|
Eğitişim Dergisi E-Eğitim, Bilim ve Sanat Dergisi Kasım 2007. Sayı: 17 ISSN 1307-1785 |
|
|
|
AVRUPA BİRLİĞİ VE 2+2=4,
2+2=10, 2+2=0.1 Prof. Dr. Oktay Hüseyin
(Guseinov) |
|
|
1. İki
Artı İki Dört Eder mi? Hayır, Genelde
Etmez Pek çoğumuz için iki artı
ikinin dört yaptığı, rahatlıkla ve kuşku duymadan söyleyebileceğimiz bir
gerçektir. Acaba neden? Çünkü en basit şeyleri gerçek gibi kabul etmeye ve düşünmemeye
alışkınız. Dünyanın hemen hemen tümünde onluk sayı
sistemi yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Dörtlük sistemden daha fazla rakamın kullanıldığı sistemlerde
dört rakamının olması doğaldır. Dörtlük sistemde, temel olarak üçten büyük
sayılar kullanılmadığından, orada dört ve dokuza kadar olan diğer sayılar yer
almazlar. Dolayısıyla dörtlük sayı
sisteminde veya daha küçük sayı sistemlerinde 2+2 dört etmez. Bunlar hemen herkesin bildiği şeyler
olduğundan sayı sistemleri üzerinde daha fazla durmayalım. Bu sistemler doğa
ile değil, insan mantığına bağlıdırlar ve buradaki sayısal işlemler yalnızca
toplanabilen nicelikler için kullanılabilirler. Bizim amacımız onluk sayı
sistemini kullandığımız durumda da, iki artı ikinin çok durumlarda dört
yapmadığı fikrine dikkat çekmektir.
Aşağıda biz doğa ile bağlı nicelikleri ele alacağız ve onların genelde
toplanabilir olmadıklarını göreceğiz. Bir artı bir her zaman
iki yapsa, iki artı iki dört ve iki artı üç de beş yapar. (Uygun bir sayı sisteminde, örneğin alıştığımız ve
kullandığımız onluk sayı sisteminde.) Ama alıştığımız bu tür toplamalar
yalnızca toplanabilir nicelikler için geçerlidir. Her zaman değil.
Örneğin, iki tane bir litrelik kaptaki
gazı bir araya getirmek için onları yarım litrelik bir kabın içerisine
yerleştirebileceğimiz gibi, beş litrelik kaba da yerleştirebiliriz.
Böylelikle 1+1=0.5 olduğu gibi, 1+1=5
de olabilir. Doğal olarak 0.5 litrelik kaptaki gazın basıncı 5 litrelik
kaptaki gazın basıncından, daha fazla olacaktır. Ama ne kadar fazla olduğunu
kesin olarak söyleyemeyiz. Çünkü bir araya getirilen gazların kimyasal
tepkimeye girip girmediğini ve gazların sıcaklıklarının değerlerini
bilmiyoruz. Küçük kaptaki gazın sıcaklığı büyüktekinden çok düşük olsa,
oradaki basın büyüktekinden daha az da olabilir. Böylelikle anlayabiliriz ki
gazların hacimleri toplanabilir nicelik değildir. Maddelerin diğer
türlerinin de (sıvı, katı ve kum gibi taneciklerden oluşanlar) hacimleri az
da olsa basınca ve sıcaklığa bağlı olduklarından, toplanabilir nicelikler değildirler. Aynı
sıcaklık ve basınç şartlarını korusak bile, parçacıkların boyutları farklı olduğu veya sıvıların
molekülleri arasına diğer moleküllerin girebildiği durumlarda (örneğin
çözeltilerde) da hacim tam olarak toplanabilir bir nicelik olmaz. Benzer
durum aralarında kimyasal tepkimeler olan maddeler için de geçerlidir. İki farklı basınç
değerine sahip olan iki gazı bir araya getirerek oluşturduğumuz gazın basıncı
yeni ve eski hacimlere ve sıcaklıklara bağlı olarak, gazların ayrı ayrı bulundukları durumdaki basınç değerlerinin her
birinden fazla da olabilir, az da
olabilir. İki sıvı bir araya getirilirse,
yeni durumda elde edilen sıvının içindeki sıcaklık değeri, sıvıların ayrı
oldukları zaman ki duruma göre fazla da olabilir daha az da
olabilir. Bunu sıvının basıncı için de deyebiliriz. Çünkü sıvıların içindeki
basınç hem sıvının öz kütlesine, hem de sıvı sütununun yüksekliğine bağlıdır.
Sıvı sütununun yüksekliği ise kabın şekline bağlıdır. Sıvılar arasındaki
kimyasal tepkimeler ve difüzyon yeni oluşan sıvının
yoğunluğunu etkiler. Böylelikle sıvıların sıcaklıkları ve basınçları da
toplanabilen bir nicelik değildir. Katılar bir araya
getirildiklerinde ise, onların içerisinde oluşan basıncın sıvıların ki kadar
çok değişmemesine rağmen (aynı kütleler ele alınırsa) yine de basınç katılar
için de toplanabilen bir nicelik değildir.
Ayrıca katılarda, onların kristal yapısına bağlı olarak basınç oluşur ve
bu basınç da deformasyonlara bağlı olarak değişir. Cisimler ve maddeler bir
araya getirildiği zaman onların önceki sıcaklıkları hiçbir zaman basit
şekilde toplanmaz. Ama hacimden ve basınçtan farklı olarak, bir araya
getirilen maddelerin sıcaklığı -toplam sistem ısısal olarak yalıtılmış
ise- ilk sıcaklıkların arasında olan
bir değer alır. Bu değerde maddelerin ayrı oldukları zaman ki kütlelerine, öz
ısılarına ve sıcaklıklarına bağlıdır. Ama bu da basit yaklaşma durum için
geçerlidir. Gerçekte sıcaklığın son değeri ilk sıcaklıklardan fazlada ve az
da olabilir. Bu da maddelerin ve cisimlerin arasındaki tepkimelere ve
bunların dış elektrik alana yerleştirilmesine bağlıdır. İki tür maddeyi bir araya
getirdiğimizde onların arasında bazen kimyasal ve bazı çok özel durumlarda
ise çekirdek tepkimeleri de gerçekleşebilir. Eğer kimyasal tepkimenin oluşması
için ısı gerekirse, oluşan yeni maddenin kütlesi; tepkimeye girenlerinkinden, çok az da olsa daha fazla olur.
Kimyasal tepkimeler sırasında ısı ortaya çıkarsa oluşan maddenin kütlesi ilk
maddelerin kütlelerinin basit matematiksel toplamından daha az olur. Hiçbir
tepkime olmasa bile, genelde bir madde ısıtıldığı zaman onun kütlesi artar ve
soğutulduğunda ise azalır, çünkü genleşme ve sıkışma sırasında maddenin
içindeki elektriksel etkileşmelerin enerjisi değişir. Tepkimelerde iştirak eden
kütleler aynı ise, çekirdek tepkimeleri oluştuğunda, kimyasal
tepkimelerdekinden yaklaşık bir milyar kat daha fazla enerji açığa çıkar.
(Çekirdek tepkimeleri sırasında, tepkimeye giren kütle (m), Ortaokul bilgileri
çerçevesinde nehirde giden geminin kıyıdaki gözlemciye göre hızını çok basit
şekilde hesaplıyoruz. Bunun için geminin suya göre ve suyun kıyıya göre
verilen hızlarını topluyoruz. Ama bu çok kaba bir yaklaşımdır. Meseleni kaba
model şeklinde çözmek imkanımız olsa da hızlar ışığın (elektromanyetik
dalganın) boşluktaki hızına (saniyede İnsanların pek çoğu güneş
gözlüğü kullanır ve ışığın şiddeti arttıkça, kullandıkları gözlüğün camının
koyuluğunun da arttığını bilirler.
Bu olay çizgisel (lineer) olmayan optiğe bir örnektir. Böyle bir camın
üzerine düşen ışığın şiddeti iki kat arttığında, camdan geçen ışık iki katına
çıkmaz, iki kattan daha az ışık geçer.
Diğer bir değişle böyle gözlük camından geçen ışık şiddeti toplanabilen nicelik değildir. Bu
durumda da 2+2=4 değil, 4’ten daha küçüktür.
Acaba doğada hiç
toplanabilen nicelik yok mudur? Matematik doğayı betimlemiyor mu? Matematik
çoğu zaman doğayı betimleme zorunluluğu ile yapılmaz. Doğa bilimleri
matematiği bir araç olarak kullanırlar. Bu anlamda matematik doğa
bilimlerinin bir aracı gibi düşünülebilir. Matematik, insan mantığına dayanan
bir araçtır. Ama insan mantığı, insanın bildiklerine, sezgilerine ve bilimsel
düşüncesine dayanır. İnsanların bildikleri doğayla sınırlı değildir ve doğayı
tam olarak doğru şekilde betimlemez. Fizik kanunları da %100 olarak doğanın
(yaratıcının) kanunları değillerdir. Doğal olarak insan mantığı ve bilimsel
düşüncesi de %100 doğayı betimlemez.
Ama kesin olarak biliyoruz ki, Evrenin her bir küçük ve çekim kuvveti zayıf
olan bölgesinde (her köşesinde nasıl olduğunu kesin olarak bilmiyoruz) uzayı
düz (Öklid
uzayı olarak) kabul edebiliriz. Bu bölgelerde yalıtılmış sistemin toplam
enerjisi, momentumu ve açısal momentumu korunur. Enerji bir skaler nicelik olduğundan enerjilerin büyüklüğü
toplanabilir. Çizgisel ve açısal momentum, vektörel
nicelikler olduklarından, vektör gibi toplanırlar, sayılar gibi değil. Aynı fiziksel
niceliklerden biri diğerinden yalnızca büyüklükleri ile ayrılır ve onların
büyüklükleri genelde toplanabilir nicelikler değildirler. Böylelikle doğada
çoğu zaman 2+2 =4 değildir. Okur düşünmesin ki matematikte her zaman 1+1=2 geçerlidir. Hayır bu sayılar ve skaler nicelikler için geçerlidir. Vektörel
nicelikler matematikte toplanan zaman bile aralarındaki açıya bağlı olarak
farklı sonuçlar verirler. Boyutları bir olan vektörleri toplasak sonuçta
boyutu sıfır ile 2 arasında olan vektör alırız, yani 1+1=0 da olabilir, 1+1=2
de ve bunların aralarındaki değerlerde.
2. Avrupalılara kızalım veya
kızmayalım ama düşünelim Bu
dünyayı yaklaşık 50 yıl önce terk etmiş Babaannem, il merkezinde yaşamıştı.
Ama yaklaşık yaşadığı 90-100 yıl içinde, evinden 500-600 metreden daha fazla uzak
yerleri hiç görememişti. Sinema ve televizyonun ne olduğunu bilmedi, gözleri
zayıf olduğundan fotoğrafı da görmedi, zaten kendi resmi de yoktu. Yaşadığı
bölgede Türkler dışında başka milletten birileri de yoktu ve yakınındaki
herkes benzer giyinirdi. Babaannem ölmeden yaklaşık 5 yıl önce (1950’lerin
sonunda), herkesin aklını pazara çıkarmışlardı. Einstein in aklı da orda
pazardaydı, ama Babaannem, onun aklını almadı, çünkü kendi aklını beğenmişti.
Bende herkes gibi kendime kendi aklımı uygun buldum. Einstein in beğenilmeyen
aklı Avrupa’da dağıtıldı, gramı bile kalmadı, çünkü bir sürü alan oldu.
Bizler geleneklerimize çok bağlıyız ve Babaannem gibi çoğumuz doğayı
öğrenerek değil, kendi mantığımıza uyanlarla ve çocukluktan duyduklarımız ile
yaşıyoruz. Bu nedenle de 2+2=4 olduğuna kuşku ile bakamıyoruz. Bizim
gezegenimiz olan Dünyanın boyutları Babaannem
ile Einstein’ın Allah ve Evren kavramlarına ilişkin düşünceleri arasında bir
fark var mı? Herhangi bir fark varsa,
bu fark nedir? Ben biliyorum ki, babaannem bu kavramlar ilişkin bilgisine
Einstein den daha fazla güvenirdi, Dünyanın ve Evrenin ne olduğunu gerçekte
bilmese de. Ayrıca, o Einstein’dan farklı olarak, Allah neleri yapar ve
neleri ister konusunda da bildiklerine çok güvenirdi. Babaannemin ve Einstein
in bilimsel düşünce kapasitesindeki ve şeklindeki fark inanılmaz derecede
büyüktür. Onların Evren anlayışına ilişkin düşüncelerindeki fark ne kadar
büyük ise Allah’ı kavramakta da bir o kadar olabilir. “Bildiğim kadar iki şey sonsuzdur ( limitsizdir
). Bunlardan biri evrendir, diğeri ise insanlar düşüncesindeki farktır. Ama
evrenin sonsuzluğuna tam olarak inanmıyorum.” Albert
Einstein. Antalya’nın
“Kitle” adlı iyi bir yerel gazetesinde (31 Ağustos 2007) bir köşe
yazarının “Başınıza Türkler kader taş düşsün…” adlı makalesini okudum. Burada
Avrupa birliğinde yaşayanların bize bakışları değişmedi, yazıyor ve örnek yazılar
(yanıtlar) veriyor. Bunlardan bazıları şunlardır: “İnsanlar arasında Türkler anlayış
bakımından sonuncudur. İnançtan ötesini kavramazlar ve anlamaya da
çalışmazlar…” (L. Cahin) “Türkler Hıristiyanlığın, sanat ve bilimin
doğal, ezeli ve yeminli düşmanıdır. Bu nedenle onları Avrupa’dan kovmak
gerekir…” (Jean Louis Cara) “Geleceğin Avrupa’sında Türkler asla yer
almayacaktır….” (Lord Owen) “Fanatik ve cahil insanlar. Barbar millet.
Türkler her zaman Türk kalacaklardır ve Avrupalılaşamayacaklardır.
Parlamentoları var diye Türklere zaaf göstermeyelim. Ne tip insanlar
olduklarını unutmayalım… “ (Lord Salisbuty) “Türklere gerçek söylenmiyor. Türkiye’nin
adaylığını kabul edelim diyenlerin gerçek eğilimi Türkler’in Avrupa Birliği’ne asla üye olmayacağı
yönündedir. Avrupalı yöneticilerin büyük bir kısmı Türkiye’nin bu projede yeri olmadığını biliyorlar ve
ancak bir araya geldiklerinde bunu dile getiriyorlar….” (Valerie
Giscard d’Estaing) “Türkiye’nin birliğe girmesine asla izin
verilmemelidir. Aydınlanma Türkiye’ye ulaşmadı, ulaşmayacaktır…” (Helmut Schmidt) Gazeteci,
böyle fikirleri iletmeden önce, bir taraftan okuru kızmamaya çağırırken diğer
taraftan yazdığı makalenin başlığını da “onların başına Türkler kader taş yağsın”
şeklinde atmış. Babaanneme bütün bunları anlatacak biri olsaydı, yine de
gazetecinin yağdırdığı taşları yeterli bulmazdı ve Avrupalıların bize olan bu
yaklaşımlarına kesinlikle çok kızardı. Hatırlatmak isterim ki Babaannemin
yaşadığı dönemlerde bilim ve teknoloji üretiminde bizlerle Avrupalıların
arasındaki fark bu kadar fazla değildi. Avrupalıların bizlere olan bu
yaklaşımlarını çocukluğumdan beri bilmeme rağmen-hatta kurumlarımızın ve
toplumumuzun ilgisinin de olmadığı halde-hep iyi bir eğitim için, hem kendim
için hem de öğrencilerim için hep çalıştım ve çalışmaya devam ediyorum.
Önemli olan, kızmanın çare olmadığını görebilmek ve iyi bir eğitim ve bilim
için hep birlikte çok büyük gayretler göstermektir. Elbette buna paralel
olarak, toplumda özeleştiri ve her önemli olayı düşünerek tartışma
alışkanlığı yaygınlaşması söz konusu olacaktır. Şunu kesinlikle bilmemiz
gerekir ki, millete ve topluma duyulan saygı, Dünyadaki toplumların bilime ve
teknolojiye verdikleri katkıyla orantılıdır (örnek Japonlar). Doğal olarak,
ekonomik ve kültürel gelişme de bu katkıya bağlıdır. Eğer
toplum olarak saygı görmek istiyorsak, örneğin, toplumumuzu 2+2’nin çoğu
zaman 4 yapmadığını anlayabilen bir düşünce seviyesine getirmemiz gerekir.
Ancak, bunun için de düşünmeye, düşündürmeye ve tartışmaya dayalı bir eğitim
sistemi gerekir. Bir taraftan bilimin ne olduğunu anlamaya çalışacağız diğer
taraftan da iyi bir bilim ve yeni teknolojiler üretmek için büyük bir çabası
içerisinde olmamız gerekir. Aldığımız yazı ve mesajlara, bilimsel ve kültürel
seviyemizi yüksek tutarak, cevap vermeyi öğrenmemiz gerekir. Bende bizleri
Avrupa’ya almayacaklarını elbette biliyorum. Ama hükümetin, Avrupa ile
bütünleşme konusunda aldığı yolu ve bu yolda yapması gereken işleri yeterli
bulmasam da, destekliyorum. Hepimiz iyi biliyoruz ki, Avrupa Birliği,
Rönesans ile başlayan laiklik ve demokrasi ile gelişen bir eğitime, bilime ve
teknolojiye sahip ülkelerden müteşekkildir. Tek başına laiklik, Avrupa’nın
şimdiki demokrasisine ve ekonomisine ulaşmak için, yeterli değildir. Bundan
dolayı, hayatımızda iyi bir eğitim, bilim ve kültür için gereken ilgiyi
göstermeliyiz. Ben
fizik dışında bildiklerimin yetersiz olduğunu ve bu anlam bazı düşüncelerimin
de fizikten uzaklaştıkça hayatın gerçeklerinden uzaklaşabileceğini tahmin
edebiliyorum. Ama fizik konusunda her fizikçinin bilmesi gereken fiziğin
çoğunu biliyorum ve anlıyorum. Örneğin yaş ve kuru suyun farkını
anlatabiliyorum. Biliyorum ki, milyon veya milyar derece sıcaklığı olan bir
ortamda insan soğuktan ölebilir. Böyle şeyleri Avrupalılar bundan yüzyıl önce
biliyorlardı. Eğer bunları ve benzer bilgileri tanıdığınız fizikçiler
bilmiyorlar ya da anlamıyorlarsa, Avrupa Birliğine girmemizin zor olacağı
sonucuna varmak çok da yanlış olmayacaktır. İyi eğitimden ve bilimden uzak
olan çok sayıda laik ülkelerde ne demokrasi gelişiyor ne de insanlar
Türkiye’de ki düzeyde beslenebiliyor. Ben iyi bir eğitim ve bilim istiyorum.
Bunların oldukları yerde tam laiklik, gelişmiş demokrasi ve ekonominin de iyi
olacağını kesin biliyorum. Ancak, bizler genelde (tüketim malları üretildiği
sektör dışında) kendi çevremizde, bizden daha iyisini bulundurmak
istemiyoruz. Bu bağlamda, bütün bunların doğal sonucu olarak, toplum olarak
iyi bir eğitim düzeyine ulaşmamız mümkün olamayacağı ve gazeteci yazarın konu
ettiği taşların da hep bizlerin başına düşebileceğini düşünenler olacaktır. Şimdi
Milliyet gazetesinde 28 Ağustosta yayınlanan ve bizim toplumun cumhurbaşkanı
ile ilgili verilen sorulara ve cevaplara bakarak Avrupalılara yakın veya uzak
olduğumuzu tespit edelim. 10 sorunun içinde, Avrupalılar için çok önemli
olan, dürüstlük, eğitimlilik ve kültürlük ile bağlı direkt sorular yoktur.
Buda gazetecilerin ve anket yapanların Avrupalı olmaya hazır olmadığını
gösterebilir. Sorulara olan cevaplar, büyük olasılıkla, CHP’cilerin daha
fazla laikliğe ve AKP’cilerin dine bağlı
olduklarını gösterir. MHP’ciler orta pozisyon tutmuşlar. Diğer yandan
biliyoruz ki toplum çoğunlukta AKP’yi destekliyor
ve eğitimin uzun yıllardır solcuların elinde olmasına rağmen kötü durumdadır
ve kötüye doğru gitmektedir. Bu da solculara oy kaybı gibi dönüyor. Temel
bilimler daha da kötü durumdadır. AKP’nin eğitime ve bilime daha fazla para ayırdığını ve bunların iyisinden de çok uzak olduğunu
sanki herkes biliyor. Şimdi okur Avrupa birliğine girebilmemizi kendisi
düşünsün. 2+2 çoğu zaman 4 olmadığını bilenler doğru sonuca varabilirler. Bu
yazının 2+2 kısmında anlatılanları okuyup anlatabilenlerin olduklarını bilmek
isterdim, özellikle eğitimimizi ve bilimimizi yöneten ve etkileyen
kurumlarımızdaki profesörler içinde. Bu tür bilgiler benim ve diğerlerinin
Avrupa Birliğine girme konusundaki fikrimizi çok etkiler. Avrupa
birliğine girmek için gereken ekonomik, demokrasi, bilim ve teknoloji üretimi
kriterleri ödemesek, toplumun çoğunluğu daha mı mutsuz olur? Kesinlikle
hayır. Babaannem Einstein den daha mutlu idi. Afganistanlılar da
Avrupalılardan daha mutlular. Bu dünyada çok kötü yaşam koşullarında olsalar
da, gönülleri sevinçle doludur. Bizlerin soydaşları yaşayan cumhuriyetlerde
çalışanların çoğunun aylık maaşı 100 dolar civarındadır, ama bakan seviyede
çalışanların yıllık gelirleri 1 milyon ile 1 milyar dolar arasında. Bu zengin
kısım, eski partililer ve KGB’ciler dahil hacca
gittiler ve toplumu daha da mutlu ettiler. Oralar
kendilerinin çok eğitimli ve bilimli oldukları ile de kurur duyuyorlar.
Örneğim iletişim teknoloji üretiminde dünyada birinci olmasalar da, en ön
sıralarda olduklarını söylüyorlar. Buradaki Türklerde oradakiler gibi,
Amerikanın uzay teknolojisinin ve programının bizler tarafından
yöneltildiğini konuşuyorlar. Burada çalışan 1942 doğumlu arkadaşımın
Sovyetler Birliğinde atom bombası projesinin başında olduğunu da onun adını
bilen öğretim üyelerinden duymuşum. Benim bu işle bağlı kesin bilgim vardır.
Birinci atom bombası orada Ağustos 1949 da denenmiş, teorik işlerin başında
benim danışmanım Ya. Zeldovich ve projenin tümünü
yürüten Yu. Hariton
olmuş. Ama bunlardan daha önemlisi
toplumun böyle haberlerle mutlu olmasıdır. |
|
|
|