Bunlardan biri Baş Kumandana bağlı olan askeri keşif merkezi
idi. Genel Kurmaya değil, devletin başında duran kişiye, yani o zaman direkt
olarak Stalin’e. Savaş öncesi, yaklaşık olarak bir yıl zaman aralığında
askeri keşif direkt olarak, o zaman Genel Kurmay görevinde olan G.K. Zukova bağlanmıştı. Bunun zararı çok büyük oldu. Bu
yanlışlık aradan kaldırıldı ve Zukov çok daha
verimli olarak askeri birlikler kumandanı olarak görevler yaptı.
O zamanlar KGB gibi bilinen (Komitet Gosudarstvennoy Bezopasnosti – Devlet Güvenlik Komitesi) yok idi. Bu
fonksiyonu İçişleri Bakanlığı içinde olan özel birim üstlenmişti. İkinci
bakımsız keşif birimi de elde edilen bilgileri aynı zamanda direkt olarak
Devletin başkanına da iletirdi. O zaman İçişleri Bakanı vazifesinde Komünist
Partisinin Siyasi Bürosu Üyesi olan Lavrentiy P. Beriya (Beria olarak da
yazılır) idi. (Kafkaslarda ve Orta Asya’da kökenleri yerli halklardan olan,
ama Yahudi dinini kabul edenlere Dağ Yahudileri denir. Örneğin Azerbaycan’da
kökeni Fars olan Dağ Yahudileri ve kökenleri Güzey Kafkasyalı ve Fars olan
Ermeniler vardır. Bu yakınlarda Dağ Yahudileri İsrail dilini öğrenerek
İsrail’e ve farklı Batı ülkelerine göç ettiler. Aynen de Ermeni dinini kabul
edenler Ermenistan gibi farklı ülkelere göç ettiler. Beriya da Gürcü kökenli Dağ Yahudi’si idi.)
Eylül 1941 yıldan başlayarak keşif kanalları ile İngiltere ve
Amerikanın birlikte atom projelerinin hızla yürütüldüğü, atom enerjisinin
askeri amaçla kullanılabilmesi ve çok büyük yıkıcı kuvveti olacak atom
bombasının yaratılması üzere çalışmaların yapılması haberi geliyordu. 1941
yılında, İçişleri Bakanlığında bulunan keşif birliği kanalı ile çok önemli
bir belge gelmişti. Bu belgede, İngiltere’nin “MAUD” olarak adlandırılan
Komitesinin raporunda atom bombasının yapılma imkanının gerçek olmasından ve
bombanın yakın yıllarda savaşın gidişatına etki yapabileceğinden söz edildiği
bildirilirdi. 6 Ekim 1942’de Beriya, Stalin’in
adına yazdığı mektupta uran projesinin nasıl organize edilmesi gerektiğini ve
keşif bilgileri ile bu konuda çalışan bazı bilim adamlarını tanış etmek
gerekçesini yazıyordu.
Genel Kurmaya bağlı olan Genel Keşif Kurumuna gelen bilgilerin de, ne
kader doğru olabileceğini de, yalnız en bilinçli ve çok güçlü sezgisi olan
atomcular anlayabilirlerdi. Bu nedenle de,
keşif bilgilerini elde eden birimler de çalışanlar da, Bilimler
Akademisi ile birlikte çalışmalar sürdürmek istiyorlardı. Bu zamanlar bilim
adamları da kuşku içinde idiler. Acaba neden birden bire atom çalışmalarına
bağlı makalelerin yayımlanması durdurulmuştu? Doğal olarak bunu gizli olarak
atom bombası üzerinde çalışmalar zorunlu yapmıştır.
1941-1943 yıllarında Sovyetler Birliğinin topraklarında ölüm dirim
savaşı gediyordu. Milyonlarca insan binlerle uçaklar, binlerle tanklar ve
Avrupa bölgesindeki topraklarının çok kısmını kayıp etmiş Sovyetler Birliği
atom projesi üzerinde yeterli kadar çitti şekilde duramazdı. Atom bombası
üretimi için ne ekonomi ne de insan gücü var idi. Ama bilimsel çalışmaları
yürütmek gerekirdi. Yoksa sonradan bile Amerika ve İngiltere ile oluşan açıyı
kapatmak imkanı bulmak olmazdı. O zamanlar Almanların propaganda kurumunun
başında olan Goebels durmadan süper silah
üretiminden konuşuyordu. Bu da atom bombası olmalıydı.
Bilindiği gibi İkinci Dünya
savaşında kullanımda olan ne motorlu ordu birlikleri, ne de piyade askerler
Rusya’nın kış aylarında oluşan şartlarda pek iyi savaş yapamıyorlardı. O
zamanlar Rusya’da yollar kötü, kış ise
Avrupa’dakinden çok daha sert geçiyordu. Ruslar ise domuz yağı yemek ve votka
içmekle daha da avantajlı durumda olurlardı. Bu nedenlerle de, Almanlar ilk
büyük mağlubiyete 1941 yılın kışında Moskova altında ve ikinci daha da
büyüğünü 1942 yılının kışında Volga nehri üzerinde yerleşen Stalingrad’da
uğradılar. Almanların feldmareşal Paulis’in
kumandanlığında olan altı ordusu Stalingrad’da bloke edildi, dağıtıldı ve
esir alındı. Aynı zamanda Leningrad şehri iki yıl süren blokeden kurtuldu.
Almanların yaz aylarındaki hücumlarına karşı koymak gücü artmıştı ve
Sovyetler Birliğinin Başkenti Moskova’nın tehlikeden uzaklaştığı fikri
muhkemleşmiştir.
11 Şubat 1943 yılda Partinin
Siyasi Büro Üyesi, Dışişleri Bakanı ve Devlet Savunma Komitesi Başkanı
(Stalin’in) yardımcısı olan V.M. Molotov, atom
projesi ile ilgili Devlet Savunma Komitesi serencamını
imzaladı. Bu serencamla Uranyum projesine bağlı
bilimsel işler Kazan şehrinden Moskova’ya geçirildi. Adına 2 Numara verilen
Özel Atom Çekirdeği Laboratuarı teşkil olundu ve başına İ.V. Kurchatov getirildi. Bu laboratuara 5 Temmuz 1943’e
kadar, Devlet Savunma Komitesine, atom bombası veya Uranyum yakıtı üretilmesi
yönünde görülen işlerin raporunun verilmesi istendi. Sonraki yıllarda bu
laboratuarın temelinde Sovyet Bilimler Akademisinin İ.V. Kurchatov’ın
adını taşıyan Atom Enerjisi Enstitüsü ve şimdiki adı ile sadece “Kurchatov
Enstitüsü” atomların incelenmesi ve özellikle füzyon
tepkimelere dayanan enerji üretimi problemleri üzere çalışmalara devam
ediyordu.
3. Atom
bombasının yakıt problemi ve bombanın tehlike boyutları
Bilindiği gibi kimyasal
elementlerin D.İ. Mendeleyev in tablosundaki sıra numarasını onun
çekerdekinde ki proton sayısı belirliyor. Çekirdekteki proton (artı elektrik
yükü taşıyan parçacık) sayısı değişen zaman, element ve onun kimyasal
özelliği değişmiş oluyor. Her bir elementin çekirdeğinde nötron (kütlesi
yaklaşık protonunki kadar, ama elektrik yükü olmayan parçacık) sayısı farklı olabilir. Aynı sayıda proton,
ama farklı sayıda nötron içeren çekirdekler aynı elementin izotoplarılar.
İzotoplar genelde radyoaktifler, yani dayanıklı değiller ve belirli bir zaman
içinde (kesin bilinmeyen ve çok yıllarda sürebilen zaman aralığında).
Elementin çekerdeki içerdiği proton ve nötronların toplam sayısı onun kütle
sayısını (kütlesini) belirliyor.
Bu konuyu biraz hatırlasak atom
yakıtı problemi daha aydınlığa kavuşur. Örneğin hidrojen (1H1)
atomunun çekirdeği yalnız bir proton içerdiğinden onun Mendeleyev
tablosundaki sıra numarası birdir ve kütle sayısı da (atom çekisi ve ya
kütlesi) birdir. Hidrojenin
çekerdekinde bazen bir tane nötron bulunabilir. Böyle hidrojen deteryum (1D2)
olarak adlandırılır. Çok daha az durumlarda hidrojen atomunun çekerdeğinde, protron dışında
iki tane de nötrona rastlanabilir. Böyle hidrojen atomuna trityum (1T3)
denir. Normal hidrojen radyoaktif değil, ama deteryum ve daha büyük ölçüde
trityum radyoaktivitelik gösterirler. Oksijenin radyoaktif olmayan
izotopunun (8O16)
çekerdeki 8 proton ve 8 nötron içeriyor. Ama oksijenin 8O14 izotopundan
8O19
izotopuna kadar farklı izotopları vardır. Kimyasal elementin
çekerdekinde ki nötron sayısı normal (yani en fazla rastlanan ve radyoaktif
olmayan) izotoptakinden farklı ise, o bir o kadar daha dayanaksız (radyoaktif)
olur. Hafif elementlerin normal (yaygın) izotopları aynı sayıda proton ve
nötron içerirler. Yani içerdikleri nötron sayısının proton sayısına oranı
birdir veya bire çok yakındır. Kimyasal elementin sıra numarası artıkça bu
oranda artıyor.
Uranyum elementinin sıra
numarası 92’dir. Onun izotopları 92U227
den 92U240 kadar uzanır. Bunların içinde doğada en
fazla bulunan izotop 92U238’
dir. Böyle
ağır elementlerin adete radyoaktif olmayan izotopları olmuyor. Sıra
numaraları daha da büyük olan elementler daha fazla radyoaktifler ve bu
nedenle de doğada sıra numarası 92’yi aşan elementler (Uranyum ötesi)
bulunmuyorlar. Onları yapay yollarla alıyorlar ve kolay şekilde
saklayamıyorlar, çünkü sıra numaraları 100’e yakın olanlar hemen bozulurlar.
Hafif elementler birleştiği zaman çok enerji açığa çıkıyor, ama ağır
elementler tam tersine, yani iki çekirdeğe bölünen zaman enerji ayrılır.
Doğal olarak, atom enerjisi ve bombası açısından, her bir kimyasal elementin
çekirdeğinin ikiye bölünen zaman daha fazla enerjinin elde edilmesi
önemlidir. Diğer yandan bu tepkimelerin, kendi kendine (spontane) bölünerek
sürmesi ve diğer çekirdeklerin bölünmesini tetikleyerek zincir gibi
hızlanması önemlidir.
Aynı kimyasal elementin
izotoplarının kendi kendinden bozulma zamanları (bozulma yarı periyotları çok
farklılar. Örneğin Uranyum -227 için bu zaman 1.3 dakika, Uranyum -228 için
9.3 dakika, Uranyum -230 için 20.8 gün,
Uranyum -231 için 4.3 gün, Uranyum -232 için 74 yıl, Uranyum -233 için
1.62 105 yıl, Uranyum -235 için 7.13 108 yıl, Uranyum -237 için 6.75 gün, Uranyum -238 için 4.51 109 yıl, Uranyum -239 için 23.54 dakika ve Uranyum
-240 için 14.1 saat dır. (Dünyanın yaşı yaklaşık 5 109 yıldır.)
Uranyum- 92U235 +n →
92U236 → 54Xe139 + 38Sr95 +2n Böyle
bölünme zamanı ayrılan enerji 196.16 MeV oluyor.
Böylelikle çok enerji açığa çıkmak için önemli olan sadece çekirdek tepkimesinin
oluşması değil (örneğin radyoaktiflik), çekirdeğin büyük kütleli kısımlara
parçalanması gerekir. Kimyasal tepkimelerinde
atomların en üst enerji seviyelerinde yerleşen elektronlar etkileştiğinden,
bir tepkime oluştukta ayrılan enerji 1eV (elektron volt) mertebesinde oluyor.
Yani bir çekirdek bölündüğü zaman ayrılandan yaklaşık 2 108 defa
daha az. Bu farkı basit şekilde anlamak için kaba bir hesaplama yapalım.
Çekirdek etkileşmesinin kat sayısı elektromanyetik etkileşmeninkinden 137
defa fazladır. Diğer yandan çekirdekteki nukleonlar
arasındaki mesafeler, atomdaki elektronlar arasındaki ortalama mesafeden
10000 defa daha küçüktür. Bildiğimiz gibi Coulomb
etkileşmesinde potansiyel mesafe ile ters orantılı olarak azalıyor, ama çekirdek
(Yukawa) potansiyeli üstlü
fonksiyon (exponensel)
şeklindedir, yani çok daha hızla artıyor ve azalıyor. Böyle mesafelerde de
protonların çekirdek (baryon) etkileşmeleri onların
elektriksel etkileşmelerinden fazladır.
Bunları göz önüne alsak bir tepkimedeki açığa çıkan enerjinin farkının
milyon defa den çok daha fazla olmasına varırız. Bunlardan anlaşılıyor ki,
bir atom bombası, ayrı ayrılıkta eşit kütleli 100 milyon normal bombanın
toplam yıkıcı kuvvetini taşıyor. Ama
atom bombasının ek olarak radyoaktiflik sonucu öldürücü özelliği vardır ve
rüzgarın yönüne ve gücüne bağlı olarak 100 kilometreden daha fazla mesafede
olan canlıları telef edebiliyor. Radyoaktif bölgenin uzun zaman sonra da
insan sağlığına zarar verdiğini unutmamak gerekir. Doğada
bulunan Uranyum içinde %99.28 kısmı
Uranyum-238 izotopu ve %0.715 kısmi
Uranyum-235’dir. Diğer izotoplar hepsi birlikte % 0.006’nın altındadırlar. Böylelikle atom
yakıtından konuşulan zaman yalnız Uranyum -235 ve 238 izotopları göz önünde
bulundurulmalıdır.
Çekirdekleri iki yere bölen
nötronlardır. Bu nedenle de çekirdek tepkimeleri sürecini devam ettirmek ve
hızlandırmak için tepkimelere girerek kayıp olan nötronların yerini fazlası
ile doldurmak gerekir. Bu işi tepkimeler kendileri üstlenebilirler, ama bunun
için gereken şartları oluşturmak lazımdır. Atom bombalarında yakıt olarak
Uranyum-233, Uranyum-235 ve Plütonyum-239 (94Pu239)
kullanılmaktadır. Çünkü diğer izotoplardan farklı olarak bunlar bir nötron
soğurdukta iki büyük parçaya ayrılırlar. Plütonyumun bu izotopunun bozulma
yarı periyodu 24360 yıldır. Plütonyumun diğer izotoplarının bozulma yarı
periyotları 26 dakika (Plütonyum -235)
ile 7.5 107 yıl (Plütonyum -244) arasındadırlar.
Plütonyum izotopları doğada
bulunmuyor denebilir ve atom santrallerinde Uranyum -238 den üretilirler.
(Plütonyum-239 Uranyum fosillerinin içinde Uranyum-235 spontane şekilde
parçalanması sonucu oluşan nötronu, Uranyum-238 soğurmasından dolayı doğar.
Ama Plütonyumun miktarı, Uranyumun yalnızca milyarda biri kadar olur.)
Uranyum-235 bir nötronu soğurur, ikiye bölünür (bu sırada farklı
olasılıklarla farklı çekirdekler oluşuyorlar) ve ortalama olarak 2.5 nötron
doğurur. Uranyum-238 parçalanarak çok zaman, ortalama olarak birden az nötron
doğurur. Adete Uranyum- 238 bir nötron soğurarak bir Plütonyum-239 üretir.
Plütonyum-239 genelde
α-radyoaktiflik yaparak parçalanır, ama ısısal enerjili nötron
bulunan bölgede onlardan birini soğurarak iki büyük parçaya bölünür. Böyle
bölünme zamanı ya 2 ya da 3 nötron ve büyük değerde enerji açığa çıkar.
Nötronların enerjileri büyüklerse (birkaç MeV
den fazla) Uranyum izotoplarının (233, 235 ve 238) ve Plütonyum-239 onları
soğurma kesitleri (çarpışan zaman nötronu soğurma olasılıkları) yaklaşık
aynıdırlar. Nötronların enerjileri 1 keV (kilo
elektron volt) civarında olanda Uranyum-238 nötronu soğurma kesiti yaklaşık
10 bin defa azalmış oluyor. Böyle enerjilerde Uranyum-235 ve Uranyum-233
bölünme kesitleri (yaklaşık olarak anlatsak bir tepkimenin olasılığı) birkaç
defa artır, ama Plütonyum-239 ki,
yaklaşık 30 kere. Nötronların enerjileri 0.1-0.01 keV
olan zaman Uranyum-235 ve Uranyum-233 için bu kesit 5-7 kerede artmış oluyor.
Plütonyum-239’ise yaklaşık 10 kere artıyor.
Nötronların enerjileri 1
eV civarında olduğunda Uranyum-233 ve Uranyum-
|
|
|
|