|
Eğitişim Dergisi E-Eğitim, Bilim ve Sanat Dergisi Mayıs 2007. Sayı: 15 ISSN 1307-1785 |
|
|
|
SONSUZ EVRENİMİZ, DİĞER BİR SONLU EVRENİN KÜÇÜK BİR PARÇASI OLABİLİR Mİ? Prof. Dr. Oktay Hüseyin (Guseinov) Arş. Gör. Ayhan Dil Akdeniz
Üniversitesi |
|
|
Bu soruya neredeyse herkes olamayacağı yönünde
cevap veriyor. “Olabilir” diyenlerin bir kısmı da sorduğunuza göre “olabilir”
diyor. Bu sorunun cevabı, cevaplayanın eğitim seviyesine (daha doğrusu
kişinin sahip olduğu diplomalara) pek bağlı değildir. Daha çok eğitim
sisteminin nasıl olduğuna, insanların neleri düşünerek yanıt verdiklerine ve
soruya yaklaşma biçimlerine bağlıdır. Örneğin sokaktaki herkes, “uzun yıllar”
denildiğinde iki yıldan uzun bir sürenin kastedildiğini anlar. Ancak 1995
yılında YÖK memuru böyle anlamamıştı.
1995 yılında Türkiye için çok önemli bilim adamı statüsü ile TC vatandaşı
oldum1. Daha önceden, 1992’de ODTÜ’nün daveti ile gelip profesör
olarak çalışmaya başlamıştım. Dünyanın her yerinde olduğu gibi, YÖK’te
diplomaların denkliği belgesini veriyordu ve benim de bu belgeleri almam
gerekiyordu. Yüksek bilinç ve kültür seviyesine sahip profesörlerle görüştüm
ve diplomalarımın denkliği konusunda yapılması gerekenleri az zamanda
bitirdiler. Sonra bir YÖK memuru iki yıldan fazla profesör olarak çalıştığımı
gösteren belge istedi. Benim 1978 yılında profesör olduğum diplomalarımdan da görülebilirdi; ama bunun için ek bir
belge istediler. Hadi buraya kadarını anlaşılabilir kabul edelim. Moskova’dan
uzun yıllardır profesör olarak çalıştığıma dair bir yazı gönderdiler. Ama
yazılması gerekirmiş ki “2 yıldan fazla”. Memur bu yazıyı kabul etmedi.
Mecburen Moskova’dan uzun yılların ne anlama geldiğini gösteren bir belge
almam gerekiyordu. Moskova’dan, uzun yılların iki yıldan daha çok yıl
anlamına geldiğini ifade eden belge gönderildi. Böylece işimi
tamamlatabildim. Daha sonra da 1978- 1992 yılları arasının beş yıldan fazla
olduğunu kanıtlamam gerekiyordu ve bu işi de, tecrübe kazandığımdan kendim
becerebildim. Durumumu görenler o zaman bana fıkraya
benzer bir şeyi anlattılar. Daha önceki yıllarda sürücü belgesi almak için
ilkokulun bitirildiğini gösteren bir belge gerekiyormuş. Ne üniversite
diploması ne de profesör olduğunun belgesi işe yaramıyormuş, illa ki ilkokulu
bitirme belgesi gerekiyormuş.
Eski Sovyet Cumhuriyetlerinin günlük gazetelerini okuyan ya da TV
de haberleri seyreden birisi için şimdi bahsedeceğimiz türden haberler çok
sıradandı. Örneğin bir yankesicinin veya hırsızın bir vatandaşın 100 dolarını
çaldığı ya da gasp ettiği haberi. Bu bir suçtur ve hırsız da yaptığının suç
olduğunun farkındadır. Diğer yandan bir bakan yılda yaklaşık olarak bir
milyar (1000 000 000) dolar kadar, halkın malını, kendi sermayesine
kattığında ise bu durum neredeyse normal karşılanmaktaydı. Böylesine büyük
bir vurgunu yapan kimseler ise, açıklamalarında “ne yapalım, acımızdan mı
ölelim”, ”çevremizdekiler yaparken biz yapmayalım mı?” gibi cümleler
kuruyorlardı. Bu adam haklı mıdır,
haksız mıdır?! Devletin kaynaklarını böylesine sömüren birisini, sadece
hemşerisi olduğu için destekleyen, yapılan soyguna haklı gerekçeler arayan ve
ayda 100 dolarla geçimlerini sağlayamaya çalışan insanlar da var.
Yüz dolar mı çoktur yoksa bir milyar dolar
mı? Bu hiç de kolay soru değil. Üç tane kıl çok mu, az mı? Eğer bir kişinin
kafasında ise azdır. Ama bir tas çorbanın için de ise çoktur. Sahip çıktığın
para da öyledir. Birileri için önemsenmeyecek kadar az olan para başka
birileri için çok önemli olabilir. Ya da aynı kişiler için aynı para, farklı
zamanlarda farklı değerler ifade edebilir. Her şey çevreye, koşullara
bağlıdır ve bu nedenle de 100 doların cezası milyar dolara göre çok daha ağır
olabilir. Bu örnekler, kesinlikle insanların doğuştan
gelen, genetik düşünce kısıtlığından kaynaklanmıyor. Bunlar yönetmelik
belgelerini hazırlayanların, genel
olarak yöneticilerin ve toplumun acı kusurlarıdır.
Şimdi anlatacağımız ise bizim eğitim
sistemimizin kusurudur. İnsanın bilimsel düşüncesi esasen lise ve üniversite
yıllarında gelişir. Buralarda da bizim ezberciliğe dayanan eğitim sistemimiz,
bilimsel düşünceyi geliştirmek yerine kısıtladığından ne bilim, ne eğitim, ne
de yeni teknolojilerin üretimi alanlarında iyi sayılabilecek şekilde
gelişmemiz mümkün değildir. Öyle ki eğitim sistemimizde ve kurumlarımızda
kalite aramıyoruz. YÖK’ün ise daha çok, diploma dağıtan bir kuruma
dönüştüğünü görüyoruz.
Bir şeyi tartışırken önce kullandığımız
kavramların ne olduğunu anlamalıyız. Uzay
nedir ve kimin uzayı en büyüktür. Bir boyutlu nesnelerin uzayı sadece bir
çizgidir (doğrudur). Onların uzayı, iki boyutlu uzayda yaşayan
nesnelerin uzayının sadece bir ayrıtıdır. Yine iki boyutlu nesnelerin uzayı
bir düzlemdir, yani üç boyutlu nesnelerin uzayının sadece bir ayrıtıdır.
Örneğin yüzük çember şeklinde olduğundan o geometrik anlamda sonlu (sınırlı,
uçları belirlenmiş) değil, sonsuzdur. Çünkü başlangıç ve son noktaları
yoktur. Bu çember üzerinde hareket
eden, bilimsel düşüncesi gelişmemiş bir boyutlu bir yaratık olsaydı, bu
yaratık çember üzerinde dönüp duracaktı. Yani hiçbir zaman sonuna
varamayacaktı. Ancak aynı yaratık çemberin çevresi ile aynı uzunluğa sahip
bir doğru parçası üzerinde hareke etseydi, doğru parçasının sonuna
varabilecekti. Bir kürenin yüzeyinde
çektiğimiz kapalı çizgilerin hepsi bu bakımdan sonsuzdurlar. (Burada biz kümeler kuramı dışında konuşuyoruz).
Çemberin çevresi, uzunluğu sonlu olan (yani başlangıç ve son noktaları
belirlenmiş.) bir çizgi parçasının küçük bir parçası kadar olabilir.
Böylelikle sonsuz bir çizginin uzunluğu, sonlu bir çizginin uzunluğunun çok
küçük bir parçası kadar olabilir.
Sonsuz evren denildiği zaman onun
boyutlarını hiç düşünmüyoruz. Bizim evrenimiz sonsuzdur, çünkü onun içerdiği
ortalama materyal yoğunluğu (madde değil, enerji yoğunluğunun ışığın
boşluktaki hızının karesine oranı) kritik değerden azdır. Her bir evrenin de
kendinin genişleme hızına (toplam enerjisine) bağlı olan kritik materyal
(madde, ışıma ve alanlar bir arada) yoğunluğu vardır. Eğer bir evrenin
ortalama materyal yoğunluğu kendi kritik değerinden çoksa o evren kapalıdır,
yani sonludur. Böyle bir sonlu evrenin boyutları, bizim sonsuz evrenin
boyutlarından çok büyükse, bizim sonsuz evrenimiz sonlu bir evrenin küçük bir
parçası olabilir. Eğer evrendeki materyalin yoğunluğu gereken kritik
yoğunluktan az ise, böyle bir evren sonsuzdur. Bu iki yoğunluklar eşit olduğu
zaman evren düzdür denir. Her bir evrenin kritik yoğunluğu, onu düz yapmak
için gereken yoğunluktur. Böyle şeyleri kavramak içinde gelişmiş
bilimsel düşünce gerekir. Yani bizim eğitim sisteminin yoğun şekilde
kısıtladığı ve toplumumuzun da pek umurunda olmayan düşünce. Bizim okul fizik
kitaplarındaki pek çok temel kavram bile yanlış anlatılıyor. Öğrenciler
yanlış yöntemler ile yanlış sonuçlar veren fizik problemlerinin çözümlerini
ezberlemek zorunda kalıyorlar.
Eğitim sistemimiz geçmişten günümüze her
dönemde böyle kötü müydü? Hayır, bu işler her zaman bu kadar kötü değildi.
Örneğin Büyük Azeri Türkü olan Seyyid Nesimi (1369 veya 1370 yılında doğmuş
ve 1417 yılda öldürülmüş) şöyle yazmıştı: ”Bende sığar bin bir Cihan, ben bu
Cihana sığmarım”. Böylece üzerinde konuştuğumuz meselenin felsefesini
yüzlerce yıl önce ortaya koyabilmiştir. Geçen yüzyılda Feza Gürsey ve Asım
Barut, Cahit Arf gibi matematik ve fizik konularında dünyaca ünlü bilim
adamlarımız vardı. Ne yazık ki bunlar geçmişte kaldılar ve bizim sistemimizle
yetişen bilim adamlarının onlar gibi temel bilimler konusunda gelişme imkânları
yoktur. |
|
|
|